Kürdistan’ın parçalanmasında ve kolonileştirilmesinde İngiltere veya sonradan ABD ölçeğinde bir sorumluluğu olmasa da Kürtlerin bu lanetli statüyü aşma çabalarına, özgürlük istemlerine karşı tüm hegemonlardan daha istekli, istikrarlı ve daha özel bir uğraş verdiği söylenebilir. Almanya’nın otoriter-muhafazakar devlet geleneği/birikimi ve tarihsel olarak ilerici-devrimci dinamizme duyduğu alerjinin yanında otuz yıllık pratiğine bakıldığında NATO bünyesinde ‘Kürtlerle mücadele’ sorumluluğunun bu ülkeye verildiği iddia edilebilir.  

Avrupa’da Kürt halkına, siyasal dinamiklerine, kurumsal yapılarına karşı uygulanan tüm yönelimlerin gerek biçim gerekse de hukuksal ambalajı açısından Almanya patentli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 11 Eylül 2001’den sonra küresel bir olguya dönüştürülen ‘kriminalizasyon siyaseti’ veya ‘terör söylemi’ 1980’lerin ortalarında itibaren Almanya’da Kürt siyasetine karşı yoğunca uygulanmıştır. 11 Eylül ile birlikte sadece daha geniş bir zemine yayılma ve ‘zenginleşme’ fırsatı yakalanmış oluyor. 

Almanya Ceza Kanunu’nda yer alan ve köken olarak oldukça eskiye dayanan 129. madde ile 1976 yılında eklenen 129a maddeleri ‘suç ve terör örgütüne üyelik’ olgusunu düzenlemektedir. Bu iki maddeye dayanarak 1986’dan itibaren soruşturma ve yargılamalar yapıldı. 1990’lara varana kadar tahminen 3500 civarında Kürdistan’lı bu maddelerden yargılandı. Bu yargılamaların en ‘ünlüsü’ 1989’da başlayan ve dört yıl süren Düsseldorf Yargılamaları olmuştur. Tarihsel karşılığı açısından Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülen PKK Ana Davası ile kıyaslamak olasıdır. Esas itibariyle PKK’de temsilini bulan politik direniş çizgisinin tasfiyesini amaçlayan bir sözde hukuki süreç olarak rol oynamayı amaçlamıştır.  


Baskı ve yönelimlerde yeni bir aşama olarak ‘PKK Yasağı’  

Almanya’nın Kürt siyasi hareketine ve toplumuna karşı esas yönelimi, İçişleri Bakanlığı’nın 22 Kasım 1993 tarihli genelgesiyle startı verilen  ‘PKK Faaliyet Yasağı’ olmuştur. Bu yasak kararı ile o güne değin uygulanan hazırlık babındaki yönelimlerin tecrübesine dayanılarak Kürt karşıtı siyaset yeni bir merhaleye kavuşturulmuştur. PKK için faaliyet yasağının getirildiği gün Kürt sivil toplum kuruluşları, dernekler, basın yayın organları ve enformasyon merkezleri hedef alınmış, bu kurumların tümü kapatılmıştır. Böylece yasak kararı ve pratiğiyle esas olarak demokratik siyaset mekanizmasının tasfiyesi amaçlanmış, Kürtlerin örgütlülüğü dağıtılmak ve sesleri kısılmak istenilmiştir.  

Almanya’da Kürt toplumuna yönelik baskıların en fazla derinleştirildiği, PKK yasağının uygulanmaya başlandığı 1993/94  yılı, aynı zamanda Kürdistan’da baskıların da zirveye vurduğu bir dönemdir. Binlerce köyün hallaç pamuğu gibi atılıp savrulduğu, devrimcilerin, yurtseverlerin enselerinden sokak ortasından vurulduğu, Kürdistan’ın beyninin parçalandığı bir vahşet dönemidir. Evden, işyerinden çıkanlardan bir daha haber alınamadığı, bugün Kürdistan haritasının her yerinde ortaya çıkarılmaya başlanan toplu mezarları yaratan korkunç yıllardır.   Almanya’nın yasak kararını ve saldırılarını bu süreçten ayrı düşünmek mümkün değildir. Kaldı ki Kürtlere karşı uygulanan bu kontrgerilla savaş sürecine uluslararası onayın olduğu da biliniyor.  

Kürdistan’da ve Türkiye’de sivil siyaset alanı tasfiye edilirken, basın emekçileri katledilirken, Özgür Ülke gazetesinin binası havaya uçurulurken, Almanya’da da Kürtlerin gazete, ajans ve yayınevleri kapatılıyor, binlerce kitaba el konuluyor, federasyona ve tüm yerellerdeki derneklerin kapısına kilit vuruluyordu. Uygulanan vahşete karşı çıkabilecek, itiraz edebilecek, demokratik kamuoyuna, insanlığa duyurabilecek sesler her iki tarafta da kesilmek isteniyordu. Yönelimin şiddeti ve yöntemi farklı olsa da zamanı ve amaçları açısından muazzam bir parallelik olduğu aşikardır. Böylece Kürdistan’daki vahşetten kaçıp Almanya’ya iltica edenler kendilerini burada da dozu farklı olmakla birlikte benzer bir şiddet ve yönelim sarmalında buldular.    


Kriminalizasyonun yeni aracı: 129b 

Kürtlere yönelik baskıların ‘hukuk tekniği’ açısından gelindiği yeni aşama da önemli olmaktadır. 2000’li yıllara kadar Kürt siyasetçilerini, aktivistlerini Almanya’nın iç durumuna dayanarak, buradaki faaliyetlerini yargılayarak ‘hukuki’ süreci işletmiştir. 129 ve 129a maddeleri bunun ifadesidir. Ancak 129b maddesiyle bu geleneksel çizgisinden uzaklaşarak Almanya’da herhangi bir faaliyeti olmasa da ‘yurtdışında bulunan bir terör örgütüne üye olmak’ iddiasıyla herkesi bu kapsamda yargılama zeminini oluşturmuştur.

Öncelikle kitlesel açıdan daha zayıf siyasi hareketlere bu yeni madde uygulanıyor, pratiği görülüyor, genel nabız ölçülüyor, daha sonra da Kürtlere uygulanıyor. Bu şekilde hem esas amaç gizlenmiş hem de kamuoyu buna hazırlanmış oluyor. Hangi politik hareketin veya şahsiyetin ‘uluslararası bir terör örgütü’ olduğunu, bu kapsama girdiğini Adalet Bakanlığı belirliyor ve yargılama onayını veriyor. 2008 yılında Adalet Bakanı önce tekil bazı durumlar için bu izni verdi. Daha sonra da genel izin çıkararak, bu tiyatronun yeni perdesini de sonuna kadar açmış oldu. Ve peşi sıra onlarca Kürt siyasetçi ve aydın hakkında bu yönlü davalar açılmaya, cezalar verilmeye başlandı. 

Burada önemli bir değişim olduğunu görmek gerekir. Almanya zaten 1986’dan bu yana kendi ülkesinde her türlü davayı açıyor, en küçük sivil bir eylemin, açılan bir pankartın, gösterilen bir posterin veya atılan bir sloganın bile peşine düşüyor, soruşturma açıyor, yargılama yapıyordu. Bu konuda önünde içte ve dışta herhangi bir engel görünmüyordu. 129b maddesinde hukuki temsilini bulan yeni saldırı konseptiyle, kendi ülke sınırları dışına da taşarak, Kürtlerin yürüttüğü mücadeleye karşı daha geniş bir zeminde saldırma amacını taşımaktadır. Kürtlerin mücadelesinin meşruiyetine, artan başarı kabiliyetine karşı daha geniş bir bağlamda ve ‘daha etkin’ durma niyetine dayanmaktadır. Elbette bu yaklaşımın pratiğe döküldüğü dönemde, Almanya’da Kürtlerden kaynaklı nerdeyse hiçbir ‘kriminal’ olayın olmadığı, eskiden yaşanan bazı münferit olayların esamesinin bile görülmediğini özellikle hatırlatmak gerekiyor.  Aksine ‘ajanlaştırma’ çabalarıyla, provokatif adımlarla ‘kriminal’ vakalar yaratma  konusunda nice girişime rağmen uzun zamandır hatırı sayılır bir sorun yaşanmamıştı. 

Almanya’nın Kürt siyasetini belirleyen odaklar, ‘içeride’ yaşanan sükunetin belki de ‘kriminalizasyon siyaseti’nin ve bu siyasete göre inşa edilmiş ekonomik-bürokratik çarkın devamına engel olduğu için, direnişin ve özgürlük arayışının yaşandığı tüm zeminleri kendisine suç konusu, soruşturma ve cezalandırma konusu yapmak istemiştir. Bu boyutuyla aslında Kürtlere karşı uygulanan siyaseti daha geniş bir saldırı bağlamına da yerleştirmiş oluyor. Hedef alabileceği kişi ve kurumların niceliğini de mekanını da kendince alabildiğine genişletmiş oluyor.

Bu perspektiften bakıldığında Kürtlerin yeni hukuki ‘muhatabı‘ olan Alman Ceza Kanunu’nun 129b maddesini, kapsam ve potansiyel açıdan KCK operasyonlarının dayandığı esas zihinsel kaynak olarak görmemiz pek yanlış olmayacaktır. Eğer Türkiye’de uygulandığı gibi binlerce insan hakkında dava açılmıyor ve yargılama yapılmıyorsa bu yasal zemininin hazırlanmadığından değil bu tarzıyla daha elverişli olduğundan, daha az maliyetli ve daha az riskli olmasındandır. 

Zaten 129b maddesine dayanarak açılan tüm davaların kurgusu Türkiye’de yaşanan olay ve olgulara dayandırılmakta, Türk basınından beslenilmekte, Türkiye’de itirafçılaştırıların beyanları esas alınmakta, en ırkçı-şoven kesimlerin, istihbarat ve özel savaş elemanlarının görüş ve yazılarına dayanarak ‘bilirkişi’ raporları hazırlanmakta ve sonuçta kaçınılmaz olarak da ceza verilmektedir.   


‘Düşman Hukuku’ ve Kürtler   

PKK yasağı ve terör söylemi sadece ceza davaları veya demokratik eylemlere saldırı olarak sonuç yaratmıyor, aynı zamanda oturum yasası, yabancılar yasası ve vatandaşlık yasasına da belirleyici etkide bulunuyor. Herhangi bir eyleme katılan, derneğe giden Kürtlerin oturumları ellerinden alınıyor, zorunlu ikamete tabi tutuluyor, günlük veya gün aşırı imza atma zorunluluğu getiriliyor, adeta onları bir yere çivileyerek hareketsiz kılarak yaşamları felç ediliyor, aile bütünlükleri parçalanıyor. Uygulamada bu konuda memurlara ciddi yetkiler verilmiş durumda ve yargının da bunu onaylama dışında farklı bir pratiği görülmüyor. Giderek rutinleşen bu pratikler, aslında binlerce Kürt’ün yaşamını adeta cehenneme çeviriyor, ciddi ekonomik, sosyal, psikolojik ve ailevi sorunlara yol açıyor. Bu uygulamalar PKK yasağının esas hedefinin de mağdurunun da Kürt halkının kendisi olduğunu net olarak ortaya koymaktadır.

Kürtlerin son otuz yılda Almanya’da maruz kaldıkları baskı ve buna eşlik eden karalama, gayrı meşru görme, kriminalize etme süreci tüm olgularıyla açığa çıkarıldığında Almanya’nın Kürtlere, zaten patenti kendisine ait olan  ‘düşman hukuku’nu uyguladığı görülecektir. En kötüsü kriminalizasyondur. Çünkü kriminalize etmeden, gayri meşru duruma düşürmeden, onu dar bir kafese kapatmadan bir düşünceyi baskılamak, bir talebi boğmak veya bir topluluğa baskı ve şiddet uygulamak kolay değildir. Her şiddet eylemi, onun zeminini hazırlayan bir itibarsızlaştırma sürecini takip eder. Bu sürece resmi devlet mekanizması dışında hizmet eden pek çok kurum ve şahıslar da olmuştur maalesef. Özellikle de kamuoyu oluşturmada basının altı çizilmesi gereken bir rolü olmuştur.  

Kobanê ve Şengal direnişinin damgasını vurduğu yeni tarihsel ve siyasal pozisyon, Almanya’nın son otuz yıldır Kürtlere karşı uyguladığı yasakçı ve baskıcı siyaseti anlamsızlaştırmış, özellikle de kamuoyu nezdinde etkisiz kılmıştır. Özgürlük ve adalet karşıtı bu siyaset esas itibariyle kaybetmiştir. Ancak bu, resmi siyasetin değişeceği anlamına gelmiyor. Kısmi farklılıklar olsa da resmi siyaset 93 konseptine bağlılığını söylem olarak tekrar ediyor. Hatta en azından bir kesimin eski konsepte yeniden hayat verecek bazı ‘kriminal vaka’ arayışları olduğunu ifade etmek de mümkündür. Ama kamuoyunda, halkların vicdanında bu konsept kaybetmiştir. Tamamen aşılmasının olanakları da açığa çıkmıştır. Bunu değerlendirmek de bir parça Kürt siyasetinin, demokratik kuruluşlarının ve bizzat Kürt toplumunun gayretine kalmıştır.