Son günlerde, Bingöl’de 16 yaşındaki Kürt kız çocuğuna askeri görevlilerin, tecavüzü ile yeniden tartışılmaya başlanan, “Devlet kaynaklı Cinsel Şiddet” konusu, çok önemli bir konu.

Devlet, Kürdistan’da kadınlara yönelik cinsel şiddet suçunu, bir savaş politikası olarak uyguladı. Bu durum, erkek egemenliğin, feodal bakış açısının egemen olduğu toplumlarda, söz konusu toplumu en derinden yaralayan bir konu.
1997 yılından bu yana, kadınlara yönelik devlet kaynaklı cinsel şiddet alanında çalışarak avukatlık yapmaktayım. Bu konuda çalışan bir büromuz da var. Bugüne kadar 400 civarında  büromuza başvurdu. Bu kadınların sayısal olarak çok büyük bir bölümünü Kürt kadınları oluşturuyor. Benim için son derece önemli olan, bu güne dek yaşadığım deneyimleri okurla paylaşmak istiyorum.
Yıl 1995’ti. 11 yıldır avukatlık yapıyor ve ağırlıklı olarak, “siyasi davalara” giriyordum. Siyasi davalara girerken tüm avukatlar gibi, ben de “işkence” ile çok yakıcı bir biçimde karşılaşmıştım. Gözaltına alınıp da işkence görmeyen müvekkilimiz yok gibiydi ve o tarihlerde, çok ağır işkence yöntemleri uygulanıyordu.
Örneğin, çırılçıplak soyulmak, ters ve düz askıya alınmak, vücudun çeşitli bölgelerinden elektrik akımına maruz bırakılmak, tırnakların çekilmesi, kum torbası ile dövülmek, tazyikli suya tutulmak, kullanılan işkence yöntemlerinden sadece birkaçıydı. Tabii bunlar avukatla veya kamuoyu ile paylaşılan yöntemlerdi. Her türlü işkenceden daha da ağır etkiler yaratan bir yöntem vardı ki o açıklanamıyordu henüz…
Biz gerek hukukçu, gerekse insan hakları savunucusu kimliklerimiz ile karşılaştığımız her işkence olayından yoğun biçimde etkileniyor ve “sistem karşıtı mücadelede” daha da kararlı oluyorduk. O tarihlerde yaptığım konuşmalar ve yazdığım yazılar nedeni ile sürekli yargılanıyordum. Ve “Dünyanın Kürt Halkına Borcu Var” başlıklı yazım ve Doz Yayınları’ndan çıkan “Paris Kürt Konferansı” isimli kitapta yayın sorumlusu oluşum nedeniyle, ünlü TMY‘nin 8. maddesinden dolayı toplam 2 yıl 6 ay ceza almıştım.
1995 yılı Mart ayında cezam kesinleşti. Ben yetkili makamlara gidip, teslim olmadım ancak, gelen tüm öneri ve ısrarlara rağmen yurtdışına da çıkmadım. 1 Haziran 1995 tarihinde, büroma gelen polisler tarafından gözaltına alındım ve DGM’de yapılan işlemlerin ardından tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi’ne konuldum. Ancak orada adli suçlardan yatan kadınlar bulunuyordu. Ben ise özellikle müvekkillerim olan siyasi davalardan yatan kadınlar ile birlikte kalmak istiyordum. Ve sonunda talebim kabul edildi. Bir haftalık aradan sonra, siyasi mahpus kadınların yanına nakledildim.
Cezaevinde kalmış herkesin binlerce anısı olur. Tabii ki benim de öyle. Bir ömre sığacak yoğunlukta, acı-tatlı olaylar yaşadım. Ancak, kitabımızın konusu olup, cezaevinden çıktıktan sonra, asıl çalışma alanımı oluşturacak ve beni derinden etkileyen “anlatımlar” benim için de bir “başlangıç” oldu.
Bir gün avluda tek başıma volta atıyordum. Mahpus kadın  arkadaşlardan biri yanıma geldi. Ve bana “Neden bana soğuk davranıyorsun” dedi. Gözleri dolu doluydu. Ben de şaşırarak, “Yoo hayır. Soğuk davranmıyorum” diye cevap verdim. Biraz yürüdükten sonra “Gözaltında neler yaşadığımı tam açıklamamıştım, şimdi anlatmak istiyorum, yoksa boğulacağım” dedi. Kim bilir belki de artık onun avukatı değil arkadaşı olmuştum. Daha eşit bir ilişki kurulmuştu aramızda. Anlatmaya başladı. Gözaltındayken polislerin tecavüzüne maruz kalmış ve bunu o güne dek hiç kimseye anlatmamıştı. O anda yüzünde öyle bir ifade vardı ki sonraki zamanlarda, taciz ve tecavüz öykülerini dinlediğim tüm kadınlarda sanki hep aynı ifadeyi gördüm. Sanki “O anı’’ anlatırken tüm kadınlar ‘’aynı kadın’’ oluyorlardı.
Onu dinledikten sonra, başka mahpus kadınlarla da konuştuk. İstisnasız hepsi, gözaltında cinsel işkence yaşamışlardı. Ancak utanıyor ve korkuyorlardı. Korktukları ise kesinlikle “devlet” değildi. Kendilerini de saran “feodal değer yargıları” ve “erkek egemen ahlak” anlayışıydı. Öncellikle, örgütsel yapılardaki erkeklerin olaya nasıl yaklaşacakları konusunda emin olamıyorlardı.
Cezaevi süreci aslında bende bir hayal kırıklığını da beraberinde getirdi. Devlete alternatif olmak amacıyla kurulan ve bu nedenle de devletin yoğun baskı ve saldırılarına maruz kalan örgütsel yapılar da “erkek egemen ve militarist” anlayışlara sahiplerdi. Onlarda da hiyerarşik ve toplumsal cinsiyetçi örgütlenme biçimi hakimdi. Kadın ve erkeğe biçilen toplumsal rolleri çok benimsemişlerdi. O nedenle, bu örgütlerdeki erkeklerin nasıl davranacakları konusunda endişeliydim. Nitekim sonraki zamanlarda gördük ki bu süreç hiç de kolay değildi. Cezaevinden çıktıktan sonra, Alman avukat arkadaşım Jutta ile paylaştım düşüncelerimi. Ve birlikte bu çalışmaya başladık. Jutta, çok inançlı, kararlı ve “gerçek bir feminist”ti. Yaşamı ile düşünceleri bu denli uyumlu olabilecek çok az insan vardır diye düşünüyorum.
O dönem “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Projesi”ni hazırlarken, Uluslararası Af Örgütü Almanya Seksiyonu’ndan, akademisyen Heidi Wedel’in de bize çok katkıları oldu. Hazırladığımız projeyi Almanya’da iki kurum destekledi ve biz çalışmaya başladık.
Başladığımızda gördük ki, hem yazılı hukukta hem de uygulamada karşımıza birçok engel çıkacaktı. Öncelikle proje olarak, adli ya da siyasi nedenle gözaltında, savaşta ev veya köy baskınlarında, yani ne şekilde olursa olsun devlet güçlerinin herhangi bir biçimde gözetimindeyken, cinsel işkenceye maruz kalan kadınlar ve travestilere ücretsiz hukuki yardım verecektik. Onların istemeleri halinde suç duyurularında bulunacak, dava açılması halinde davaları takip edecek, bir şekilde iç hukuk yollarının tükenmesi halinde, dosyaları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürecektik.
Mağdurların hepsi, büyük travmalar yaşıyorlardı. Bu nedenle onlara psikolojik ve fiziksel tedavi konusunda da yönlendirici yardımda bulunacaktık. Projeyi kamuoyuna tanıtmak için, basın toplantıları yaptık. Özellikle o tarihlerde Med TV’de yapılan ve projeyi tanıtan programlar, cinsel şiddete uğrayan Kürt kadınları açısından çok etkili oldu. Türkiye ve Kürdistan’da hemen hemen tüm cezaevlerini dolaştık. Bize ulaşan tüm bilgileri değerlendirdik ve hepsine ulaşmaya çalıştık. Kısa zamanda proje tanındı.
Ve şunu daha net gördük ki, karşımızdaki en büyük engel, toplumsal cinsiyetçi, erkek egemen ahlak anlayışıydı. Bize başvuran tüm kadınlar, yaşadıkları taciz ve tecavüzü açıklamaktan çekindiklerini söylüyorlar; babalarını, kocalarını veya ağabeylerini üzmekten korkuyorlar ya da en çok onlardan utandıklarını söylüyorlardı. Ben 10 yıllık bu çalışmada, cinsel şiddet yaşayıp da, bu mağduriyetini, “annesini üzmekten korkacak” diye açıklamayan hiçbir kadın tanımadım.

Bu çalışma içinde, kadını “erkeğin namusu” olarak gören yerleşik anlayışın, kadınları da nasıl sarıp sarmaladığını çok yakıcı bir biçimde gördüm.
Yazılı hukuk, yani Türk Ceza Kanunu açısında da birçok sorun ile karşı karşıyaydık. Öncellikle Türk Ceza Kanunu’nda, “kadına yönelik şiddeti” düzenleyen bölümün başlığı, “Genel Ahlak ve Aileye Karşı Cürümler” idi. Yani kadın aile ve ahlakın bir unsuruydu sadece, “kanun koyucu” açısından. Yine yaklaşık 8 yıl öncesine kadar, Türk Ceza Kanunu’nda, “cinsel taciz” bir suç olarak tanımlanmıyordu. Oysa gözaltına alınan tüm kadınlar, soyuluyorlar, vücutlarının çeşitli bölgeleri elleniyor, vücutlarında cinsel organ gezdiriliyor veya sadece söz ile tacize maruz kalıyorlardı. Tüm bu fiillerin ise Ceza Kanunu’nda bir karşılığı yoktu! Sadece, TCK 421. madde, “sarkıntılık” fiilini düzenliyordu. Tecavüzün tanımı ise çok yetersizdi. Hatta yasada bir tanımı dahi yoktu. Söz konusu cinsel işkenceler, yasa koyucu tarafından “tecavüz” olarak tanımlanmıyordu.
Yine bekaret kontrolü, bir “işkence biçimi” olarak uygulanmaktaydı. Oysaki evli ve 6 çocuklu bir müvekkillimize, sadece onuru zedelensin, işkence olsun diye bekaret kontrolü uygulanmıştı. Yine evlenip boşanmış olan ve bu durum kimlik belgesinde sabit olan Alman müvekkilimiz Eva Junke’ye de jandarma ve doktorların birlikte bulundukları bir mekanda, “bekaret kontrolü” uygulanmış ve durum belgelenmişti.
Söz konusu belge, Eva’nın yargılandığı DGM dosyasında bulunmaktaydı. DGM’deki duruşmada, sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulması talep edildiğinde, mahkemenin tavrı her şeyi açığa çıkarıyordu. Mahkeme başkanı “red gerekçesi”ni yazdırırken, “kadın teröristlerin, devlet güçlerini zan altında bırakmak amacıyla bu tür açıklamalarda bulunduklarını” belirtiyordu. Mahkemenin yaklaşımı aslında, cinsel işkencenin nasıl da bir devlet politikası olarak uygulandığının en açık göstergesi idi.
Proje çalışmalarını yürütürken yaşadığımız en önemli sorunlardan biri de cinsel işkencenin belgelenmesinde yaşadığımız açmazdı! Tecavüze maruz kalan kadın eğer bakire ise ilk 7–10 gün içinde fiziksel raporun alınması gerekiyordu. Aksi halde, kızlık zarındaki yırtık “eski yırtık” olarak raporlanıyor ve tecavüzün fiziksel rapor ile ispat olanağı ortadan kalkıyordu. Mağdur kadın eğer bakire değilse, ilk 48 saat içinde “meni tespiti” yolu ile rapor almak mümkündü. Oysaki kadınlar, çeşitli korku ve kaygılar nedeni ile yaşadıkları cinsel işkenceyi “ya hemen ya da hiç” açıklayamıyorlardı.
Feodal değer yargıları, erkek egemen ahlak anlayışı, dışlanma korkusu, devlet baskısından çekinme gibi çok haklı ve çeşitli nedenler vardı. Oysa cinsel işkencenin belgelenmesinde bir başka yol daha vardı; “psikolojik raporlama” yoluyla da mağdurun yaşadığı travma tespit edilebiliyordu. Ancak bu konuda rapor verebilecek “uzman hekimlerin” bulunduğu merkezler yok denecek kadar azdı. Mağdur kadınların durumlarının belgelenmesi açısından Çapa Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi’nin çok önemli bir rolü olduğunu düşünmekteyim. Cinsel işkenceye maruz kalmış çok sayıda müvekkilimiz, bu merkezde hem tedavi oldular, hem de içinde bulundukları “Post-Travmatik Stres Bozukluğu” raporlar ile belgelendi. Asıl önemlisi bu durum, fiziksel rapor alabilmek umudunu kaybetmiş olan kadınlar için, yaşadıkları mağduriyetin belgelenmesinde yeni bir umut oldu.
Türkiye’de genel olarak işkence ve özel olarak cinsel işkencenin belgelenmesinde, temel sorun ise, “Resmi Bilirkişilik Kurumu’dur!” İşkence bir devlet kurumu ya da birimi tarafından uygulanıyor. İşkencenin belgelenmesinde ise yine bir devlet kurumu olan “Adli Tıp” raporları, “tek ve yeterli delil” olarak kabul ediliyor. Oysaki yıllar önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde T.C. Devleti, tecavüz mağduru Şükran Aydın’ın durumunu, “bağımsız bir hekim tarafından belgelenmediği” gerekçesi ile mahkum olmuştu.
Söz konusu karar sonrasında da bu konuda bir değişme olmadı. Türkiye’de işkencenin belgelenmesinde hala, Resmi Bilirkişilik Kurumu olan, Adli Tıp raporları tek delil olarak kabul ediliyor ve bağımsız hekimlerin veya TOHAV, TİHV gibi, işkence rehabilitasyon merkezlerinin raporları delil olarak değerlendirilmiyor. Bu durum hala işkencenin, bir devlet politikası olarak uygulandığına bir kanıt oluşturmaktadır.
Uluslararası hukukun da “kadına yönelik cinsel şiddet” konusunda, oldukça “erkek egemen” bir bakış açısına sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Örneğin, mültecilerin haklarını ve statülerini düzenleyen, 1951 tarihli “Birleşmiş Milletler Mülteci Hakları Sözleşmesi”, “kadına yönelik cinselliğe dayalı zulüm”ü, ilticanın temel nedenleri arasında kabul etmemiştir.
Oysa gerek Türkiye, gerekse Kürdistan’da çok sayıda kadın, devlet güçleri tarafından maruz bırakıldıkları cinsel işkenceler ve bu mağduriyetin yarattığı korku ile yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle sayısal olarak çok sayıda şiddet mağduru ilticacı kadının yaşadığı Almanya’nın Berlin kentinde, projemizin bir bürosu açılmıştır. Bu büro 2001 yılından beri faaliyetlerine devam etmekte olup, ülke dışında yaşayan kadınların başvurularını almakta, hukuksal takip açısından İstanbul’daki proje bürosu ile ortaklaşa çalışmaktadır.

Bir savaş politikası olarak tecavüz

Erkeklerin savaşları ile “tecavüz” birbirine sıkı sıkıya bağlı olgular. “Erkek” askerler, tahakküm kurmak, ele geçirmek istedikleri topraklardan önce, o topraklarda yaşayan kadın bedenlerini elde etmek, onlar üzerinde tahakküm kurmak isterler. Bu dünyada yaşanan tüm savaşlarda işlenen bir “insanlık”, bir “savaş” suçudur.
Cynthia Enloe, çok yararlanarak okuduğum “Manevralar” isimli kitabında, feminist coğrafyacı Joni Seager’in, dünya çapında, “Küresel tecavüz” konulu bir harita hazırladığını yazıyor. 1990’ların başından itibaren, askeri çatışmaların yaşandığı coğrafyalarda yaşanan tecavüzlerin belgelendiği bu haritada, Ruanda, Gürcistan, Afganistan, Angola, Mozambik, Kamboçya, Peru, Cibuti, Doğu Timor, Türkiye, Sri Lanka, Burma, Kaşmir (Hindistan), Kuveyt, Liberya, Papua Yeni Gine, Somali, Sudan, Bosna, Haiti, Meksika’nın bulunduğunu belirtiyor. Ve şöyle devam ediyor, “Farklı kültürler, farklı dinler, farklı siyasi ideolojiler, farklı dış ittifaklar, farklı savaş biçimleri, farklı asker-sivil ilişkileri.. Ama her bir örnekte, kadınlara tecavüz edenler, kendilerini asker olarak tanımlayanlar, ERKEKLERDİ.”
Türkiye’de de, Türk ordusu ve Kürt hareketi arasında yaşanan silahlı çatışmalarda, özellikle Kürdistan’da çok sayıda kadın tecavüze uğradı. Bunların çok azı ortaya çıktı. Birçok kadın bugün hala yaşadığı onca travmaya karşın susmaya devam ediyor.
Aslında savaşlarda yaşanan tecavüz ve tüm cinsel şiddet olaylarına karşı uluslararası hukukun çok yetersiz kaldığını da belirtmek gerekiyor. Unutmayalım ki 2. Dünya savaşı sırasında, Güneydoğu Asya’da 200 bin kadın cinsel şiddete maruz kalmış, tecavüze uğramış ve fuhuşa zorlanmıştır. Yine Hitler faşizmi döneminde, binlerce tecavüz olayı yaşanmıştır. Yine Kuveyt işgali sırasında, yaklaşık 5 bin Kuveytli kadın, faşist Saddam rejimi askerleri tarafından tecavüze maruz kalmıştır. 1994 yılında, Ruanda’da meydana gelen soykırım sırasında, 250–500 bin civarında kadın tecavüze maruz kalmıştır. Bosna’da yaşanan çatışmalı süreçte de 20 binin üzerinde kadının tecavüze maruz kaldığı bilinmektedir.
Tecavüz bir savaş suçudur. Savaş suçlarını yargılayan ve 2. Dünya savaşından sonra, Tokyo ve Nürnberg’de kurulan “savaş suçları” mahkemelerinde, birçok savaş suçu yargılanmış, ancak cinsel şiddete maruz kalmış yüzbinlerce kadının durumu gözardı edilmiştir. Ancak, Bosna ve Ruanda’da yaşanan çatışmalardan sonra, BM tarafından oluşturulan Uluslararası Savaş Suçları Tribünali’nde, kadınlara yönelik çeşitli cinsel işkence yöntemleri ve tecavüz ilk kez;
a-) Cenevre Sözleşmesi ve O’na ek protokollerin ağır bir ihlali yani ağır savaş suçu,
b-) İnsanlığa karşı işlenen bir suç olarak yargılanmaktadır.
Gecikmeli de olsa, kadın cinselliğine yönelik her türlü zorlama, örneğin; tecavüz, fuhuşa teşvik, başkalarının önünde çırılçıplak soymak, tek bir kere de olsa, bir kadına yönelik uygulandığı takdirde, Cenevre Sözleşmesi’nin ağır bir ihlali sayılmakta, bir “savaş suçu” olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, söz konusu yöntemlerin, yaygın ve sistematik olarak uygulanması, bu fiilin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Yine söz konusu mahkemede, suç olan fiilin, üstten alınan bir emirle değil, silah taşıyan yani taraf olan herhangi birinin kendi inisiyatifi ile gerçekleştirilmiş olması dahi, eylemin savaş suçu kapsamında değerlendirilmesi için yeterli sayılmaktadır.
Ne yazık ki coğrafyamızda yaşanan çatışmalı ortamda, çok sayıda kadın cinsel işkenceye maruz kalmasına rağmen, bu kadınların çok azı başvuru yapmaktadır. Ve Türkiye’de bu başvurulardan hukuksal anlamda sonuç almak neredeyse halen imkansız olmaktadır. Ancak, bu cesur kadınlar ve verilen mücadele sayesinde, Türkiye’de cinsel işkence artık “varlığı tartışılmaz” bir sorun olarak gündeme girmiştir. 10 yıllık çalışmamız boyunca, kadına yönelik “devlet kaynaklı cinsel şiddet” eskisine oranla, daha çok tartışılan bir konu oldu. Hak arama bilinci yeterli olmasa da oldukça gelişti. Bu arada kadınların ortak çalışmaları sonucunda, yazılı hukukta da önemli değişiklikler oldu. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”ne imza atmış durumda.
10 yıllık çalışmamız boyunca, militarizmin erkek egemenliğinin son aşaması olduğu ve yaşamımızın her alanını belirleyen, militer değer yapılarının şiddetin de kaynağını oluşturduğunu, şiddeti meşrulaştırdığını çok net gördük. Şu bir gerçek, bizim çalışmamız, her ne kadar, “devlet kaynaklı cinsel şiddet” ile sınırlı olsa da, kadınlar yaşamın tüm alanlarında cinsel şiddete maruz kalıyorlar. Şiddete karşı çıkabilmek için, bu konuda “hak arama bilinci”nin gelişmesi, kadın örgütlülüğünün ve dayanışmasının genişlemesi gerekiyor. Kadın ile erkek arasındaki, “ezme-ezilme ilişkisi” yaşamın tüm alanlarına yayılmış durumda. Bizler şiddete karşı çıkarken unutmamalıyız ki, aynı zamanda, tüm ezenlere, militarizme, ırkçılığa, şovenizme de karşı çıkıyoruz ya da çıkmalıyız.