Erkek egemen ideoloji, sistem olarak erkeği yüceltse bile kendi içinde erkeği de sömürge ve sınıf olgusu içinde ezmektedir. Yani cins olarak erkek, erkeklik ideolojisinin inşa edilmesinde hem özne hem de nesnedir. Hem kadını ezmekte hem de sistem tarafından ezilmişlik ilişkisi içine çekilmektedir.
ROJDA YILDIRIM
Kürt Kadın Hareketi, 40 yılı aşkın bir zamandır sürdürdüğü özgürlük mücadelesinin en çetin savaşını cins mücadelesi alanında vermektedir. Toplumsal dönüşümü merkezine alan Kürt Özgürlük Hareketi, öngördüğü demokratik ulus projesinin ana halkasına kadın özgürlüğünü oturtmaktadır. Bu dönüşümde toplumsal bilinçlenme temel bir inşa çalışmasıdır. Bu inşa sürecinde en fazla üzerinde durulan alanların başında da kadına dönük şiddetle mücadele gelmektedir.
Kürdistan’da ve Avrupa alanında bu amaçla birçok kampanya ve bilinçlendirme çalışması yürütülmüştür.
2008’de başlatılan “Jin Jiyan e, Jiyanê Nekuje” kampanyası, yine 8 Mart 2009’da başlatılan “Kimsenin Namusu Değiliz, Namusumuz Özgürlüğümüzdür’’ kampanyası ve ardından 8 Mart 2010’da geliştirilen ”Özgürlük Mücadelesini Yükseltelim, Tecavüz Kültürünü Aşalım’’ kampanyası önemli toplumsal ve siyasal tartışmalara yol açmıştır. Gerek “namus’’ gerekse de “tecavüz’’ kavramlarını tartışmaya açarak tabu olarak görülen alanlarda kırılmalar yaratılmak istenmiştir. Toplumsal alanda karanlıkta bırakılan bu olgular görünür kılınmaya ve tarihsel nedenleriyle birlikte irdelenmeye çalışılmıştır.
Kürt kadınları yürüttükleri kampanyalarla şimdiye kadar toplumda gizli, özel, tabu olarak değerlendirilen ve üstü örtük bir şekilde tutulan olguları radikal bir şekilde karşısına almıştır. Kadın şahsında toplum kendi hakikatiyle yüzleşmeye zorlanmış, kadın kırımına neden olan zihniyetin açığa çıkarılması kadar kadınların da “kader” olarak bellediği bu olgularla yüzleşmesi ve erkek gerçekliğinin nasıl “erkekleşip” zamanla bir kıyıcıya dönüştüğü irdelenmeye çalışılmıştır.
En uzun savaş
Önceki kampanyaların yol açtığı olumlu toplumsal sonuçları daha da derinleştirmek amacıyla 8 Mart 2011’de ‘’Kadın Kırımına Hayır’’ kampanyası başlatılmıştır. Namus, tecavüz ve kırım olarak adlandırdığımız kavramlar özünde kadına karşı dünyanın en uzun ve sistematik savaşını tanımlar. Kadın özgürlük mücadelesi özünde bu haksız savaşı tanımlamak ve deşifre etmekle kalmayıp aşmayı da hedeflemiştir. Çünkü; “insan eliyle inşa edilenin insan eliyle aşılabileceğine” inanılmıştır. Tabuların ve özel olanın arkasına gizleneni tartışmak ve dönüşümü buradan başlatmak toplumsal dönüşümlerin de esasını oluşturmaktadır.
Kürt Kadın Hareketi, son olarak daha önce yürüttüğü kampanyaların ayak izinden yürüyerek toplumsal sorunlara daha fazla dikkat çekmek amacıyla “Kadına yönelik şiddet politiktir, sen de olabilirsin ben de” adıyla yeni bir mücadele süreci başlatmıştır. Kampanyanın amacı; son yıllarda kadına dönük artan şiddete dikkat çekmekle birlikte toplumun özgürleşme dinamiklerine yeni bir ivme kazandırmaktır.
Avrupa’da son yıllarda gözlü görülür düzeyde kadın katliamları ve şiddette artış yaşanmaktadır. Bunun çeşitli sebepleri olmakla birlikte kadınlarda artan bilinçlenme ve itirazların daha açık ifade edilmesinin de önemli bir payı vardır. Şiddet her zaman mevcuttu. Ancak daha önce boyun eğen, sinen kadın, kendisine dayatılanlar karşısında artık sessiz kalmamakta, “hayır” diyebilmektedir.
Toplumsal dönüşümde yaşanan sorunlar
Uzun süredir ortamlarımızda yapılan toplumsal cinsiyetçilik tartışmaları hala ciddi sorunlar ve yanılgılarla yüklüdür. Dönem dönem yoğunlaşan farklı sorunlarla paralel olarak ele alınmakta, çoğu zaman da güncel gelişmeler karşısında kendine yer bulmakta zorlanmaktadır. Toplumsal cinsiyetçiliğe dayalı tartışmalar son yıllarda eğitim, seminer gibi aktivitelerle süreklileştirilmeye çalışılmaktadır.
Bu konuda belli bir duyarlılık ve çabanın olduğu belirtilebilir. Ancak geçen dönemde toplumsal cinsiyetçilik eksenli güncellemeler, kadın hareketinin dayatmalarıyla olmuştur. Genel örgütlü mekanizmalar ve kurumsal yapılar hala konuya bir yabancı gibi, deyim yerindeyse bir “öteki” gibi bakabilmektedir. Örneğin genel örgütlü yapılarda “özgür eş yaşam” ya da “toplumsal cinsiyetçilik” konulu eğitim, seminer gibi bilinç yükselten aktivitelerin sıklıkla talep edilmemesi ya da kendi başlarına bu tarz organizasyonların yapılmaması ya da planlama eksenli tartışmalara kadınlardan bağımsız olarak ele alınıp örgütlendirilmemesi ciddi bir sorundur. Bu durum toplumsal cinsiyetçilik tartışmalarını sekteye uğratmakta, topluma mal etmede zayıflık olarak yaşanmaktadır.
“Erkeklik” sorununu tanımlayamamak
Uzun bir süredir yürütülen kampanyalar çerçevesinde toplumla çeşitli tartışmalar yürütülmektedir. Bu tartışmaların açığa çıkardığı hem olumlu hem de yanılgılı diyebileceğimiz ele alışlar mevcuttur.
Birincisi; toplumsal cinsiyetçilik dediğimiz zaman direkt kadın akla gelmektedir. Erkekler bu sorunu ele alışta kendilerini cinsiyetçiliğin temel bir “öznesi” olarak görmemekte, toplumsal cinsiyetçiliğin üretilmesini erkek üzerinden tanımlamamaktadır. En problemli söylem; “Ama kadınlar da şöyledir, böyle yapmalılar,” gibi cümlelerle başlayan akıl yürütmeleri, sorunu yine kadın üzerinden tanımlamaya götürmektedir. Abartısız birçok erkeğin “siz kadınlar” diye başlayan cümleleri ve ardından halen “akıl” veren pozisyonda olmaları, sorunu bir erkeklik bağlamında görmediklerini göstermektedir.
Felsefe ve toplumsal cinsiyetçilik tartışmalarına girişi ifade eden “ben kimim” sorusu “sen kimsin”e dönüşmekte, bu “kim” sorusu yine gelip kadında düğümlenmektedir. “Kadınlar şöyle yapmalı, böyle yapmalı” diye başlayan cümleler, erkeklerin toplumsal cinsiyetçiliğin kaynağı olan “erkeklik” ideolojisini çözümlemediklerini, kendilerini bunun dışında ele aldıklarını gösteriyor.
Bu konuda kadınların ele alışında çeşitli yanılgılar olsa bile kadınlar kendi kimliklerini ve yaşadıkları zorlanmaları anlatmakta çok daha ileri bir noktadalar. Mesela kadınlar çok daha rahat “benim köle ve zayıf taraflarım” diyebilmektedir. Kadınların kendi zayıflıklarını zorlanmakla birlikte ortaya koymaları önemlidir. Birçok kadın yaşadığı ezilmişlik biçimlerini bir şekilde tanımlayabilmektedir. Ancak erkekler “cins olarak hem ezen hem de ezilen taraflarımız var” diyememektedir. Erkek egemen ideoloji, sistem olarak erkeği yüceltse bile kendi içinde erkeği de sömürge ve sınıf olgusu içinde ezmektedir. Yani cins olarak erkek, erkeklik ideolojisinin inşa edilmesinde hem özne hem de nesnedir. Hem kadını ezmekte hem de sistem tarafından ezilmişlik ilişkisi içine çekilmektedir. Bir çeşit “Karılaşma” (2)olarak adlandıralan bu sürecin ideolojik olarak yeterince çözümlenmemesi, toplumsal cinsiyetçilik tartışmalarının en problemli tarafını oluşturmaktadır. Erkeklerin ezilmişlik olgusunu genelde Kürtlük yani etnik kimlik üzerinden genellemeleri, ancak sistem çarkı içinde erkekliği çözümleyememeleri, onları derin bir yüzeyselliğe sürüklemektedir.
‘Karışmıyorum, istediğini yapabilir’
Aynı yüzeysellik tartışmalarda ortaya çıkan “eşimin önünü açmışım, kadınlara her türlü özgürlüğü vermişiz” zihniyetinde çarpıcı olarak dışa vurmaktadır. “Eşime karışmıyorum, istediğini yapıyor” gibi bolca kullanılan cümleler, bilinç altındaki kadın mücadelesini küçümseyen, bunca bedeli öteleyen, kadınların kendi mücadeleleri sonucunda yakaladıkları düzeyi kendine mal eden zihniyetin de yansımasıdır. Oysa herkes bilir ki kadınların mücadelesi olmasaydı değil kıpırdamak, bir milim dahi yol alınamazdı. Burada yüzyıllara varan kadın mücadele deneyimlerini görmemek kadar buna değer vermemeyi de okumak gerek. Hiçbir erkek, sistemin ve geri geleneklerin onlara doğuştan tanıdığı imtiyazları isteyerek bırakmayacağını, bunun ancak kadınların mücadelesi sayesinde değişeceği bilinciyle yaklaşmamaktadır. Kadınlar bir şeyleri dayattıkça değişmektedir. Hiçbir şey ama hiçbir şey erkeklik söz konusu olduğunda kendiliğinden değişmemekte, kıpırdamamaktadır. “Kadınların önünü açtık” gibi söylemler, ideolojik yüzeyselliğin kabaca bir yansıması değil, özgürlükler konusunda iddialı olan bir hareketin felsefesine olan yabancılığın da ifadesidir.
Aynı kapsamda yapılan tartışmalarda konunun gelip dayandığı alan “mutfak” olmaktadır. Biraz sıkışınca “muftağa da giriyoruz, iş de yapıyoruz, daha ne istiyorsunuz” diyen ve özgürlükler sorununu mutfağa girip girmeme bağlamında ele alan kısır yaklaşımlardır. Erkeklerin mutfağa girmesi elbetteki önemlidir. Kadınlarla ev içi sorumlulukları paylaşmak küçümsenecek bir olgu değildir. Ancak özgürleşme sorununu ya da kadın erkek eşitliğini mutfakta iş yapma sınırında tanımlamak da başka bir çarpıtma biçimidir. Mutfağa girmeyi bile kadına verilmiş bir lütuf olarak ele almak konunun özünün darlaştırıldığını göstermektedir.
Kadının görünmeyen emeği
Bu yaklaşımın bir diğer yansıması da kadının ev içi emeğini ele alış biçimlerinde yaşanmaktadır. Bütün gün üretime bağlı olarak çalışan ve çalışması karşılığında belli bir ücret alan erkek, kadının ev içi emeğini görmemekte, dünyanın en zor işi olan çocuk büyütmeyi bir ayrıntı olarak değersizleştirmekte, emek olgusunu rahatlıkla anlamsızlaştırabilmektedir. “Ben çalışıyorum, ama o sabahtan akşama kadar evde boş boş oturmaktadır. Eve gelince her şeyin hazır olmasını tabii ki isteyeceğim” tarzında başlayan cümleler kadının tanımlanmamış ev içi emeğini kendi deyimiyle “boş” görmektedir. Oysaki ruhuyla, duygularıyla, fiziğiyle komple bir emek üretimi içinde olan kadının emeği en anlamlı emektir. Bu bağlamda kadın emeğine anlam biçmek, aile içi sorumlulukları paylaşmak bir lütuf değil, olması gereken asgari bir yaşam ölçüsüdür.
Toplumsal cinsiyetçilik tartışmaları biraz daha somutluk kazandığında ise erkeklerin genel de kullandıkları tanım “tamam da eğer biz geriysek bizi de bir kadın doğuruyor ve yetiştiriyor” söylemi olmaktadır. Bu söylem kısmen doğru olmakla birlikte problemli bir ele alıştır. Sistem ve toplumsal gerçeklik analizi yapmadan topu yine kadına atma kolaycılığı, açıktır ki başka bir kurnazlık biçimidir. Toplumsal cinsiyetçilik bağlamında kadına biçilen geleneksel rol, çocuklarını farklı bir biçimde yetiştirme şansı vermemektedir. Hem sistemin hem de ağır toplumsal geleneklerin kıskacı altında olan kadın kendisine dayatılan roller çerçevesinde kültür aktarımı yapmaktadır. Hiçbir kadın çocuğunun şiddet üretmesini istemez. Hiçbir kadın çocuğunun namus adına katledilmesini istemez. Hiçbir kadın bir “canavar” yetiştirmek istemez. Ancak kuşaklar boyu ona aktarılan feodal-dini referanslı kültür, kadının ağır baskı koşullarında ve özgür olmayan ortamlarda kendi ezilmişliğini aktarma biçiminde olmuştur. Bir kadın rahat bırakıldığında özgürlük anlamında ne istediğini bildiğinde aktaracağı kültür ancak özgürlük olur. Dolayısıyla kadınların geleneksel olarak kültür aktarım rollerini sistemden bağımsız ele alamayız. Bu soruna da sosyolojik ve bilimsel bakmak durumundayız. Aksisi yine tüm kötülüklerin “anası” olarak kadını gösterecektir ki zaten ataerkil bakış açısı bunu aşılamaktadır.
“Ayıbımız içerde kalsın”
Genelde yaşanan sıkıntılar hayati bir eşiğe geldiğinde üçüncü bir tarafla yani siyasal mekanizmaların (meclis, dernek vb.) gündemine girmektedir. Yansıtan taraf ise çoğunlukla kadınlar olmaktadır. Ancak yansıyanlar buz dağının görünen yüzüdür. Birçok kadın da farklı kaygı ve sebeplerden dolayı yansıtmayı bir “tercih” olarak görmemektedir. Hatta sorunun dış faktörlere yansıması bizzat bir sorun yumağı haline gelmektedir. Aileye dayalı yaşanan krizlerde (genelde aile içi şiddet) sorunun üstünü kapatma, alabildiğine sınırlandırma eğilimi baskındır. Kadının yaşadığı şiddet ortamında ve bizzat şiddeti uygulayanlar tarafından dışarıya yansıtılmaması için ayrıca bir şiddet süreci devreye konulmaktadır. “Ayıbımız içerde kalsın” tavrı, kadınları zorlamakta, birçok örnekte de görüldüğü gibi kaygı ve korkulardan kaynaklı olarak içe atılmaktadır. Şiddeti uygulayanların genel zihniyeti, “ayıbı” yaşarken “ayıp” olarak görmemeyi ama topluma yansıtmayı ayıp gören bir anlayış olarak dışa vurmaktadır. “Ayıp, mahrem, namus, ahlak, özel sorun” gibi toplum tarafından çok kullanılan kavramlar aslında bir zırh olarak karşımıza çıkmakta, karşı direnç alanları olarak kullanılmaktadır. Özellikle “ayıp” kavramı gerçek anlamda geleneksel toplumun en etkili silahı olarak halen canlılığını korumaktadır. Toplum genel olarak yaşadığı sorunların çok azını kurumlara yansıtmaktadır.
Feodal ve geleneksel toplum kültürünün yarattığı kapalılık hali ya da sorunları yansıtmayı bir “gurur” meselesi haline getirme baskın bir yaklaşımdır. Burada sadece toplumun bu özelliklerine dayanarak “toplum kapalı bize gelmiyor, daha ne yapalım” gibi bir kolaycılığa düşmek ne kadar hatalıysa “toplumun tüm yaşadıklarını biliyoruz, biz toplumun tamamiyle her sorununun bir parçasıyız” demek de o kadar yanlıştır. Toplumun özellikle de kadınların kendi sorunlarıyla mücadele etmek kadar çözümsüz kalınan noktalarda desteğe başvurmaları konusunda daha teşvik edici cesur yaklaşımlara ihtiyaç vardır.
“Barışın gitsin”
Aile içi şiddet ya da şiddetin farklı alanlarda yaşanması karşısında geleneksel çözümler üretmek ancak sorunları daha da derinleştirebilir. Kimi örneklerde de görüldüğü gibi şiddet uygulayan erkeği koruyan, kadına da “ne olmuş yani eşindir, olur bu tür şeyler, barışın gitsin, çocuklarınız var, onların hatırına unutun gitsin” gibi yaklaşımlara rastlanabiliyor.
Sorunlara çözüm üretirken kadına ve erkeğe yaklaşım biçimi daha fazla geleneksel ölçüleri korumak ve teşvik etmek olamaz. Sürekli şiddet gören bir kadına şiddet gördüğü mekana ve koşullara yeniden mahkum etmek ve kadını o koşullara yeniden göndermek niyetten bağımsız o kadının hayatını mahvetmektir. Sorunların öznesi kadın ve erkektir. Bu durumda temel yöntem sorunu yaşayan tarafların sağlıklı karar alabilmelerini sağlayacak destekler sunmaktır. Çünkü bu onların yaşamıdır ve kendi tercihlerini kendileri yapmalıdırlar. Ancak şiddetin mağduru bizzat kadın olduğu için kendi yaşamıyla ilgili kararlar esas alınmak durumundadır. Sorun yaşayan tarafların karar alma süreçlerini kolaylaştırıcı eğitsel, manevi ve psikolojik destekler sunulabilir. Kadın da, erkek de ikna olmalıdır. İkna olunmayan durumlarda ise daha caydırıcı yöntemler devreye konulabilir. Mesela şiddet uygulamaktan geri durmayan, tüm çabalara rağmen aynı tavırda ısrar eden bir erkek kesinlikle teşhir edilmelidir. Toplumsal caydırıcılık bu tür durumlarda öne çıkarılması gereken en faydalı yaklaşımdır.
Ne kadar değişiyoruz?
Son dönemlerde kadın cinayetlerinde yaşanan artış bir kez daha toplumsal cinsiyetçilik eksenli yaşadığımız değişim sorunlarına odaklanmak gerektiğini göstermiştir. Özgürlük mücadelesi süreklileşen toplumsal değişimle mümkündür. Toplumla tartışmak kadar “ne kadar değişimin” yaşandığını da gözlemlemlemek ve anlamak bir o kadar önemlidir. Gündelik olarak “merhaba” dediğimiz birçok insan eve gidince tipik bir geleneksel rol sürdürücüsü haline geliyorsa, değişim olgusunu ve içselleştirme biçimini yeniden sorgunlamak durumundadır. Yaşanan ciddi şiddet vakaları ve kadın cinayetleri değişim sorunundaki zorlukları daha fazla açığa çıkarmaktadır. Ağırlaşan toplumsal sorunlar değişim konusundaki gerçekliği gün yüzüne çıkarmakta, daha radikal bir mücadeleye çağırı yapmaktadır. Bu anlamda “erkeği öldürme teorisi”, “kopuş teorisi” ve “Özgür eş yaşam” teorilerinin daha fazla tartışılmaya ve tartıştırılmaya ihtiyacı vardır.
Kürt kadınların yıllara varan cins mücadelesi herkeste bir değişim zorunluluğunu getirmiştir. Ancak bu değişimin ne kadar köklü olduğunu bir kez daha düşünmek zorundayız. Erkek egemen kimlikteki çözülüş daha derin toplumsal sorunlara neden olmaktadır. Bu çözülüş “erkeklik” kimliğinde dönüştürücü bir etki ve yeniden kimlik inşasıyla buluştuğu taktirde anlam kazanabilir. Aksi taktirde “evde baskıcı” olan erkek tipi siyasal kurumlarda ya da ortamlarda kendisini hep kabul ölçüleri sınırlarında kontrol altında tutacaktır. Ve bu da çarpık şekillenme, özgürlük ideolojisini içselleştirmeyen, yüzeysel bir bağlılıktan öteye gitmeyecektir.
Dolayısıyla “kadın sorunu” olarak nitelendirilen tarihsel, toplumsal sorunlar yumağını “erkek sorunu” düzleminde öznelleştirmek önem kazanmaktadır. “Kadın” sorunundan “erkek” sorununa geçişler toplumun geneline yayılmış bir kollektif bilinç olarak şekillenmemektedir.
Yaşanan bu sorunlarla bağlantılı diğer önemli bir konu ise özgürlük kavramına yönelik algılarla ilgilidir. Sadece erkekler de değil kadınlarda da ciddi bir geleneksel eğilim gözlemlenmektedir. “İçerilmiş derin kölelik” olarak da adlandırılan bu duruş biçimi kısmi bazı sosyal ve ekonomik koşulların değişimiyle özgürlük sınırlarını yeniden tanımlamaktadır. Örneğin bir kesimde Avrupa’da olmayı, buradaki imkanlardan yararlanmayı, görece sosyal bir rahatlığa kavuşmayı özgürlük için temel bir kıstas olarak ele alma vardır. Bir kısım kadında da ekonomik olarak belli bir yaşam standartına ulaşmayı, görece rahat yaşam koşullarında olmayı yeterli bir düzey olarak görebilmektedir. Dolayısıyla özgürlük kavramı bir şekilde muğlaklaşmakta, modernist algılara ve sınırlara takılmaktadır.
Sosyal hayatın göreceli olarak düzelmesi elbette küçümsenecek bir durum değildir. Bir kadının ehliyet sahibi olması, araba sürmesi kıymetlidir. Ancak arayış düzeyi bu sınırlarda bitmektedir. Burada sorun ya da çelişki olarak görülmesi gereken özgürlük, yaşam tarz ve zihniyetlerdeki dönüşüm düzeyidir.
Ne kapitalist modernitenin sunduğu yanıltıcı yaşam ne de feodal hayat döngüsü içindeki kısmi ekonomik gelişmeyi özgürlük olarak algılayabiliriz.
Avrupa zemininde her iki sosyal algı baskındır ve bir uçtan diğerine kayma göstermektedir. Bir taraftan özgürlük adına sisteme sonuna kadar “açılan “ bir gerçeklik, diğer taraftan din, ahlak adına “kapanan” bir toplumsal duruş, değişim dinamiklerinin de hangi yönde ilerlediğine işaret etmektedir. Kapitalist ilişkilere “açılmak” ya da din adına “muhafazakârlaşmak” iki seçenekmiş gibi sunulmaktadır.
35 yıla aşkın bir zamandır yürütülen kadın özgürlük mücadelesi oldukça geniş bir toplumsal kesimi direkt etkilemektedir. Fakat temel sorun ulusal bilinci de aşan cins bilincini kalıcı olarak toplumsallaştırmaktır. Burada daha fazla mücadele etmek, toplumun geleneksel zihniyetini daha fazla hedeflemek, daha cesur tartışmak ancak cins bilincini temel bir yaşam tarzına dönüştürebilir.
Her gün birçok siyasal aktivite içinde olan birçok kadında elbette önemli değişimler vardır. Hatta özgürlük bilinci konusunda kendini ilerleten ve duruş sahibi olan birçok kadına da rastlamak mümkündür. Kadın özgürlük mücadelesinin aktif birer öznesi olan binlerce kadın bulunmaktadır. Ancak bu durum toplumsal fotoğrafımızın bir kısmını yansıtmaktadır. Özgür kadın bilinci tüm toplumsal dinamiklere yayılmada zayıftır. Kadın devrimi bütün Ortadoğu’yu etkilerken esasında da bir toplumsal özgürlükler devrimi olduğu gerçekliğini sürekli öne çıkarmak ve bunu kalıcı bir kurumlaşmayla ete kemiğe büründürmek diğer devrimlerin içine düştüğü tarihsel çıkmazlardan kurtaracaktır. “Jin Jiyan Azadî” olarak her tarafta yankılanan tarihsel mücadele bilinci ve iddiası tüm kadınlarca ve toplumca sahiplenildiğinde kalıcılaşacaktır.
1.A.Öcalan-Toplumsal Cinsiyetçiliğin Özgürleştirilmesi
2-A.Öcalan-Toplumsal Cinsiyetçiliğin Özgürleştirilmesi
BİTTİ