19’undaki "Nergîz"in gözlerine, "Ararat"ı duyunca, güneş’e tırmanan inatçı bakışların şifresi yüklü duruyor.

Ermeni Soykırımı’nın 99. Yılında anma törenlerini yazmak üzere bir tümseğe tırmanmak için hazırlanıyoruz.
Bu tarihi güne damgasını vuranlar siviller.
12-15 yaşları arasındaki gençlerin içinde yer aldığı asker kıyafetli kafileleri halk kütlesinden ayıran tek şey, kıyafetleri.
Yüzbinleri o tepeye tırmandıran, ne askeri bir yürüyüş, ne de "intikam yüklü" sloganlar.
Ben ve birlikte olduğumuz dört arkadaş, ilk kez, yüzbinler ise belki de onlarca kez, bu bitmeyen yüyüyüşün konuklarıyız.
Tırmanacağımız tepenin nirengisinde barınan "giz"i ilk kez göreceğiz.
Tırmandıkça, güneşin ateşinden korunmak için, tek tek yükselen şemsiyeler’i izliyorum. Bir şemsiye tarlası görüyorum. Ve o an şemsiyelerin çatısının "Büyük Ararat" olduğunu izledikten sonra, artık dolaştığım her yerde Ararat var: Erivan "Ararat" yüklü, sonsuz bir hasretin kanatlarına yüklü, inatçı kent gibi.
Merakla tanık olmak istediğimiz nirengi noktasına varmadan, önümüzde yürüyen mini etekli, tahminen 14’ünde bir kızın koluna giren ondan bir/iki yaş daha genç duran erkek çocuğun yürüyüşüne ayak uyduruyorum. Onlarla birlikte yürüyen aynı yaşlardaki diğer gençler benim de yürüyüş ahengimi değiştiriyorlar; içim kıpır kıpır, hümanistlerin yürüyüşünde bizim gibi, "neden hala?" sorusuna cevap arayanların, ortak tarihe sahip çıkmak isteyenlerin duygularıyla doluyum.
Biraz hüzünlü durmak istedim, olmadı. Ağlasaydılar, ben de ağlayacaktım; binlerce dudağa yüklenmiş gülücüklere kapıldım, yüzüm tebessüm doldu.
Tepenin uç noktasına vardığımızda, benim "ağlama duvarı" dışında hiçbir terime layık bulmadığım, Ermenice alfabeyle yazılmış, 1915 katliamında Ermeniler’in katledildikleri yerleşim yerlerinin isimlerinin yazıldığı duvara tanık oluyoruz.
Bitlis ve Muş yan yana duruyor.
Binlerce çiçek yerlerde küçücük "tümsek"ler oluşturmuş; Bitlis yazılı duvar parçasının orta yerine sadece bir çiçek iliştirmişler. Boynu bükük duruyor. Az önce, ninem Bitlis’te katledilmiş genç bir çocuğun: "ninem Bitlis’in çiçeğiydi" diyerek, o çiçeği duvarın kalbine yerleştirdiğini duyar gibi oldum.
Önümde yürüyen genç kız boğazdan ayağa üç renge bürünmüştü.
Kırmızı, kana bulanan tarihi temsil ediyormuş.
Daha sonra mavi var, Ermeniler’in kan tünelinden çıkışlarında, sığındıkları gökyüzünü ifade ediyor.
Ve turuncu: Çaba/Emeği temsil ediyor ve Ermeniler 10’larca yıldır "Sisifos" gibi hep bu tepeye tırmnıp, kan gölünde yitirdiklerini anınsarlar ve bu anmanın heryılında, 5165 m. yüksekteki Ararat’ın uç noktasını ellerine geçirecek güce ulaşmak için, ilk Ermeni kilisesinin olduğu kutsal "Echmaidzin" deymiş gibi dualar ederler.
Ermeniler’in ketledildikleri 12 Vilayeti temsilen, göğe doğru bir "huni"yı andıran Anma Anıtı, Milat’dan önceden kalmış, bu dünyalı olmayanların iz bırakmak üzere bize bıraktıkları, anlam çıkartmak için ebedi bir çaba gerektiren, bir hafıza abidesine benziyor.
Vilayetleri andıran duvar bloklardan birini geçip içeri giriyoruz.
Orta yere açılmış o modern "çukur" 1915’te açılan yaraya benziyor. Mütamediyen yanan bir ateş yere yerletirilmiş: kan tünelinin sonuna yerleştirilen bu ateş, birilerinin kalbine sürekli "sızı" verecek bir kıvılcım gibi.
İkibuçuk saatimizi alıyor çıktığımız noktaya dönmemiz.
Daha sonra yaşlı bir Ermeni Ninesi’ne Ararat’ın Erivan’a ne kadar uzakta olduğunu soruyorum. "60 km" diyor. Türkiye sınırının uzaklığını soruyorum. "100 km" cevabını veriyor.
Aradan yüz yıl geçmiş. 3000 yıla yakın Ermenistan tarihinin Ararat’ı başkalarına "yar" etmeyi kabul etmeyişinin inadını taşıyan bu cevaplara hiç şaşırmıyorum…
"Ararat" bankası, tepesi, lokantası, meydanı ve sonuçta hayalleri "Ararat" olan Erivan’ı terketmek, geriye hala adını koyamadığım bir burukluk bıraktı.
Buruk bir yürek, başınız öne eğik, beyniniz tanık olmadığı resim kareleriyle dolu, nefesiniz kesik, geride bırakıyorsunuz Erivan’ı.
Ancak, artık siz de o bitmeyen yürüyüş "Ararat"ın her geçen gün sayısı kabaran katılımcılarından birisiniz…