Adına sınır dediğiniz tel örgülerine tünemiş, size doğru kesik kesik ötmeyi kurarken korkudan, gölgem kanatlarımın altına çekiliyor. Aslında bana bu korkuyu veren büyük bir kalbim var ve yanlızca ben değil, orada türleri başka, sesleri ve renkleri başka, hikayeleri aynı kuşlar yaşar. Hepsi sınır kuşu ve içime kanlı, fermanlı hikayeler öter. Bu gamlı ötüşlerden sapır sapır korkunç eşkaller dökülür; sınır yok olur ve ürkek kaçaklar geçer. Derken ortalığa asker kaçakları fırlar; tel örgülerin üstünden atlayarak kanlı gövdelerini sürükleye sürükleye dağlara çıkarlar. Ardından silah sesleri duyulur ve tedirginliğim başlar. Annem, büyük annem ve diğerleri hiç durmadan içimi gagalarlar. Birden ürperişim, titrek-tedirgin oluşum, bir "çıt"la havalanışım bundandır. İçimdeki gagalar, bakıldıkça azaldıklarını fısıldar bana. Ama ben, uzatılmış bir çocuk parmağında görülmeyi severim. Yükseklere çıkıp kendimi göstermem bundandır. Boşluk evimdir benim ve pencerem nereye baktığımdır. Ötüşlerimden yansımaya başlayan renklerimin derinliğiyle savrulmuş uzun bir masalın hecelerine benzetilirim. Şimdi dönüp tel örgülere bakıyorum. Baktıkça içinden ölüm geçen, her an yaşlı göz kapaklarımın altında kanatlanacakmış gibi duran kısa bir hikayeye, büyülü tüy bulutları halinde gelip, upuzun bir cümle gibi konuyorum.

Yuvam, kaçakların her bir kıvrımını ezbere bildiği patikadan bir kanat vuruşu uzaktadır. O hikayenin günü, sınırın öteki tarafında kursağımı doldurmuş; havada kanatlarımı başka şekilde tanımaya çalışırken nedensiz dalgınlaştım. Havadan oluşmuş bir yumuşaklık, bir tüy, telek hafifliğinde gelip yuvama konarken sınıra duran tellere takıldığımı anladım. Ağırlaşan kanadımın ağrısını beklerken içimde bir tedirginlik peydahladı. Tedirginliğim havaya karışmış gibi rüzgarı titretti. Ay ışığında kendi titreyişimin içinde kaybolup giden kanatlarımın kırışık gölgesine bakarken bütün kuşların kesik kesik öttüğünü işittim. Derken çok geçmeden dalları ve gölgeleri titreterek havalandıklarını, olmayan bir şeyden kaçar gibi hep birlikte çığlık çığlığa karanlığı dinlemeden göğün derinliklerine doğru ağdıklarını çaresizce seyrettim. Sanki içimdeki kuşlar ve gözlerim de onların peşi sıra ağdı. Ben de kanat çırptım; istersem gidebilirdim. O ki, beni orada tutan bir şey vardı, kaldım.
Yuvama kurulmuş içimdeki kuşların sessizliğini dinlerken bir çocuk sesi ayın seyrettiği karanlığı titretti. Sesin kulağımda yankılayan tınısı, içimdeki kuşları kanatlandırırken uzak bir karanlığın gerisinden bana doğru bir kervan geldi; kesik kesik katır yekinmesi, insan sesi, tütün, mazot ve ter kokusu taşıyarak. Gelince de ağıdı ağır hikayelerden oluşan, sınırı geçen geçmiş kervanların sayıklamalarını işittim. İşte sonra içimde ötüşlere geçit vermeyen, içinde bu sınır ve onu geçmeye kara yazgılı insanlar geçen hikayelere konup konup kalktım. Kalkarken sınırda açılan boşluğu buruşturan kanlı ölüm hırıltılarının, gövdelerinin şeklini almış korkusunun diken diken çoğalan kaçak ürpertilerinin ve hızla görünüp kaybolan askerlerin hayal-meyal karaltısını gördüm. Biliyordum; kervan sınıra yürürken arkasında kalanlar bir bekleme halini alırlardı. Her şeylerini bırakıp; korkularını, sevinçlerini, cesaretlerini bırakıp sınıra bakarlardı, durup dinlemeden. Sınır, onlar gözlerini nereye çevirse oradaydı. O adımlarının ürkekliği, boyunlarının inceliğiydi. Sınır, bedenlerinin ortasından geçer; onlarsa onu önce içlerinde geçerlerdi. İşte kendilerini alıp kaçtıkları yerdi; yakınlarındaki uzaktı. Bakarlardı; kervan yola revan olunca damlarda başlar ona dönük, pencereler gözlerle dolardı. Kervan şimdi gözlerimin önünde akıyordu. Neden sonra gözüm katır sırtındaki bir çocuğa takıldı. Öttüm. Çocuk duymadı. Ben de tuttum ibiğimi kanatırcasına öttüm. Çocuk dönüp gülerek bana taraf baktı. Bu bakış sanki içindeki bütün sınır hikayelerini birbirine akıttı.
Yıprak bir kanatla önümde akıp giden kervana bakarken gökyüzünü dalgalandıran, karanlığı öldüren şimşek değil, gök gürültüsü değil, yıldırım değil; bir patlama oldu. Yuvamı tutan çalı kökünü unutmuş gibi yerlere değecek kadar sallandı. Derken dünya patlamalarla doldu. Gökten insanın yağdırdığı o korkunç gürültünün uzaklara çarpıp dönen yankıları birazcık tavsayınca her şey o kadar yoktu ki nefes alamadım. Çok sonra nefes aldığımı hissettim; derken tüylerimin savruluşunu, teleğimin düşüşünü duydum. Sanki kervanı değil de bakışlarımı yitirmiş gibi havalanıp hızla dağınık bedenlerin üstünde döndüm. Katırlar karaltı halinde geceye dağılıyordu. Bir inilti duydum; yanaştım, seğiren zamanın içinde ters dönmüş bir katırın toynakları boşluğu dövüyordu. Çırpındıkça sağrısından sıcak buharlar tütüyor, kendi kanına bulanıyordu. Yelesi ak köpükler içinde kalmış, burun deliklerini şişire şişire yekiniyordu. Toynaklar boşluğu döverken döndüm, bir karaltı gözüme çarptı. Karaltı kalkar gibi oldu. Sarsıldı; yere düştü; telaşla bir daha kalkmak istedi ama… Bir karaltı daha… Süründü. Fısıltı halinde gelip birbirlerini buldular. Elleri kendiliğinden birleşti.
Karanlık seyrelince kanatlarımı daha bir hızla kamaştırdım. Derken sınır boyuna dağılmış cansız beden harmanı görünür oldu. Ürkünçtü: Onlarca eğri büğrü bacaklar, bedensiz kollar ve gögüslerden fırlamış kaburga kemikleri, kanaklara gömülen düşler, pıhtılaşmaya başlayan kan gölünde ilk ışık pırıltıları… Ürkünçtü: Oraya buraya dağılmış kanlı bedenler, bedenlerden uzağa savrulmuş giysiler, kırmızı kırmızı titreyen eller, beti benzi kaçmış yüzler, akı karasına karışmış kocaman gözler, göçmüş alınlar, fışkırmış beyinler, durup durup seğiren dudaklar… Ürkünçtü ve zamanın geçmeyi unuttuğu bir andı. Bu sınır ölüleri öylesine aykırıydı ki… Tüm içleri gövdelerinin dışına akmış, seyredenin gözlerini grileştiriyordu. Kaçakların o yarı açık gözlerinde donan yaşları, seyrek sakalları, kopuk çoraplardan fırlamış topukları, soluksuz dağınık ağızları, tıkanmış burun delikleri, kan pıhtılı boyunları toza, tere, mazota bulanmıştı. Onların az önce gördüklerini, yürüyerek ayakta durduklarını kurmanın bende uyandırdığı dehşet duygusuyla kuşluğumdan utandım.
Yalazlanan göğün dağılıp toplanan bulutları altında hafif kanat, ağır yaslı bir süzülüşle yarım çark döndüm. Ürkütmeden, yerlere dağılmış, yaşına büyük gelen bir ölüm yaşayan bedenin yanına usulca kondum. Bu, gülüşü iğne başı gözbebeklerimde çakımlanan çocuktu. Hırpani kılıklı kara kuru çocuk, yoksullukla örselenmiş, yüzünde yalçın, kasvetli mekan kederini ve çizgilerini taşıyordu. Uzaklara açık kalmış gözleri, göz alan kör beyaz bir boşluktaydı ve ardında bıraktıklarıyla donmuştu. Bir taş, bir ot ve dağ sisi kadar sahipsizdi. O şimdi hepsi hepsi soğuyana değin kimsenin kendisine ağlamayacağı yasak ve uzak bir ölüydü.
Gözlerim ölülerle dolmuş, ağırlaşmıştım. Orada kalsam taş kesilecektim. Derken bir anda havalandım. Boşluğun hafifliğine varınca altında bir uçtan bir uca yakılmış, yıkılmış; kendi ıssızlığında kayıp köyler, insansızlığına baykuş konmuş viran yerler akarken bir katırın farkında olmadan sınırı geçerek bir köye doğru, kara bir haberle dört nala gittiğini gördüm. Katır kapkara bir rüzgara dönüşmüş, inadından ve sessizliğinden sıyrılarak, inanılmaz yekinerek soluk soluğa gidiyordu. Göğe yükselen toynak sesleri nereden estiği bilinmeyen kara rüzgara kapılarak katırdan önce köye varıyordu. Katır daha meyanına varmadan bütün köy uyanmış, evlerinden fırlayarak katıra taraf palas pandıras atılmışlardı bile. Uykularından çok uzaktaydılar ve hiçbiri ağzını açmıyordu. O an için ölüyorlardı sanki; dokunsalar dokunamaz, koşsalar koşamaz, bağırsalar bağıramazlardı. Kimi yüzlerini ellerine gömerek olduğu yerde çöktü; kimi de ellerini göğe açık çığlık çığlığa kendini sınıra vurdu.
* F Tipi Cezaevi -Bolu