
Elbette, kimsenin köklerini irdelemek işimiz değildir; olmamalıdır. İnsan olmak, her şey için yeterlidir. Ama birileri, ırkçılığı ilelebet etmek için, devletin bütün imkanlarını seferber ederek terör kasırgaları yaratıyorsa, onun yüzüne ayna tutmak görevdir.
O nedenle, Pazar günü, yapılacak seçimden önce, hakkım olan iki yazıdan birini, bugünkünü, Gürcistan dağlarından gelip Kürtlerin ana yurdu adını inkar eden, onların oy verdiği siyasi partinin ikinci lideri Sezai Temelli en başta, birlerce yıllık “Kürdistan” ülkesinin adını anan herkesi ülkeyi terketmeye çağıran, “Temelli Kürt bile değil, ne idüğü belirsizdir” diye aşağılayan AKP’nin başı Recep Erdoğan’ın köklerini, karıştıracağım...
Ama, önce şunu ekleyeyim: Temelli, kendini inkar eden soysuzlar zincirinde bir halka öteki deyişle, bir dönek, köklerini inkar eden bir dönme, yani “ne idüğü belirsiz” biri değildi. Yıllar önce, üniversiteden ayrılıp politika sahnesine çıktığında, annesinin Urfalı bir Kürt, babasının ise “Trak” (Trakyalı) olduğunu söyleyerek kendini beyan etmişti.
Ancak, ırkçı terör kasırgalarıyla ortalıkta dört dönen ve Temelli’yi aşağılayan Erdoğan, Atatürk’ün deyimiyle “kanı asil” bir Türk değildir. Kendisi bir dönme, özüyle Gürcü’dür.
Bunu ben uydurmuyorum. Kendisi söylüyor. 2004 yılı Ağustosunda, Gürcistan yolunda gazetecilere, “ben de Gürcüyüm. Ailem Batum’dan Rize’ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir” diyordu.
Aynı gün, Gürcistan Devlet Başkanı Shevardnazdze tarafından kabul edildiğinde, gözlerinden sevinç ışıltılarıyla “ben de sizdenim” demeye getirerek, “biz Batum’dan göçmüşüz” diyordu.
Bir yıl sonra, çıktığı Norveç gezisinde, gazetecilerin sorularını cevaplarken şöyle diyordu:
“Ben Rizeliyim. Eşim Siirtli, Arap...”
Hürriyet yazarı Emin Çölaşan, bundan sonra soyunu araştırmaya başlıyor ve 2 Ekim 2006 tarihinde şunları yazıyordu:
"Ailenin baba tarafı kişilerinin anneleri olarak, belgelerde şöyle isimler geçiyor: Havuli, Farfuli, Fatuli... Örneğin Ahmet ile Yunus Erdoğan’ın ana adı Havuli. Fatuli Erdoğan’ın ana adı. Vesile Erdoğan’ın ana adı da Fatuli.”
Emin Çölaşan, isim tuhaflıklarına bakarak, ailenin 1900’lerin başındaki ilk yerleşim ve Erdoğan’ın da doğum yeri olan Potamya’nın, Rum Pontus köyü olmasından yola çıkarak, bunları Rum sanıyordu. Fakat, bugün Erdoğan havuzundan geçinen bir yazar ve başka Rizelilere açtığında yanıldığını görüyordu. İsimleri, kültürlerine göre değiştirerek söylemek, telafuz etmek Rumlara değil, Gürcülere hastı. Mesela Havva’yı Havuli, Fatma’yı da Fatuli yapıyorlardı.
Ancak, olayın başka bir yanı vardı. Yoksulluktan kaçıp Gürcistan’dan, bu tarafa geçen aile, Müslüman köyü arayıp bulma gereğini duymuyordu. Dinsel olarak kendine yakın bulduğu için mi, bilinmez, küçük aile, Pontus Rumlarının yaşadığı Potamya köyüne yerleşiyordu. Aile, Hıristiyan ise eğer, ne zaman Müslümanlığa geçtiği de bilinmiyor, “muhtemelen” deniyordu. “1910’d başlayıp, 1922’ye kadar süren Pontus kırımı sırasında.”
Bu kanlı dönemde sağ kalanların bir kısmı Yunanistan’a kaçmayı başarıyor, bir bölümü de İslamiyete geçip “ben bir Türküm” diyerek kurtuluyordu. Sanırım, kimlerin nasıl kurtulduğunu en iyi bilenlerden biri de, bu yöreden olan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dur. Ama bir gerçek var:
Günümüzün en azılı ırkçılar ve en acımasız IŞİD mukalidleri bu dönmeler arasından çıkıyor, “kötücül”lükte bunlar başı çekiyordu ki, bu ayrı bir araştırma konusu...
Erdoğan’ın soy sorununa dönersek, yıllar yılı Gürcü olmaktan gocunmuyor, herhangi bir rahatsızlığı dışa vurmuyordu. Çünkü o, hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet furyalarının ortalığa saçılmasından sonra, artık kendisiyle de yüz-göz olmuştu. 2014 yılında, ani bir takla ile yılanın deri değiştirmesi misali hızlı bir dönüş ve başkalaşım sürecine giriyor, Kürt düşmanlığını bayraklaştırıp yer yüzündeki bütün Kürtlere savaşı aşıyordu. Bu ani takla sayesinde, Türk ırkçılığının en vahşi damar olan Ergenekoncular, Kızıl Elmacılar ve onların sokak uzantısı MHP ile bütünleşiyordu. Hapse atıp çiğneyerek aşağıladığı generalleri de yanına almıştı.
O nedenle, şimdi ırkçılık ve şovenizm zamanıydı. Gürcü olmak, sırtında yüktü. Yükten kurtulmak için, yeni taklalar tazeliyordu.
Ağzından çıkan kelimelerle tarihe not edilmiş Gürcülüğünü inkar ediyor, iftiraya uğramış, kimliği, kökleri karalanmış gibi “mağdur” rolü oynuyor, Atatürk deyimiyle “damarlarında asil kan dolaşan Türk” havalarına bürünüyordu. Ama, taklacılığı tutmuyor, Gürcülüğü sabit kalıyordu.
Buna rağmen, 2014 yılında, bir televizyon programında gazetecilerin sorunlarını cevaplarken, boynu bükük bir edayla, “Benim için, neler söylemediler. Çıktı bir tanesi, Gürcü diyen oldu” diyor, sonra, Ermeniler bir tiksinti, utanç unsuruymuş gibi bir söylemle devam ediyordu:
"Çıktı bir tanesi, affedersin çirkin şeylerle, Ermeni diyenler oldu.”
Oysa, Gürcü’ye Gürcü denmiş, ama kimse Ermeni dememişti.