
"Bütün özgürlüklerimi bir solukta tükettim
Mülteci bir sancıyım artık
Bütün aşklarımı yanlış yaşadım sanki
Paslı bir hançerim, yurtsuzum
Durmadan kanıyor ekmeğim ve sevincim.
İçime dağlar gömdüm, sesime fırtınalar
Her anım bir sızıdır,
harcına katliam karışmış."*
Son günlerde Akdeniz'de ve Avusturya'da yaşanan göçmen dramlarından sonra gözler yine başta Almanya, Fransa ve İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerine çevrildi. Bilindiği üzere geçtiğimiz günlerde Akdeniz'de batan teknede en az 119 göçmen hayatını kaybetti. Avusturya'da terkedilmiş bir kamyonun kasasında 71 göçmen cesedi bulundı. Son olarak da Bodrum'da göçmen teknesi battı, kıyıda çocuk cesetleri toplandı. Peş peşe yaşanan yüzlerce ölüme rağman Avrupa Birliği ülkeleri eski politikalarını sürdürmede ısrarlı.
Birleşmiş Milletler (BM) mülteciyi şöyle tanımlar: "Irkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm gören veya göreceği korkusu ve endişesi taşıyan, bu sebeple ülkesinden ayrılan/ayrılmak zorunda bırakılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen, iltica ettiği ülke tarafından endişeleri haklı bulunan kişi."
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde sığınma hakkındaki tanımsa şu şekildedir: "Herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınmacı ve bu ülkelerce sığınmacı işlemi görme hakkı vardır" (madde 14/1).
Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği (BMKYK) 14 Aralık 1950'de İkinci Dünya Savaşı sonrası mülteci konumuna düşen Avrupalıların sorunlarını çözmek için kurulduğu halde bugün Avrupa, mülteciler söz konusu olduğunda ne yazık ki o kadar da hassas değil.
Akdeniz ve Ege'de son yıllarda yaşanan mülteci dramları bitmek bilmezken, deniz yolu daha az kontrol edildiği için mülteciler sıklıkla bu yolu kullanıyor. Uluslararası Göçmen Organizasyonu, 2013 yılında son 20 yılda 25 bin mültecinin boğularak öldüğünü açıklamıştı. Ancak Avrupa Birliği (EU) bu konuda maalesef yeteri kadar duyarlı değil ve özellikle son yıllarda mülteci politikalarını gittikçe sertleştirerek mülteci kabulünü zorlaştırıyor. Bu nedenle mültecilere de illegal yollarla Avrupa'ya gitmek dışında başka bir yol kalmıyor ve bu da insan kaçakçılarının işine yarıyor, onların ekmeğine bal sürüyor. Deniz yoluyla gelenlerin ilk durağı İspanya, İtalya, Yunanistan olsa da, asıl varılmak istenen hedef Fransa, Almanya, İngiltere ve özellikle de İsveç. İnsanlar için İsveç'i çekici kılansa bu ülkeler içinde en hoşgörülüsü olması. Örneğin İsveç, Ekim 2013 yılında Suriye kökenli bütün sığınmacılara süresiz oturum verileceğini açıklamıştı.
Almanya her 100 iltica başvurusundan 65'ini reddederken, bu sayı Fransa'da 84, İsveç'te ise 52.
Almanya'da Şubat 2015 itibariyle Federal Hükümet tarafından yapılan açıklamaya göre ülkede 338 bin iltica başvurusu kabul edilirken, bu sayı 2014'e oranla 44 bin artmış ve 400 bini bulması bekleniyor. İltica başvuruları henüz sonuçlanmayan ya da reddedildikleri halde insani nedenler yüzünden sınırdışı edilemeyen 291 bin kişi bulunuyor ve bu sayıdaki artış da önceki yıla göre 86 bin. Her yıl Almanya havaalanlarından 50 bin kişi polislerce sınırdışı ediliyor.
Mayıs 2015'de yapılan Mülteciler Zirvesi'nde Almanya'da iltica başvurusunda bulunanların işlemlerini hızlandırmak için 1 Milyar Euro ayrılacağı duyurulmuşken, Temmuz 2015'de Bavyera Eyaleti Maliye Bakanı Markus Söder (CSU) eyaletin mülteciler için cazibesini yitirmesi için, her ay ödenen 140 Euro'luk harçlığı keseceklerini açıklamıştı. Çünkü bu para, örneğin Kosova'daki bir işçinin bir aylık gelirine eşit ve Almanya güvenli olarak gördüğü Balkan ülkeleri için kapılarını tamamen kapatmak istiyor.
Mülteciler giriş yaptıkları ilk Avrupa ülkesinde kalmak ve orda iltica etmek zorundalar, burdan Almanya'ya geçmeleri durumunda -ki yoğun Kürt nüfusu ve güçlü ekonomik durumu nedeniyle çok tercih ediliyor- sınırdışı problemiyle yüz yüze geliniyor. Ülkenin bütün eyaletlerinde eyalet dışına çıkma yasağı var. Mülteciler için özel olarak seçilmis "Heim"lerde (yurt) bir odada neredeyse 12-15 kişi beraber kalmak zorunda. Mutfak, WC, duş ortak kullanma alanları. Heim'lerin çoğu kullanılamaz durumdaki okul ya da yurtlardan oluşurken, büyük bir bölümü kuş uçmaz kervan geçmez yerleşim birimlerinde.
Mültecilerin Almanya'ya geldikleri ilk 9 ay içinde çalışmaları yasak, çünkü bu insanların siyasi sebepler yüzünden değil, ekonomik nedenlerle geldiği kanısı çok yüksek. Hal böyle olunca da insanlar devlet yardımına bağımlı bırakılıyor ve bu da uyum konusunda problemler yaşanmasına sebep oluyor. Heim'larda kalmak mecburiyetinde olan insanlar yalnızlaşıyor ve "işe yaramaz oldukları" hissine kapılıyor. Almanya'da mülteci olduğundan dolayı ruhsal sorunlar yaşayanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değil ve bunlar en son çare olarak intihara kadar varabiliyor.
Mülteciler arasında en feci şartlarda bulunanlar ise iltica başvuruları reddedildiği için sınırdışı edilmek üzere hapishanelerde bekletilenler. Bu hapishanelerin tamamı eski askeri kışlalar ve garnizonlar. Mülteciler keyfi olarak 2 ile 6 kişilik hücrelere konularak, yeme-içme gibi her türlü ihtiyaçlarını 9 metrekarelik bu alanlarda karşılamak mecburiyetindeler. Lavabo ve WC sadece bir perdeyle ayrılıyor. Tıbbi haklar yetersiz, sosyal ve hukuksal hiçbir hizmet verilmiyor. Hücrelere giriş ve avluya çıkış, çok sınırlı olan telefon görüşmeleri tamamen görevli personelin insafına bırakılmış durumda. Bu nedenle buralarda çok sık toplu açlık grevleri, intihar girişimleri ve ölümler yaşanmakta.
Sözün özü; Avrupa mülteci istemiyor ve gelenleri de geldiklerine bin pişman ediyor. Mülteciler dünyanın hangi ülkesine giderse gitsinler, ne yazık ki hala savaşın sürdüğü ülkelerine bile bile itiliyor, sorunları gözardı ediliyor ve çoğunun kendi başının çaresine bakması bekleniyor.
* Şiir: A. Hicri Özgören, Mülteci