Söylenen saatte, söylenen yerde oldular. Kuşadası’ndan Dilek Yarımadası Milli Parkı’na giden yolda, çalılıklar arasından denize açılan bir yoldan kayalıklara tırmanmaları oradan da denize düşmemeyi başarıp kıyıya yanaşan tekneye binmeleri gerekecekti. Ancak ortada tekne falan yoktu. Kendileri gibi bekleyen bir iki aile daha vardı sadece…

Bir iltica öyküsü -I

Jînda ZEKİOĞLU

90’larda Hakkari’de, devletin koruculaştırma politikası binlerce insanın sınırın öte yakasındaki akrabalarına, tanıdıklarına sığınmak zorunda kalmasına neden oldu. Bu göç yaşanırken, Saddam’ın zulmünden yeni yeni kurtulmuş bir özgürlük kutlanıyordu. Bir umut, nefes almak için yeni bir çareydi Federal Kürdistan!

Ali’nin ailesi de korucu olup eline silah almamak için yerleşmişti Duhok’a. Burada büyümüştü Ali. İlk gençliğini yaşamış, Narin’e aşık olmuş, evlenmiş dört çocukları olmuştu. Her iş geliyordu elinden. İnşaat işinden de anlıyordu, mutfaktan da. Bir restoranda pizza ustası olarak çalışıyordu. Elinde avucunda ne varsa evine, eşine, çocuklarına harcıyordu.

Gazeteci olan erkek kardeşinin sık sık bölgesel hükümetle ters düşen politik görüşünü başına bir iş gelmesinden korktuğu için eleştiriyor, kardeşinin aldığı tehditler nedeniyle gizliden arkasını kolluyor ancak elinden pek bir şey gelmediği için de hayıflanıyordu.

Korktuğu başına geldi. Bir sabah kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından kaçırılan genç gazeteci öldürüldü. Katledilen gazetecinin haberi büyük yankı uyandırmıştı. Dönemin Alman siyasetçilerinden biri iş seyahati nedeniyle o dönem Duhok’taydı ve Ali’nin evini de ziyaret ederek, baş sağlığı diledi. Çıkarken de kartını uzattı ve Almanya’ya gelebileceklerini belirtti. Gelmek isterlerse ona ulaşabileceklerinin, kendisinin yardım edebileceğinin de altını çizdi.

Acıları henüz çok tazeydi. Ali, kardeşinin katillerini bulmak istiyordu. Sadece haber yaptığı için öldürülmüştü! Bunu düşündükçe bileniyordu. Ali’nin olayın peşini bırakmayacağı anlaşılınca, bir akşam gözaltına alındı. Usulüyle ‘bu olayı karıştırmayı bırak’ dendi. Yoksa kardeşinin başına gelenin, kendisinin ve ailesinin de başına geleceğiyle tehdit edildi. Çocukları olan her insan gibi korktu. Karısına anlatmamayı denedi ama Narin anladı. Ali’nin de sonunun kardeşi gibi olmasından korktu. Halk içinde konuşulmaya başlanmıştı. Herkes Ali’ye ‘kendine dikkat et’ diyordu. Birkaç kez daha gözaltına alınıp serbest bırakıldı ancak bir sonrakinde serbest bırakmayacaklarını, tutuklayacaklarını söylediler. Suçunun ne olduğunu söyleme zahmetine de girmemişlerdi tabii.

Ve yola düştüler…

Narin uzun zamandır yastık altında sakladığı parayı çıkardı. Yanına da Alman siyasetçinin verdiği kartviziti koydu. ‘Gidelim’ demekti bu. ‘4 çocukla mı?’ diye sordu Ali. ‘Anca beraber kanca beraber’ dedi Narin. Sonra anlatmaya başladı: “Almanya şart değil Avrupa’ya gidelim yeter. İsviçre’ye gideriz belki. Hem abim orada. Hayatları nasıl güzel. Görmüyor musun? Bizim de hakkımız değil mi öyle yaşamak? Hem ne çok maaş alıyor oradakiler biliyor musun sen?”

Narin’in heyecanı Ali’ye de bulaşınca, kısa süre içinde ellerinde ne var ne yoksa sattılar. Evleri hariç. Olur da ileride bir gün dönerler diye onu sakladılar. Aileye ait birkaç ortak mal için de büyük abilerine vekalet verip, kısa süre içinde yola düştüler. Duhok’tan Hakkari’ye geçtiler önce. Oradaki akrabalarında konakladılar birkaç gün. Ali, çocuklarına Hakkari’yi gezdirirken çocukluğunu anlatıp, kendince vedalaşıyordu.

Birkaç güne yola düştüler. Küçük kızı Dilâ, erkek kardeşine haritanın bir ucundan diğerine giden yolu gösterip, hayaller kuruyordu. Deniz görecekleri için heyecanlı dört kardeş, dağların kucağında bir otobüsün içinde uzun yollar gittiler.

İzmir’e vardıklarında, Narin oturmaktan uyuşan bacaklarını ovalayıp, bir yandan da etrafı izliyordu. Güzeldi İzmir. Belki burada da kalabilirlerdi. Bir iş bulurdu Ali. Çocukları hemen okula yazdırırlardı. Biraz birikmişleri de vardı. Belki zamanla kendi evlerini alırlardı.

“Biraz İzmir’i gezelim mi?” dedi düşünceler içindeki Narin. Alsancak’ta yürürken kurduğu hayalleri anlatıyordu Ali’ye. Ali’nin pek umudu yoktu İzmir’den yana. Nereden nasıl başlayıp da anlatsa bilemiyordu, “Bize zor Narin” demekle yetindi. Bir restoranın kapısından geri çevrildiklerinde, bir mağazaya alınmadıklarında, yanlarından geçen bir kadın “Doğur doğur dur, başka bir şey bilmezler zaten” diye söylendiğinde, bir diğer amca “Biz besliyoruz bunları” diye hayıflandığında anladı Narin. İzmir güzeldi ama zordu onlara!

Kafalarına koyduklarını yapmaktan başka bir çare yoktu. Avrupa’ya gideceklerdi. İzmir’deki bir arkadaşı tekneyle mülteci kaçakçılığı yapan bir irtibat numarası verdi Ali’ye. Telefondaki kişi Kuşadası-Davutlar’a gelmelerini söyledi. Ali ailesini uygun bir pansiyona yerleştirip kendilerini kaçıracak olan kişi ile buluştu. “Bot değil tekneyle gitmek istiyoruz. Dört çocuğum var tehlikeye atamam” dedi Ali. Tecrübeli bir tüccar olacak ki hemen güven verdi Ali’ye. “Yalnız parayı hemen almam lazım ki tekne dolup da yer kalmazsa sürünürsünüz sonra buralarda…”

Kişi başı 1200 dolar

Korka korka sordu Ali. Kişi başı ne kadar?

“1200 dolar” dedi. “Kuracağınız hayatın yanında bu hiçbir şey. Çocuklarının hayatı kurtulacak…” cümlelerini de eksik etmedi.

“En küçük çocuğum daha 3 yaşında. O da mı aynı fiyat?” diye bir şansını denedi yine de. “Tabi tabi, pazarlık yok!” dedi tüccar!

7.200 doları ertesi gün hazırladı Ali. Buluştuklarında eli hiç titremeden uzattı. Çocukları için yapamayacağı şey yoktu. Gece yarısından sonra söylediği yerde olmalarını, gecikirlerse tekneyi kaçıracaklarını ve paralarının yanacağını söyledi kaçakçı.

Saatler geçmek bilmiyordu. Telefonunun haritasından hemen karşıdaki Yunan adasına bakıyordu Ali. Ölçüyor, biçiyor, kötü bir senaryo durumunda neler yapabileceğini düşünüyordu. Samos adasına vardıklarında, en yakın işletmeye kadar yürüyecek ve polisi aramalarını söyleyecekti. “Ondan sonrası kolay…” dedi Narin’e. Tir tir titriyordu Narin. Günlerdir düşünmekten uyku uyuyamıyor, yemek yiyemiyordu. Bazen güzel hayaller kuruyor, çocuklarının büyük okullarda okuduğunu, güzel bir evleri olduğunu düşlüyordu. Bazense gidemeyeceklerini, denizde birbirlerini kaybedeceklerini, daha kötüsü çocuklarının öleceğini düşünüyor, karamsarlığa kapılıyordu.

Söylenen saatte, söylenen yerde oldular. Kuşadası’ndan Dilek Yarımadası Milli Parkı’na giden yolda, çalılıklar arasından denize açılan bir yoldan kayalıklara tırmanmaları oradan da denize düşmemeyi başarıp kıyıya yanaşan tekneye binmeleri gerekecekti. Ancak ortada tekne falan yoktu. Kendileri gibi bekleyen bir iki aile daha vardı sadece. Bir süre sonra bir bot yanaştı kıyıya. Yakalanmamak için gizlendiler. Ancak parayı verdikleri kişinin botta olduğunu görünce o parayı bu bot için verdiklerini de anlamış oldular.

Küçücük bota 25 kişi

Tekneye el konduğunu, kendilerini yarı yolda bırakmamak için bu botu bulup getirdiğini anlattı kaçakçı. Başka çareleri yoktu. Sustu Ali. Narin korkusunu çocuklara belli etmek istemedi ama Ali’nin gözlerinin içine bakıyordu. İlk binen onlar oldu. Küçücük bota 25 kişi sığdırdı kaçakçı. Bile bile ölüme yürüyorlardı. Ama itiraz eden de yoktu. Herkes binince bir telefon numarası verdi. “Samos adasına varınca bu numarayı arayacaksınız, polis gelip alacak sizi” dedi. O sırada botun motorunu da çalıştırdı. Bir yandan da sessizce bilgi vermeye devam etti: “Tam karşıya doğru gideceksiniz, küçük bir koyudur adanın. Sessiz olun, telaş yapmayın, 2 -3 saate bu iş biter.”

Narin bildiği bütün duaları okuyordu içinden. Ali ile çocukları ortalarına almış, Narin oğlanları, Ali ise kızları tutuyordu. Geride bıraktıkları karadan henüz uzaklaşmaya başlamışlardı ki, birden sesler duymaya başladılar. Sahil Güvenlik etraflarını sardı. Yakalanmışlardı! Hiç tereddüt etmeden suya atladı kaçakçı. Belli ki daha önce çok başına gelmişti, tecrübeliydi.

Ağlıyordu Narin. Bütün umutlarını kaybetmişti. Ali ise sessizdi. Sinirini kimden çıkaracağını bilmiyordu. Kaçakçıyı bulup öldürmeyi dahi düşündü.

Ölmemek için kurulmuş sistemi devreye sokan kaçakçı ise Ali ve diğerlerinden önce çıktı ortaya. Hepsini topladı ve yine deneyeceklerini söyledi. Aileler ise botla değil tekneyle gitmek istediklerini, yoksa paralarını geri istediklerini söyledi. Kaçakçı hepsini ikna etti. Çaresiz olduklarını biliyordu. İplerin kendi elinde, paranın kendi cebinde olduğunu bilecek kadar palazlanmıştı bu işte. Kim bilir kaç çocuğu sulara gömmüştü?

İki gün sonra, 17 Nisan’da, gece yarısını biraz geçince söyledikleri yerde oldular. Bu kez daha kalabalıklardı. Yeni müşteriler bulmuştu demek ki kaçakçı. 30 kişiden fazlalardı. Öyleyse bot değil tekne getireceklerini düşünerek sevindiler. Ama düşündükleri gibi olmadı. Yine bir şişme botla geldi kaçakçı.

Hesap soracak vakitleri yoktu. Bindiler. Yola çıktılar.

Beş on metre gittikten sonra kaçakçı birden suya atladı. “Dümdüz karşıya…” dedi ve kıyıya doğru yüzerek uzaklaştı. Ardından okunan belalarla birlikte…

Birbirlerine baktı erkekler, beşinci denemesi olduğunu söyleyen biri geçti motorun başına. Kaçakçının dediği gibi dümdüz gitmeye çalışıyordu. Dişlerini sıkıyordu korkuyla, sorumlulukla birlikte. “Varacağız merak etmeyin” dedi. Bu kez başaracaktı!

Ali’nin büyük kızı Dilâ, elleriyle yüzünü kapatmış babasının kolunun altına girmişti. Midesi bulanıyordu. Suları gördükçe kusacak gibi oluyordu. Onun bir küçüğü Yekda, annesinin yanında, başını onun eteklerine gömmüş, uyuma numarası yapıyordu. Titriyordu korkudan. Ufak kardeşi Aram ise annesinin kucağında uyuyordu yine. Narin’in titremesi geçmişti Yekda’ya da. Onun korkusu hakimdi bütün çocuklarda.

Küçük kızı Nur hariç. Ağzındaki sakızı çiğniyor ve insanları izliyordu. Herkesin yüzünü inceliyordu tek tek. Kusanları, bayılanları izliyordu. Kızının cesaretine şaşkınlıkla bakıyordu Narin. Onu kolunun altına çağıran babasına, gerek yok der gibi bakıyordu.

Kaçakçı ölüme göndermişti

Karadan epey uzaklaşmışlardı ancak Samos’a da pek yakınlaştıkları söylenemezdi. Yaklaşık 1,5 saattir yoldalardı. Uzaktan ışıklar görünüyordu. Türkiye deniz sınırını geçtikleri için sevindiler. Bu saatten sonra Yunan sahil güvenliği devreye girmezse başarmışlardı.

Sıçrayan sularla ıslanan vücutları soğukla karıştıkça titreme kaplıyordu vücutlarını. Aralarından birkaçı vücutlarına gres yağı sürdüklerini söylediler. Bu sekizinci denemeleriydi tabi, normaldi tecrübeleri. Zamansız, sebepsiz gülüşmeleri, yaklaşmanın heyecanıyla karışınca donuk yüzlerinde asılı kalıyordu. O anlardan birinde, motor teklemeye başladı işte…

Benzin bitmişti.

Onca para alan kaçakçı, benzini dahi doldurmadan yollamıştı insanları! ‘Ölsünler’ demenin bir yoluydu bu.

Kadınların çığlığına karışan telaşla bot sallanmaya başladı. Dalgalar biraz daha sertleşse devrilmeleri an meselesiydi. “Sakin olun” dedi erkeklerden biri; “Küçük müçük, bu küreklerle devam edeceğiz.”

Dalgalar mı yoksa küreklerin gücüyle mi bilinmez sürükleniyorlardı karaya. “Tam karşısı” demişti kaçakçı ama karanlıkta seçemiyorlardı artık. Saatlerce mücadele ettiler. Erkekler sırayla kürek değiştirdi. Artık dermanları kalmamıştı. Ama kıyıya da oldukça yaklaşmışlardı. “Şu koya doğru devam edelim. İçeri girdikten sonra elbet kıyıya vuracağız” dedi aralarından biri. Dediğini yaptılar. Tam 4 saat sürüklendikten sonra kıyıya vardılar.

Her yeri kayalık olan kıyıda onlara sabahın ilk ışıklarıyla doğan güneş yardım etti…

Vardılar!

Üstündekileri çıkarmış, yanındaki küçük valize koyduğu giysileri giydiriyordu Narin çocuklarına. Valize koyduğu birkaç parça bisküviyi çıkarıp paylaştırdı. Ali ise bu esnada diğer erkeklerle birlikte haritadan en yakın yerleşim yerine nasıl gideceklerini bulmaya çalışıyordu.

Çevrede evler vardı ancak gidip birilerinin kapısını çalmak istemediler. Heyecanlılardı da üstelik. Onlar nasıl yapacaklarını düşünürken belli ki çevreden duruma alışık birileri polisi aramıştı bile. Gelip hiç konuşmadan, hepsini otobüse bindirip karakola götürdüler.

Herkes görevine öylesine hakimdi ki, binlerce defa aynı sahnenin tekrarlandığı gerçeği ile karşılaşıyorlardı. Dünya için ilginç olan o hikâye, orada, o an, o insanlar için sıradan olmuş çıkmıştı.

Karaya vardıklarında biraz uykuya dalan Nur, otobüsün gelmesiyle yeniden heyecanlanmış cam kenarına oturmak için Yekda ile tartışıyordu. Sonunda dediğini yapıp oturdu. Otobüs deniz kenarından uzaklaştıkça, ormanlık alanın içinde kıvrılan yolda bir şehir arıyordu gözleri. “Demek Avrupa burasıydı” diye düşünüyordu Narin. Şaşkındı. Ali’ye bakıyordu. “Köy gibi bir yer” dedi bir an sesli düşünerek. Ama önemli değildi nasıl olsa İsviçre’ye gidecekti onlar…

Karakolun giriş katındaki büyük salona alındılar. Birleşmiş Milletler Mülteci Servisi görevlileri gelip yiyecek verdi. Bir ihtiyaçları olup olmadığını sordu. Alışkanlık, para vermek istedi Ali. Sonra ücretsiz olduğunu anlayınca geri koydu cebine.

Uzun bekleyişlerin ardından bir tercüman eşliğinde komiser olduğunu düşündükleri bir polis geldi. Önce sıraya dizdiler hepsini. Aileleri birbirinden ayırmak için kadınları ve çocukları bir tarafa erkekleri diğer tarafa aldılar. Dört çocuğu ile birlikte Narin en öndeydi.

Devam edecek…