Türkiye’nin yaşadığı "savaştır." İki silahlı güç, birbiriyle savaşmaktadır. TSK "ordu düzeninde" savaşmakta, HPG ise "gerilla ya da partizan ya da çete düzeninde" savaşmaktadır. Dağlık alanda ve şehir kırsalında bu iki gücün savaşına, "şehirlerde de" "ağır silahlarla donanmış" Polis güçleriyle YDG-H güçleri arasındaki "şehir savaşları" eşlik etmektedir.
Bu dört silahlı güç, karşılıklı olarak, kendi "siyasi merkezlerine" bağlıdır. TSK ve polis AKP hükümetinin emrindedir. HPG ve YDG-H ise PKK’ye bağlıdır. Bu merkezler "savaş emri" verdiğinde söz konusu güçler savaşır, "barış emri" verildiğinde, hepsi birden silahları susturur.
Sanırım buraya kadar anlaşıldı. O halde devam edelim:
Savaş giderek tırmanıyor. Bu durum kimileri için "eyvah dönülmez noktaya mı gidiyoruz" korkusunu yaratıyor.
Hiçbir şey olmaz. Eğer savaş, sayılan bu güçler arasında sürmekle sınırlı kalırsa, değil bir Dağlıca, Iğdır ya da bir Kandil bombardımanı, on tane Dağlıca ve yüz tane Kandil bombardımanı olsa bile "siyasi merkezler" "barış kararı" aldığı anda silahlar susar. Siyasi merkezlere bağlı silahlı güçler, birbirlerine düşman olmakla birlikte, bu düşmanlık "psikolojik" bir düşmanlık olarak anlaşılamaz. Ordu ve gerilla güçleri sırf "düşman" oldukları için düşmanlarının kanını dökmezler. Siyasi merkezin verdiği emri yerine getirdikleri için kan dökerler. Hem düzenli ordu, hem de gerilla "başıbozuk alayı" değildir.
Herhalde şimdi yaşadığımız savaş, örneğin İran-Irak Savaşı kadar büyük yıkımlara ve ölümlere yol açmış olmaktan uzaktır. On yıllık bu savaşta bir milyonu aşkın insan öldü, taraflar bir birleri üzerinde hiçbir üstünlük elde edemedi. Ama sonunda siyasi merkezler barış kararını verir vermez, İran ordusu da, Irak ordusu da silahları o anda susturdu.
Demek ki, "Dağlıca" türü yüz çatışma, bir o kadar Iğdır, Kandil bombardımanı gibi bin bombardıman da olsa, vakti saati geldiğinde siyasi merkezler "barış kararı" verirse, savaş şaşırtıcı bir hızla sona erecektir.
Sanırım bu da anlaşıldı. Şimdi anlaşılması zor olana sıra geldi.
Evvelsi gece, "tek bir merkezden" verilen emirle, "başıbozuk sürüler" Kürdistan dışındaki hemen hemen bütün kentlerde harekete geçti. Bu "güruh" havaya ateş açarak, HDP binalarına saldırdı. Kürtçe konuşan bir genci öldürdü. Polis bunlara sadece "nezaret" etti, kimseyi "nezarete almadı".
Şimdi…
Bu "saldırgan sürülerinin" de elbette birer "merkezi" var. Kışkırtıcı ajanlar devletin istihbarat örgütlerinin emriyle harekete geçmiştir. Belli ki saldırı AKP’nin ve Saray’ın "ilgili birimleri" tarafından planlanmıştır. MHP bu işlerin gönüllüsüdür. Bu arada CHP’nin şurada burada "teröre karşı mitingleri" de saldırganları teşvik etmiştir.
İyi de, sivillerin sivillere karşı saldırıya geçmesi, savaşa benzemez. Sivilleri "bir merkez" harekete geçirse de, harekete geçen siviller tek merkezden yönetilemez, kontrol edilemez.
Ordulara, gerilla birliklerine "dur" dendiği zaman herkes durur.
Ama bir kere siviller harekete geçirildi miydi, harekete geçen o sivillere karşı saldırıya uğrayan siviller yanıt vermeye başladı mıydı, havaya sıkılan mermiler insanlara yöneldi miydi, mahalleler birbirinden ayrılıp, siviller sivillerle savaşa tutuştu muydu, işte o zaman Suriye’de ne olduysa, Türkiye’de de o olur… Bir anda "yüz çeşit merkez" yerden biter gibi ortaya çıkar. Önüne gelen bir "tabur" kurar. İşin içine, bilin ki, AKP’nin "beslediği" DAİŞ de girer. Hatay’da Alevi Arapları "şiileştirmeye" çalışan İran yanlısı unsurlar da ortaya çıkar. Mezhep savaşı da başlar.
Ve öyle yıllar içinde falan değil, birkaç içinde bu "sivil vatandaş savaşı" bir anda binbir merkezli savaşa dönüşür.
Sanırım anlaşıldı.
Ordu ile gerilla arasında süren savaş "tek bir kararla" bitebilir.
Böyle bir umut var mı?
Var. Kürt tarafı, "çift taraflı ateşkese hazır olduğunu" söylemiştir. AKP hükümeti de "çift taraflı ateşkese hazır olduğu" saniyede savaş sona erecektir.
Ama halk kitleleri karşı karşıya geldiği zaman, bu savaşı durdurmak, on yılları alır.
Bilin ki, siviller arasındaki çatışmada bir kişinin hayatını kaybetmesi, savaşta bin kişinin ölümünden çok daha fazla tehlikelidir.