Brüksel. Artık Avrupa Parlamentosunda bir Asuri-Keldani-Süryani Dostluk Grubu var. Merkezi Brüksel’de bulunan Avrupa Süryani Birliğinin/ESU/ çalışmaları sayesinde. Grup içinde Hristiyan Demokratlardan Sosyal Demokratlara, Yeşillerden Muhafazakarlara, Sosyalistlerden Liberallere farklı siyasal eğilimlerden parlamenterler yer almakta.
29 Haziran’da bütün bu parti gruplarının desteği ile Avrupa Parlametosu’nda, Seyfo’nun yani Soykırımın 101 yılı vesilesiyle bir panel düzenlendi. Panelde, Sabro dergisi editörü Tuma Çelik ve Ermenistan Süryani Toplumu sözcüsü Arsen Mikhaylov ile birlikte sunum yaptık.
Salonun dolu oluşundan dolayı sunum yapan Avrupalı parlamenterler hoşnuttu.
Toplantının en duygulu anlarından biri, Süryani toprağı Beth Nahrin’in Seyfo kurbanı, 100 küsur farklı yerleşim birimlerinin adlarının Tawsef Beth Turo tarafından okunması ve bu esnada salonda o yörelerden insanların ellerinde o yörenin adı ve resminin yer aldığı bir kart ile ayağa kalkmaları idi.
1915-23 Soykırımı Ermeniler tarafından Medz Yegern (Büyük Felâket) olarak da adlandırılıp 24 Nisan’da anma yapılırken, Yunanlılar bunu Küçük Asya Katastrofu yada sadece Katastrof /Felaket/ olarak da adlandırıyorlar, Pontoslular anmalarını 19 Mayıs’ta yapıyorlar. Süryani/Keldani/Asuriler ise onu Seyfo (Kılıç, Kılıçtan Geçirilme) diye adlandırıyorlar ve anmalarını artık zorunlu göçün başlatıldığı 15 Haziran’da yapıyorlar. Seyfo, Süryani/Keldani/Asuriler’in 1000 yılı aşkın süredir yaşadıkları korkunç toplumsal hafızaya da işaret ediyor.
Süryani/Keldani/Asuri toplumuna yönelik kıyım ve göçe zorlama ve geri dönüşü önleme uygulamamalarının başlangıcı aslında, Ermeniler gibi 1914 yılından çok öncesine 1877 Osmanlı-Rus savaşına kadar gidiyor. Bir de ondan önce yaşanan Hakkâri yöresindeki Bedirxan’ın Nasturi kırımı var.
Kerem Soylu’nun 2010’da yayınlanan, Osmanlı arşivinden derlediği “Mesail-i Mühimme-i Kürdistan” belgelerinde, Abdülhamit döneminde, Musul yöresinden ayrılmak zorunda kalan Keldani/Asurilerin geri dönüşün engellenmesine yönelik belgeler var. Aynı sorun Ermeniler açısından ise Doğu Anadolu için can yakıcı bir özellik taşıyordu.
Sonuç olarak 1877 Harbinden sonra Osmanlının, Batı Ermenistan, Beth Narin gibi yörelerdeki Hıristiyan nüfusu azaltma politikasını, muhtemel bir ayrılmayı önlemek için sürekli kıldığı söylenebilir.
Dolayısıyla, sadece 1915’de değil, her kritik dönemde Süryanilerin Ermeni ya da Rumlarla aynı kaderi paylaşması şaşırtıcı değil. 1955 İstanbul Pogromu, 1964 Rum Tehciri, 1974 Kıbrıs Savaşı gibi tarihler ya da 1980 darbesi gibi dönüm noktaları Süryaniler açısından diğer Hıristiyan toplumlarla aynı kaderi paylaşmak anlamına geliyordu.
Irak ve Suriye Savaşları ise soykırım anlamına gelen Cihadizmin yükselişi 1915’de başlayan sürece son noktanın tamamlanması ve Hıristiyanlığın dünya tarihine ayak bastığı coğrafyadan kazınması anlamına geliyor.
Ortadoğu coğrafyasının şu ya da bu biçimde yeniden belirlendiği bir dönemde, Êzîdîlerden Süryanilere ve diğer gruplara yaşamlarını güven barış içinde sürdürebilecekleri otonom yapıların oluşması ve bunların uluslararası toplumun güvence ve koruması altına girmesi vazgeçilmez bir gereklilik.
Şu anda Irak ve Suriye’nin de ötesinde, Süryani ve Ermenilerin en eski bir tarihten beri var oldukları Hakkari’den, Cizre’ye, Mardin’den Diyarbakır’a geniş bir alan tutuşmuş vaziyette.
Talat Paşa, ABD büyükelçisi Morgenthau’ya, “Abdülhamit’in yarım bıraktığını ben tamamladım” diye övünmüştü.
Şimdi de, “1915’te yarım kalanı ben tamamladım” diye övünebilir birileri.
Bunun en sembolik örneği ise Diyarbakır’daki Ermeni/Süryani/Keldani kiliselerine kapanmak ve savaştan zarar görmenin de ötesinde, bu yıl özel bir kararname ile el konulması…
Bir gün Trabzon ve İznik’teki Aya Sofya Kiliseleri gibi, bunlar da camiye dönüştürülürse kimse şaşırmasın.
Çok kere yazdığım gibi, soykırım inkârı, TC’nin bir milli güvenlik konusu. Dolayısıyla, devlet, yani her hükümet açısından, soykırım kavramı ve araştırmaları mücadele edilmesi gereken bir tehdit…
Asıl öne çıkan Ermeni Jenosidinin inkârı olmakla birlikte, Haklarını yemeyelim, bu konuda “ayrımcılık” yapılmıyor. İnkârı koordine eden en üst MGK komitesi, “Ermeni İddiaları” demiyor, “soykırım iddiaları” diyor. 2000 yılında Devlet Bahçeli’nin başkanlığında kurulan “gizlilik” kategorisinde faaliyet gösteren üst kurulun adı ise: ASİMKK, yani Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu.
Yine, Milli Güvenlik Belgesine göre misyonerlik de mücadele edilmesi gereken bir tehdit. Ancak misyonerlik kavramını da Hıristiyanlık olarak okumak lazım… Lozan Barış Anlaşması’nda sözde güvence altına alınan Rum ve Ermeni Kiliselerinin ve Yahudi Sinagoglarının cemaatleri, bu nedenle 90 yıl içinde eridi gitti.
Süryanilerin ve Protestan Kilisesinin ise zaten bir statüsü bile yoktu.
Türkiye kâğıt üstünde “laik” bir ülke, ama Türk milliyetçiliğin babası Ziya Gökalp’in İslam-Türk tarifi her zaman geçerli oldu. Bu politika AKP tarafından değil, çok önce başladı ve 28 Şubat döneminde mutlaklaştı. Ve aslında AKP’yi bile bu temel siyasetin ürünü olarak görmek lazım. Türkiye hiçbir zaman lâik bir ülke olmadığı gibi, Aleviler ve Müslüman olmayanlar devletin resmi “Misyonerlik” politikasının nesnesi oldu.
Bu nedenle, Türkiye’nin inanç düzeyinde gerçekten demokratik hatta oturması için yapması gereken önemli güven yaratıcı temel adımlardan biri, MG Belgesinden, misyonerliğin dolayısıyla Hıristiyanlığın bir “tehdit” olduğu ifadesinin çıkarılması olacak ise, ikincisi de ASİMKK’nın resmen tasfiye edildiğinin açıklanması olacaktır.