Ayfer Tunç'un güvenilmez anlatıcısı ve Osman

Kültür/Sanat Haberleri —

21 Ocak 2022 Cuma - 19:50

  • Kitap bitiyor ama biz Şebnem’i aramaya devam ediyoruz. Teo’ya ve Osman’a beddua ede ede, Şebnem’e ve Gün’e üzüle üzüle yaşıyor ve kahvemizi içerken Şebnem’in nerede olduğunu düşünüp duruyoruz.

BİLGE AKSU

Necla Aytür, Amerikan Romanında Gerçekçilik adlı çalışmasında, 19. yüzyılın romantik-realist edebiyatlarının yaklaşımlarını birbirinden ayırırken, bakış açısı mevzuuna değinir. Romantik edebiyatta, yazarın topluma karşı bir sorumluluk taşıdığı düşünüldüğünden, yazarların okuyucuyu yönlendirmesi hatta yer yer bizzat yazar kimliğiyle ona hitap ederek öğütler vermesi normal kabul edilirdi. Realistler ise buna karşı çıktılar. Çünkü gerçeğe uygun bir anlatıda yazar ortadan kalkmalı ve karakterler o evrenin içinde, tarafsızca çatışmalıydı. Flaubert Madam Bovary’de “Bu kitapta benim adıma atılmış tek bir adım yoktur; yazarın kişiliği tamamen ortadan kaldırılmıştır” derken bu konudaki zaferini ilan etmişti. Sonraki dönemlerde bu anlatıcı/bakış açısı mevzuu genel kabullere göre üç ana başlığa indirildi. İlk seçenek, birinci kişi anlatımı, yani kahraman bakış açısıydı. Gerçekçiler için birçok problemi ortadan kaldıran bu anlatıcı tarzında, olaylar tek bir karakterin kendi gözlemlerinden ibaret olmalıydı. Böylece, romantiklerin tercih ettiği tanrısal anlatıcının yarattığı gerçekdışılık hissi ortadan kalkabilirdi. Çünkü tanrısal anlatıcı, karakterlerin gizli emellerini, düşüncelerini, geçmişlerini hatta geleceklerini dahi bilen bir otoriteydi adeta. Haliyle realistlerin aradığı gerçeğe uygunluk bu konuda yara alıyordu. Üçüncü seçenek ise günümüzde de sık kullanılan gözlemci bakış açısı olarak ortaya çıktı. Bu teknikte de anlatıcı kişi, yalnızca dışarıdan gördüğü durumları aktarabiliyor, diğer karakterler belirtmedikçe onların iç dünyasına ulaşamıyordu. Tanrısal anlatıcıyı doğrudan eleyen realistler, yola kahraman ya da gözlemci anlatıcıyla devam etti.

Tabii ki bu mesele burada kapanacak değildi. Modern roman ortaya çıktığında, bu üç klasik anlatıcı rolüne de karşı çıkıldığını gördük. Bilinç akışı örneğin, yepyeni ve sıradışı bir teknikti. Kişilerin düşünce dünyasının, herhangi birinin okuma ve algılamasından çok daha hızlı gerçekleştiğini düşünen modern romancılar, sayıklamalar ve konudan konuya atlamalarla dolu bu tekniği iyice yaygınlaştırdılar.

Edgar Allan Poe’nin evreni

Ardından, güvenilmez anlatıcı çıktı ortaya. En çetrefillisi de buydu. Yazarın kurguladığı anlatıcı, bazen zihinsel bir durumdan ötürü, bazen kötülükten, bazen gizli planlarını açık etmeme kaygısıyla, okuyucuyu kandırabilecek bir role büründü. Esasında böyle bir anlatıcıyı, birinci kişiyi de erken bir tarihte denemiş olan Edgar Allan Poe gibi yazarlarda görmüşlüğümüz vardı. Onun gerilim/korku türüne yaklaşan öykülerinde, kimi zaman çeşitli delüzyonlarla baş etmeye çalışan karakterlere rastlarız. Çoğunlukla birinci ağızdan yazılan bu öykülerde, karakterin anlattığı olayın gerçekte nasıl cereyan etmiş olabileceğini sorgularken buluruz kendimizi. Çünkü, okuduğumuz kadarıyla, bellidir ki bu karakter bir takım sanrılar yaşayan güvenilmez biridir. Poe’nun kendi evrenine uygun düştüğü için kullandığı bu teknik, modern romanda daha bilinçli ve amacına uygun şekillerde kullanıldı daha sonra.

Kapak Kızı, Yeşil Peri ve Osman

Ayfer Tunç’un son kitabı Osman’ı da bu bağlamda değerlendirmemiz gerekiyor. Kitap, aslında bir üçlemenin sonuncusu. Kapak Kızı ve Yeşil Peri Gecesi’nde anlatılan olayları, bu kez Osman adlı karakteri odağımıza alarak yeniden görüyoruz. Yeşil Peri Gecesi’ndeki anlatıcı Şebnem, birinci ağızdan kendi öyküsünü bize dokunaklı şekilde anlatmıştı. Ailesi, babası ve amcasının ilişkileri, annesinin onları terk edişi ve elbette yıllar sonra karşısına çıkan Osman karakteri, enine boyuna işlenmişti. Son kitapta ise, aynı olaylar bu kez Osman’ın gözünden aktarılmış. Elbette Osman’ın daha geçmişe uzanan ve Yeşil Peri Gecesi’ndeki olayların ilerisine geçen gözlemleriyle birlikte.

Ayfer Tunç, anlatıyı epey katmanlı şekilde oluşturmuş. Anlatının üst kurmacasında, kimliğini bilmediğimiz meraklı biri, Osman’ı tanıyan kişilerle röportajlar yapıp bilgi toplamaya çalışıyor. Şebnem’in, İstanbul Emniyet Müdürü’yle ‘uygunsuz’ görüntülerini ifşa ederek ortadan kaybolmasıyla birlikte, Osman’ın hayatı da tepetaklak olmuş. Bunu röportajlarda sıklıkla okuyoruz. Birbirini tanımayan bir sürü kişi, Osman’ın son zamanlarda rezil bir hayat yaşadığını tereddütsüz şekilde belirtiyor. Son çalıştığı gece kulübünün çalışanları da var bu röportajlarda, Osman'ın Şebnem’den önceki hayatından kişiler de. Fakat bazı noktalarda birbirleriyle çelişen ifadeler de görüyoruz. Örneğin Osman’ın hayatını kaybettiği gece olup bitenlerle ilgili herkesin başka bir fikri var. Kimisi hızla gelen kamyonu görmeyip, dalgınlıkla yola çıktığını düşünüyor Osman’ın. Kimisi ise kamyonu göre göre yola çıkıp aslında intihar ettiğini düşünüyor. Bu noktada okuyucu olarak biz de ne olup bittiğinden asla emin olamıyoruz. Merak unsurunu oldukça canlı tutan bu söyleşi tekniği, Ayfer Tunç’un kurgulamak istediği güvenilmez anlatıcı rolünü de kusursuz hale getiriyor.

Osman…

Okuyucu olarak meraklandığımız için bu kez, tedirgin bir halde gerçekte neler olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Fakat Ayfer Tunç ikinci bir sürpriz daha hazırlamış bize. Kitabın söyleşiler dışındaki kısımları yalnızca günlük formunda. Osman’ın yıllar boyu kendisi için yazdığı günlükler, ölümünden sonra bir sahafa satılmış. Söyleşileri yapan kişi, bu günlükleri gördükten sonra bu çalışmaya karar vermiş. Günlükler, Osman’ın henüz 20’li yaşların başında, annesi öldükten sonra baba evinden ayrıldığı olaylarla başlıyor. Daha önce de bir sürü defter doldurmuş Osman ama annesi öldükten sonra bir sebepten hepsini yakmış. Günlük formatında tutulan bu defterler, haliyle Osman’ın en samimi hislerini yansıtıyor. Arkadaş grubuyla olan ilişkileri, babası, kardeşi Teo, hayatına giren birçok kadın, Osman’ın kaleminden sansürsüz şekilde bizlere aktarılmış. Fakat Osman’ın hayalperest bir kişiliği de mevcut. Çok fazla ideali var, çok kırılgan, çok hassas biri. İTÜ’de profesör olan babasının onu asla sevmediğini düşünüyor. Dokunaklı şekilde yazdığı cümlelerden anlıyoruz ki, babası onu değil kardeşi Teo’yu daha çok sevmiş, Teo’da daha büyük potansiyeller görmüş. Biz buna üzüledururken, araya bir söyleşi giriyor ve bu aileyi iyi tanıyan antikacı Ziya Bey’den, babalarının aslında Osman’a daha çok değer verdiğini ve yaşadığı hayalkırıklığının daha büyük olduğunu öğreniyoruz. Garibim Osman, kafasında kurmuş da kurmuş meğer. Tabii Ziya Bey’in gözlemciliğine güveniyorsak…

Günlükler ve söyleşiler arasındaki farklılıklardan biri de, Osman’ın müzik yeteneği üzerinde ortaya çıkıyor. Mahalle arkadaşlarından Çağatay, Osman’ın tembel ve maymun iştahlı olduğunu söylerken, Gazi fazla mükemmeliyetçi ve idealist olduğunu düşünüyor. Osman, günlüklerinde bu iki arkadaşından bahsederken zaten, Çağatay’ın içten pazarlıklı, Gazi’nin ise daha samimi olduğunu yazmış. Ortada birbiri hakkında konuşan üç kişi var ve hiçbirine güvenemiyoruz. 

Yine Osman’ın son çalıştığı mekanın sahibi Argun Bey de bizi epey düşündürüyor. Söyleşilerde kendi anlattıklarına bakarsak, müzisyenlerin yevmiyesini asla aksatmayan ve emeğe saygı duyan bir işletmeci kendisi. Ama Osman’la beraber çalan diğer müzisyenler Argun’a demediğini bırakmıyor. Hatta Argun ne dediyse, tam tersini söylüyorlar. Bu tarz çelişkilerde, söyleşileri gerçekleştiren kişinin hiç renk vermemesi de bizi yeni bir çıkmaza sürüklüyor. Hatta kimi zaman bu kişi, Osman’ın günlüklerinden çok küçük bilgiler vererek söyleşi yaptığı kişileri şaşırtmayı seviyor. Fakat nerede duracağını o kadar iyi biliyor ki, ne biz ne de karakterler, gerçeğin hangisi olduğunu anlayamıyoruz.

Şebnem

Bir de Şebnem var tabii. Her şeyin sebebi. Kitap boyunca emin olduğumuz nadir şeylerden biri, Şebnem’in güzelliği. Onu tanıyan herkes sözleşmiş gibi, onun güzelliğinden bahsediyor. Fakat Şebnem’in karakteri ve Osman’a olan bakışında asla ortaklaşılmıyor. Kimisi Şebnem’i güçlü, cesur, karakterli biri olarak tanıtırken, kimisi kötü yola düşmüş, karaktersiz ve kötücül olarak anlatıyor. Emniyet müdürüyle olan görüntüleri ve gençliğinde bir dergiye verdiği çıplak pozlar üzerinden, Şebnem’in ahlaki durumu tartışılıyor. Fakat tartışanların hiçbiri bir araya gelmiyor. Ve söyleşileri yapan kişi bu konuda yine pek renk vermiyor. Osman’ın günlüklerinde de benzer bir ikilemi görüyoruz. Şebnem’in artık soğuk davrandığını, ondan sıkıldığını düşünen Osman, karısını defalarca aldatırken içten içe Şebnem’in bunları fark etmesini istiyor. Fark etsin ki kızsın, kavga etsin onunla. Değer verdiğini göstersin istiyor. Fakat bu konuda Şebnem tamamıyla suskun. Neyse ki onun düşüncelerini Yeşil Peri Gecesi’nde okuduğumuz için bu noktada içimiz rahat. Şebnem her şeyin farkında. Bu konuda Osman’a kırgın hatta. Ama bu hiç konuşulmuyor. Ve yalnızca Osman’ı okuyan biri, Şebnem’in ne düşündüğünü gerçekten bilemeyecek durumda. 

Bu arada Osman’ın kardeşi Teo’nun fikirlerini öğrenemiyoruz. Bu konuda konuşmayı reddetmiş. Kitap boyunca tanıdığımız Teo’ya uygun düşecek bir tavır. Oldukça gerçekçi. Söyleşileri yapan kişi, Şebnem’e de bir türlü ulaşamadığını söylüyor. Sizi bilmem ama ben içten içe, bir şekilde ulaşacağını umarak okudum bütün kitabı. Öylesine canlı bir karakterdi ki Şebnem, emniyet müdürünü ifşa ettikten sonra ortadan kaybolsa dahi bir yerlerde yaşamaya devam ettiğinden neredeyse emindim. Kitabın son bölümünde Osman’ın, Şebnem’i merak etmesi ve ona ulaşabilecek olsa bir dakika bile durmayacağını belirtmesi bende de aynı hisleri uyandırdı. Şebnem kesinlikle, bugün dahi yaşayan ve geçmişte yaşananları halen hatırlayan biri.

Kalıpları yıkan bir yazar

Ayfer Tunç, romanlarında klasik kalıpları kolaylıkla yıkan bir yazar. Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi üzerine de bu köşede daha önce yazmıştım. 150 yıllık bir ülke panoramasını, bir tımarhane üzerinden soluksuz şekilde anlatmasıyla, inanılmayacak derecede zor bir işin altından kalkmıştı. Bu kez de bunu, kusursuz bir güvenilmez anlatıcı tasarlayarak yapmış. Kitap bitiyor ama biz Şebnem’i aramaya devam ediyoruz. Teo’ya ve Osman’a beddua ede ede, Şebnem’e ve Gün’e üzüle üzüle yaşıyor ve kahvemizi içerken Şebnem’in nerede olduğunu düşünüp duruyoruz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.