Kıştı. Her şey ansızın oldu. Damlar çöktü. Uzaktan geldiler, ayak sesleri korkunçtu. Bir fırtına, bir tipi, bir karabasan gibi geldiler. Damlar çöktü. Annesi ve evde kim varsa öldü. Bu an belleğinde dondu kaldı. Hiç unutmadı. Hani pek uğramadığımız, uğramayınca da çok uzaklaştığımız bir köy gibi onu buldu ve yitirdi. Bunun için zamanı acımasız kullandı. Ne yapsa da buluyor ve yitiriyordu.
İyi tanıdığı, içiçe yaşadığı ne varsa ona daraldılar ve sanki arada bir onunla yeniden yeniden barıştılar.
O pencereden seyrediyordu. Bir gün harabe köyün dağ gölgeleri bir bir kanatlandı. Geceydi. Bütün kuşlar beyazdı, kanatsızdı o ki uçtular. Nasıl sabah oldu bilmedi. O gün güneşle birlik kış çiçeklerine konu oldular. Ama o kendi dip mevsimini sunuyordu. O, köyde yaşıyordu; ne ki köy yaralı bir hayvan kadar uzaktı Ondan. Tekrar tekrar yitiriyor, buluyordu onu.
Gene de hiç unutmadığı, unutsa bile yeniden karşısına çıkan olaylar vardı. Olaylara hem uzak hem yakındı. Tam evleneceği gün sol ayağı aksak adamın nişanlısı aniden kaybolmuştu ortalıktan. Ve çok sevdiği sakalları gülden, gölgeden, alevden yaşlı balıkçı ölüvermişti ansızın.
Köy bir nehrin hemen yanındaydı.
Dağla nehir arası bir vakitti. Tenha bir saatte gerçek bir fırtına çıkmış, yabanıl köpekler parçalamıştı balıkçının cesedini. Cesedin kalanını suya düşürmüşlerdi. Bir iki tekne batmıştı. Uzaklara gitmişti birkaçı da. Ve dilsiz bir kadın vardı. İki çok konuşan çocuğuyla yapayalnız yaşayan, bir taş gibi yaşayan bir dilsiz. Damı çökmüştü. Karların ağırlığından toprak damlı. Ne ölen ne yaralanan vardı ama yine de bir hüzün, geçitsiz bir keder gelip yerleşivermişti Onun üzerine.
Ama ne yalan söylemeli; bir yanıyla da mutluluğa dönüşmüştü biraz bu olup bitenler. Çünkü onun içinde tükenmez bir olay, hareket açlığı vardı. O iyi bir adamdı ama bazen kötü bir adam da olabilirdi. Evet, öyleydi. Ki, herkes Ona köyün delisi diyordu.
Her daim yarısı açık göz kapaklarında uyanırdı. Yine öyle uyandı ki ne görsün, her yan bütün bir göz rengiydi. Burada yeşilin yeşille gözgöze gelişine kısaca bahar denirdi. Bahar ile gözleri apansız buluşuvermişti.
Gövdesi bir iklimdi zaten. Onunla birlikte solur, birlikte boğulurdu; bugün de ağırlığı olmayan biriyle kendi ikliminin en dibine çöktü, çıktığında birlikteydi yine gölgesiyle. Başını kaldırdı: bir sonsuz yeşillik; başını eğdi: göz alabildiğine kıyı...
Kıyı boyu hızlı adımlarla ilerledi. O, kıyıda ilerlerken durağan bir kap sürekli akan sütle donunca nasıl köpürüyorsa, O bütün hallerini ezbere bildiği bir mutlulukla doldu, köpürdü, taştı... Mutluluğunu düşünürken yavaşladı. Anladı: insan düşünürken yavaşlardı. Tahta iskeleye gelip durdu. Buralı olmayan bir serinlik yayıp oturdu. Gölgesini karşı köyden bir ihtiyar sanıyordu. Balıkçılar irili ufaklı bir yığın balık tutmuştu.
Bir ihtiyar sokuldu yanına ve sordu:
- Balık mı onlar?
O, tuhaf bir ciddiyetle kaşlarını indirip:
- Yok canım, dedi. Balık olur mu hiç. Bana kalırsa geriye doğru sayılan bir şeylere benziyorlar. Bunu der demez ihtiyarla iki saf çocuk gibi gözgöze gelip bir zaman kalakaldılar öylece.
Neden sonra o ihtiyara sordu:
- Nehrin yüzeyindeki şu parıltılar yok mu?
İhtiyar, gözlerini kısıp onun işaret ettiği yere bakarak:
- Evet var, dedi.
O:
- Eskimiş, gecikmiş yüzler mi onlar?
İhtiyar, Onu yanıtladı:
Bak bak, dedi. Fısıldayan köpük sesiyle, martılar maviyle besleniyor. O beyazlık da köpük değil bedenine sarılı gelinliği. Bak görüyor musun? Baktı, aksak adamın nişanlısı yaldızlı bir kağıt gibi batıp batıp çıkıyordu o uzaklıkla uzaklık arası yerde.
İhtiyar:
- Ölüm, dedi.
O:
- Evet ölüm, dedi.
İhtiyar:
- Bu yerde, dedi, ölüm niye hiç durmadan kendini tekrarlayıp duruyor?
O, daldı. Gözleri suda dönüp duran cesedin üstünde duruyorken mırıldandı:
- İhtiyar, dedi, insanlar neden hiç durmadan konuşur? Hiç durmadan ölü adı sayıyor insanlar. Ben anladım: hepimizin ağzı mezar.
O bunu deyince ihtiyar ağzını sıkıca kapattı. Bir zaman öylece durduktan sonra;
ihtiyar:
- Şu dağın gölgesi... Ölmüş bir insanın yüzükoyu yatışı gibi geliyor bana hep, dedi. Bu ova, onun insanları o dağın gölgesini seviyor. Bu bir gölgeyi, bir ölüyü sevmek değil. Ne bileyim işte, seviyorlar. Bu yerde ölüm yaşamı besliyor. Ama keşke ölüm en sona kalsa.
O:
- Bilmiyorum ihtiyar. dedi. Anlamam böyle şeylerden. Ben hiç annem olmamış gibi doğmuşum. Bazen kendime keşke ölüm değil de doğum sona kalsa diyorum. Ben hiç durmadan unutuyorum ama ne zaman hatırlasam kulağım postal sesiyle doluyor ve neden sonra damların bir bir çöküşünü görüyorum. Ne zaman hatırlarsam annem ölüyor, ihtiyar. Şu unutmak diyorum güzel şey; sanki o da bellekte bir yerin adı.
Dönüp, ihtiyarın yüzüne baktı. İhtiyarın yüzü Ona bir ölüden daha fazla ölümü hatırlattı. Bunun için başını suda batıp çıkan ölüye yöneltip:
- Bir sabah yattığım odanın tavanına bakıyordum, dedi. Dışarısı şıkır şıkırdı. Henüz hava kararmamıştı. Yatağımda annemin yanına ne zaman gideceğimi düşünüyorken birden bire gözlerimin önünde parlak bir kuş geçti. Annemi unuttum, kalkıp yatağımın üstüne oturdum. Kuş bir daha geçti, bir daha, bir daha... Derken bir ılığın duvarda titreyişini gördüm. Pencereye gittim. Karşıda aksağın nişanlısı, elinde ayna bana gülüyordu. Belki beni seviyordu. Hem ben de onu seviyordum. Ama o aksağa gitti. Unutmamak içindi. Nehrin kıyısına götürüp boğazını sıkmam bundandı.
Usulca yerinden kalktı.
Az ötede ölümüne kasılan balığa baktı.
- Evet ölüm, dedi. 


Bolu F Tipi Cezaevi