
Her gün yeni bir mülteci dramı ile “şok” olduğumuz şu günlerde, farklı ve zengin medeniyetlerin merkezinde yer alan Akdeniz, giderek bir toplu mezara dönüşmekte. Akdeniz’in kıyılarına çocuk cesetleri ulaşmakta. Savaş, iç çatışma, yoksulluk ve daha iyi bir yaşam için Avrupa Kale’sine ulaşmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkan mülteci ve göçmenlerin umuda yolculuğu, büyük bir insanlık utancı ve trajedisiyle Akdeniz’in sularında ölümcül bir şekilde son buluyor.
İtalya ve Avrupa Birliği’nden yapılan resmi açıklamalara göre, geçen sene ağırlıklı olarak Afrika ve Orta Doğu’dan 170 bine yakın göçmen, derme çatma gemi ve teknelerle İtalya’ya ulaştı. Analistler, bu yeni mülteci dalgasını iki kategoriye ayırmakta. Birinci grupta yer alanlar, 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne göre mülteci statüsü kategorisinde olan Suriye, Irak, Filistin, Afgan, Eritre ve Somali kökenlilerden oluşuyor. Bu mültecilerin şu anda bulundukları ülkelerde (Türkiye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Libya, Cezayir, Tunus ve Fas) yasal olarak oturum, çalışma ve uzun vadede vatandaş olma hakları olmadığı gibi, bu devletlerin, ülkelerine sığınmış mültecileri uzun vadede yerleştirme ve yasal olarak çalışma, sosyal ve politik hayata katılımını sağlama bazında bir planları da bulunmamakta. Bu mültecilerin şu anda bulundukları ülkelerde hem kendileri hem de çocukları için bir gelecek umudu bulunmuyor.
Avrupa aşılmaz kale gibi
Bu umutsuzluk, mültecileri Batı ülkelerine yöneltmekte. Ama Avrupa, neredeyse aşılmaz bir “kale” halinde. Mültecilerin güvenli ve yasal bir şekilde, Avrupa Birliği ülkelerine ulaşması imkansız bir duruma ulaştı. Batı ülkeleri derken, Avrupa, Amerika, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kastettiğimizi belirtelim. Analistlere göre ikinci gruptaki göçmenler ise ekonomik nedenlerden dolayı daha iyi bir yaşam kurma hayaliyle ülkelerini terk ederek, Libya, Cezayir ve Fas üzerinden Avrupa’ya geçmeye çalışıyor. Bu gruptakiler daha çok Sahra altı Afrika ülkesi vatandaşlarından oluşuyor. Uluslararası Göç Örgütü’nün 2014 verilerine göre, 2000 yılından beri, 22 bin mülteci, Avrupa’ya geçmeye çalışırken yaşamını yitirdi. Sadece 2014 yılında 3 binden fazla mülteci Akdeniz’de hayatını kaybetti. Özellikle son iki haftada bine yakın çocuk, kadın ve genç mültecinin Akdeniz ve Ege denizinde yaşamını kaybetmesi, hem Avrupa Birliği üyesi ülkeleri hem de global ve yerel organizasyonu hareketlendirdi.
Anlık tepki değil köklü çözüm
Ancak bu insanlık trajedisine gösterilen karşı tutum ile Avrupa’nın göçmen ve mülteci politikasına yöneltilen eleştiriler maalesef sürekliliği olmayan anlık tepkilerdir. Bir sonraki mülteci dramından önce gelen bu tepkilerin yeni bir politika oluşturulması veya var olan politikaları değiştirme gücü yok. Özellikle Batı’da ‘yabancı’lara ve sığınmacı/mülteci olanlara karşı gelişen Eurocentrik ırkçı politikaların ve bu politikaların aşırı sağ ve hatta merkez sağ partilerin programlarına, günlük söylemlerine girmesiyle birlikte, Avrupa’da sığınma ve mülteci politikaları sertleşmektedir. Özellikle İslamcı terör ile birlikte, mülteci ve göçmenlerin, Batı ülkelerinde güvenlik riski oluşturdukları algısı oluşturuldu. Bunun yanında göçmelerin Avrupalı işçilerin iş olanaklarını elinden aldığı argümanı ile de göçmenler ‘istenmeyen insanlar’ kategorisine konuldu. Bugün mültecilere karşı empatinin yok olduğu bir durumla karşı karşıyayız.
AB’nin eylem planı
Nitekim Avrupa Birliği liderleri geçen perşembe günü Brüksel’de olağanüstü bir toplantı yaparak, mültecilere geleceğe dair bir umut kapısı açmak yerine, göçmenlerin Avrupa Kalesi’ne gelmesini önlemek için 10 maddelik bir eylem planı hazırladı. Bu eylem planına göre, Avrupa Birliği üyesi ülkeler Akdeniz’e daha çok savaş gemisi, uçak ve helikopterler gönderecek. Akdeniz’deki Avrupa sınırlarını daha sıkı bir şekilde kontrol etmek için parasal kaynaklar artırılacak. İnsan kaçakçılarına karşı askeri önlemler alınacak ve de mültecilerin tekne, bot ve gemilere binmelerini önlenerek, Avrupa’ya gelmeleri engellenecek.
AB sorumluluktan kaçıyor
Yani Batı cephesinde yeni bir şey yok. Bu komplike problemi geçici ve popülist anlayışla çözmek imkansız. Nitekim Af Örgütü de Brüksel’deki acil toplantıya katılan Avrupa Birliği yetkililerini insan yaşamını kurtarmaktan öte, kendi onurlarını kurtarmaya ve kabahatlerini örtmeye çalışmakla suçladı. Esasen Brüksel’deki toplantı, göçmen trajedisine karşı duyarlılığını kaybetmemiş toplumsal kesimlerin eleştirilerine cevap vermek için yapıldı. Ama anlamlı ve sürdürebilir hiçbir politik karar alınmadan sonuçlandırıldı. Çünkü Avrupa Birliği ve üye ülkeler mülteciler konusunda sorumluluk almaktan kaçıyor.
Önce insan canı denmeli
Dünya’nın yer altı ve yer üstü kaynaklarının çoğunu kullanan gelişmiş ülkelerin, göçmen ve mültecileri engellemek için uyguladıkları vize politikaları, iş ve dolaşım hakkına dair yasal kısıtlamalar, sığınmacıları gözaltına alma ve sınırdışı etme gibi uygulamalar, mültecileri ve ekonomik nedenlerden dolayı göç edenleri durdurmaktan öte savaş, kovuşturma ve baskılardan kaçanların dolaşımını illegalleştirmekte.
AB’nin politikaları can alıyor
Mülteci ve göçmenlere karşı var olan ayrımcı yasalar, sınırdışı kararları ve hatta AB liderlerinin acil toplantıda üzerinde uzlaşmaya vardıkları 10 maddelik eylem planı, “aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklemek ahmak”lığından başka bir şey değildir. Avrupa Birliği, birkaç ay önce, Akdeniz’de mültecilerin kurtarılma çalışmalarının durdurduğunu duyurdu. Aynı AB, şimdi Akdeniz’e gemi, uçak ve helikopterlerle geri dönüyor. Oysa ki AB kurtarma çalışmasını durdurmasaydı ve insan merkezli politikayı geliştirebilseydi, geçen hafta yaşamını yitiren yüzlerce göçmen hala aramızda olacaktı. Dahası Batılı ülkelerin mülteci ve göçmen politikası; savaş ile etnik, dinsel, cinsel ve sınıfsal ayrımcılık gibi zor durumlarla karşı karşıya kalanları, insan kaçakçıları ve sömürücü mentalitiye sahip olanların acımasız yöntemlerine terk etmekte.
İnsan kaçakçılığı aynı zamanda cinsel ve emek sömürüsüne dayalı bir ekonomik pazarın oluşmasına da neden olmakta. Bu noktadan haraketle, güvenlik ve polisiye tedbirlerle bu sorunu çözmeye çalışmanın hem insani hem de finansal bakımından effektif bir yol olmadığı anlaşılmalı.
Yeni ölümlerin önüne geçilmeli
İtalya Başbakanı Matteo Renzi, 800 göçmenin Akdeniz’de feci şekilde boğulmasının ardından yaptığı açıklamada, Libya’dan 200 bine yakın sığınmacının İtalya’ya ulaşmaya çalışacağını tahmin ettiklerini söylemişti. Bu açıklamadan hareket edersek, ne yazık ki Akdeniz’de yeni ölümlerin kapıda olduğunu ve daha çok insanlık trajesi tanıklık edeceğimizi söyleyebiliriz.
AB elini taşın altına koymalı
Akdeniz ve Ege’de yeni mülteci dramlarını önlemek için Avrupa Birliği boş sözlerden öte, sorumluluk almalı ve şu an Türkiye, Lübnan, Ürdün, Mısır ve diğer Kuzey Afrika ülkelerinde birikmiş olan Suriye, Irak, Filistin, Afgan, Eritre ve Somali kökenli mültecilere kısa vadeli bir çözüm geliştirmeli. Tüm Batılı ülkeler, ekonomik güçlerine paralel olarak yardıma ihtiyacı olan mültecileri kademeli bir şekilde ülkelerine alarak bu sorunu belli bir ölçüde çözüme götürebilir. Ama mültecilerin Batılı ülkelere adaletli bir şekilde dağıtılması gerekir. Son dönemde Avrupa’ya gelen mültecilerin yüzde 45’ini Almanya, İtalya, İsveç kabul ederken, diğer Avrupa ülkeleri mültecilere kapılarını açma konusunda pek istekli değiller. Özellikle konservative Britanya Başbakanı David Cameron hiçbir mülteciyi alamayacaklarını açıkça deklare etti. Bunun yanında mültecilerin şu an bulundukları ülkelerde karşılaştıkları dışlanma ve yasal engellerin kaldırılması içi çaba gösterilmeli. Ayrıca Avrupa Birliği’nin desteğiyle mültecilere barınma, konaklama, eğitim, meslek edinme ve küçük işletmeler açma inkanları sağlanarak, onların yaşama dahil edilmeleri sağlanmalı.
Sığınma insan hakkıdır
Uluslararası mülteci hukukunu düzenleyen temel anlaşma olan 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ni imzalayan Batılı ülkeler; sığınma ve mülteci hakkının bir insan hakkı olduğunu kabul ederek, bu hakkı kazanmış mültecilerin aileleriyle birlikte istedikleri ülkeye yerleşmesini önleyen yasal düzenlemeleri kaldırmaları gerekir.
Yeni bir politika gerekli
Kapıların sadece ‘yüksek yetenekli göçmen’lere açılması uzun vadede sürdürebilirliği olmayan adaletsiz bir politikadır. Bugün rasyonalist ve sosyal adalete inananlar, göçmenlerin dolaşımını yeniden düzenleyen bir politikaya ihtiyaç olduğunu altını çizmektedir. Dünya’da ürün ve paranın serbest dolaşımında liberal politikaların uygulanması gerektiğini savunanların, insanların devingenliği (mobilize olmaları) söz konusu olunca, ulus devlet ve kendi hayali cemaatlerini koruma yarışına girmeleri manidar bir durumdur. Eğer global bir dünyada yaşıyorsak ve globalleşme konsepti, Batılı devletler tarafından ekonomik kalkınma ve sosyal sermayeyi harakete geçiren ‘sihirli kavram’ olarak gösteriliyorsa, sadece Batılı insanların devingenliğini ve coğrafi hareketliliğini (mobility) sağlamak yeterli değil.
Gelişmekte olan ülkelerdeki insanların hareketliliğinin önüne yasal engeller çıkarmak adaletli bir globalleşmeye katkıda bulunmaz. Bunun için de sığınmacı ve mültecilerin Cenevre Sözleşmesi’nden doğan haklarını kullanmalarının önü açılmalı. İnsanların vize alma, ilticaya başvurma ve ilticası kabul edildiğinde bulunduğu toplumun yaşamına katılması önündeki engeller kaldırılmalı. “Ekonomik göçmen” olarak tanımlanan insanların da çoklu giriş vize politikaları, iş ve işçi yasalarıyla organize edilmeli. Bu hem giderek yaşlanan Batı toplumlarına insan kaynağı sağlarken, hem de insan kaçakçılığını büyük ölçüde minimalize edecek ve göçmenlerin Batı ülkelerine ulaşırken ölümlerinin önüne geçecek bir mekanizma olacak.
Göç nedenleri ortadan kaldırılmalı
Ve son olarak globalleşen dünyada, artık etnik, dinsel ve bölgesel çatışmalar ve etkileri, sadece meydana geldikleri ülke ve bölgeler ile sınır kalmamakta. Bu çatışmalar ve etkileri giderek daha fazla diğer bölgelere yayılmakta ve ulusötesi nitelik kazanmaktadır. Bundan dolayı, son haftalarda tanık olduğumuz Akdeniz’deki insanlık dramını önlemek için Avrupa Birliği, uzun vadede insanların göç nedenlerini ortadan kaldırma sorumluluğundan kaçmamalı. Batılı ülkeler, gelişmekte olan ülkeleri silahlandırmak yerine etnik, ulusal, dinsel çatışmaları hızlı ve sonuç verici bir şekilde barışçıl şekilde çözmeyi esas almalı; teknolojinin gelişmekte olan ülkelerde yayılmasını sağlamalı ve bu ülkelerle adil bir politik, ticari ve ekonomik ilişki geliştirmeyi hedeflemeli.
Dr. JANROJ YILMAZ KELEŞ / Dr. Janroj Keleş, Middlesex Üniversitesi’nde öğretim üyesi olup, göçmenler, mülteciler, devletsiz toplumlar ve özellikle Kürtlerle ilgili akademik araştırma yapmaktadır. Keleş’in birçok uluslararası hakemli dergide akademik, bilimsel ve araştırmaya dayalı makaleleri yayımlanmıştır.