Silvan’daki olaydan sonra basının ve siyasetçilerin tutumu Kürtlere nasıl yaklaşıldığını bir daha gözler önüne serdi. Kürtlerin yaşamının bir değeri olmadığı bir daha görüldü. Kürt analarının ağlaması Türk basının ve siyasetçisinin umurunda değil. Kürt gençlerinin hiçbir yaşam hikayesi yok. Terörle mücadele yasası mağduru genç Mazlum’un yaşamını yitirmesi onlar için önemli değil. Türk basını için 5 ya da 10 terörist etkisiz kılınmıştır. Onların yaşamı anlamlı olmadığı için sadece bir makine gibi etkisiz kılınmaları söz konusudur. Bu yaklaşım içindeki basının asker ölümlerine ağladığına kim inanır?
Kürt gençleri ölümü hak etmiştir! Asker üzerine gelse bile savunma hakkı yoktur. Askerin kendini savunma hakkı var, ama Kürt gencinin yoktur! Kendisini savunması bile suçtur. Bu kadar acımasız zihniyet olabilir mi? Düşmanlar bile birbirlerinin ölümüne böyle bakmazlar. Kürt gençleri ve gerillaları düşman bile görülmüyor. Bu nedenle cesetleri bile parçalanıyor ve tanınmaz hale getiriliyor.
Kürdistan ölüm tarlalarına dönüştürülmüş. Hala binlerce gerillanın cenazesinin akıbeti bilinmiyor. Gerilla ateşkes ilan ettiğinde bile operasyonlar yapılıyor. Son üç ayda 50’den fazla gerilla yaşamını yitirdi. Bunlar sadece haber olarak veriliyor. Gerillayı öldürmeye giden asker direnişle karşılaşıp ölünce kıyamet koparılıyor. Kuşkusuz insan ölümleri en başta da aileleri üzer. Ateş düştüğü yeri yakar. Ancak basını ve Türk siyasetini anlamak mümkün değil. Gerillaların ölümü onlar için hiçbir anlam taşımıyor. Bu kafayla Kürt sorunu çözülebilir mi? Barış olabilir mi? Kürt anaları ve Kürt insanı, bizimki can değil mi diye sormaz mı? Türkiye’de ahlak kalmamış, dünyada görülmemiş bir şovenizmin varlığı yine karşımıza çıkmış bulunuyor.
Türkiye herkese zarar verebilir, başkalarına her türlü kötülüğü yapabilir, ama hiç kimse kendilerinin tırnağına bile dokunamaz. Güney Afrika beyazları bile zencilere bu kadar hor bakmazdı. Aslında Türkiye’deki ayırımcılığı da bölücülüğü de yapan Türk siyaseti ve basınıdır. Kürtler, bu basını izledikçe daha da öfkeleniyor. Türk devletinin ve basının bu yaklaşımına baktıkça bu sorun nasıl çözülür sorusu cevapsız kalıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan açıkça çift taraflı ateşkes olmadığı taktirde savaşın süreceğini ve ölümlerin devam edeceğini ilan etmiştir. Silahlarını bırakırlar, yoksa operasyonlar son bulmaz, diyor. Ölümlerin ve çatışmaların neden yaşandığını bizzat Başbakan itiraf etmiştir. Bu çatışmalara kimlerin neden olduğu açığa çıkmıştır. Başbakan suçüstü yakalanmıştır. Gerillaların eylemsizlik içinde bulunmasının devlet ve hükümet için yeterli olmadığı söylenmiştir. Gerilla teslim olmayacağına göre çatışmaların devam edeceği anlaşılmaktadır.
Başbakan’ın söyleminden sonra tek taraflı eylemsizlik tümden anlamsız hale gelmiştir. Çift taraflı ateşkes şart hale gelmiştir. Çift taraflı ateşkes olmadan ne demokratik çözüm için yol alınır ne de barış sağlanır.
Gerilla teslim olmayacağına göre, demokratik çözüm ve barış isteyen herkes bugünden sonra çift taraflı ateşkes için çalışmalıdır. Ölümlere ahlaki, eşit ve adaletli yaklaşmadan hangi çözüm sağlanabilir. Biz devletiz, öldürme hakkımız vardır denilemez. Artık devletlerin bu öldürme tekeli kabul görmüyor. Devletlerin öldürmesinin meşruiyeti kalmamıştır; ancak devletlerin baskısına karşı direnmenin meşruiyeti vardır. Türkiye’de şovenist, faşist bir zihniyet hakim olduğundan devletin öldürmesi normal görülüyor. Devletin askeri ya da polisi öldürüldüğünde ise kim yapmışsa dünya başına yıkılır. Türkiye hala eski yüzyılların zihniyeti içinde yaşıyor.
Türkiye’nin Kürtlerin hak talep etmesine ve bunu dillendirmesine tahammülü yoktur. Sivil itaatsizlik eylemleri bile zorla bastırılmak istenmiştir. Seçim öncesi çadırlara nasıl saldırıldığını biliyoruz. Kürt demokratik siyaseti seçim öncesi gerilimi tırmandırmamak için sivil itaatsizlik eylemlerini ikinci plana bıraktı ve seçim propagandasını esas aldı. Yoksa seçim öncesi gerilim şiddetlenerek artacaktı.
DTK, Demokratik Özerklik ilan etti. Buna karşı ancak faşist ülkelerde görülebilecek çok sert bir dil kullanılıyor. Anlaşılıyor ki Kürt kendi kendini yönetme hakkını kabul ettirene kadar gerilim ve çatışmalar sürdürülecektir. Çünkü Demokratik Özerkliğe daha ilk gün dava açılmıştır. Türk devleti için hiçbir toplumun hiçbir şeye hakkı yoktur. Kendilerinin kabul etmediği hiçbir şey hak olamaz. Bundan daha açık faşist ve despotik zihniyet bulunabilir mi?
Demokratik Özerkliğin ilanıyla birlikte tehdit herkesin rahatlıkla başvurduğu bir siyaset tarzı haline gelmiştir. Herkes Kürtleri tehdit ediyor. Bizden merhamet beklemeyin, haddinizi aştınız, bunun karşılığını göreceksiniz gibisinden tehditleri siyasetçisinden basınına, yazarından sokaktaki insanına kadar görüyoruz. Kuşkusuz önünü Başbakan açtı. Tehdit her zaman boyun eğdirmek için yapılır. Tehditler sonucu ya boyun eğme olur ya da buna karşı direniş olur. Kürtler 40 yıldır bu tehditlere boyun eğmediğine göre gelişecek olan kuşkusuz direniştir.
Türk aydınını ve basınını anlamak gerçekten zordur. Şu anda 1990’lı yıllardaki dille bugünkü dil aynıdır. Öyle ki Kürt’e besleme muamelesi yapılıyor. Size TRT 6 verdik, kurs açtık daha ne istiyorsunuz nankörler deniliyor. Zaten Başbakan’a göre Kürt sorunu kalmamıştır. Yandaş basın ve bazı yazarlar da böyle düşünüyor. İşte Kürt sorununa bakış budur.
Kürtler şu anda Türk etnisitesnin kullandığı hakların yüzde birine bile sahip değildir. Asimilasyon ve kültürel soykırım son hızla devam ediyor. Anaokullarıyla çocuklar ana kucağından alınıp asimile edilecek. Bunun için temel eğitim 9 yıla çıkarılıyor. Eskiden siyasal İslamcılar 8 yıllık temel eğitime karşı çıkarlardı, şimdi kendileri 9 yıl yapacak. Çünkü şimdi toplumu kendi istedikleri gibi şekillendirme fırsatı yakalamışlardır.
Kürt sorunu kalmamıştır demek bile Kürtlere savaş açmaktır. Başbakan bu savaşı açmıştır. Hiç kimse Kürtleri aptal, kendisini akıllı yerine koymasın. Belki Kürtleri besleme gibi gören Türkiye’nin başka bölgelerinde bu söylemlerinin bir karşılığı olur, ama Kürdistan’da ters etki yapacağı kesindir.
40 yıllık tehditler ve nakaratları yeniden duyuyoruz. Demirel 60 yıl önce “Türkiye’de herkes her şey olabilir, bir şey olurken kimseye kimin oğlu olduğu sorulmuyor, herkes birinci sınıf vatandaştır” diyordu. AKP Hükümeti’nin Başbakan’ı 60 yıl sonra aynı yerde duruyor. Sadece Kürtlerin uyanışı karşısında Kürt yok diyemiyor. Artık Kürt’ü asimile etmek ve kültürel soykırıma uğratmak Kürt yok diyerek yapılamaz. Şimdi Kürt var denilerek Kürtleri yok etme politikası yürütülüyor. Kürt var demek bile Kürt’ü yok etme politikasının üstünü örtmek için söyleniyor. Demirel’in zihniyeti ve politikası şimdi başka bir dil altında uygulanıyor.
Kürtlerin mücadelesi ve bilinci kuşkusuz bu politikaların yeni koşullarda sürdürülmesini gerektirmektedir. Başbakan’ın son konuşması bunun kanıtıdır. Hatta bazıları sanki önemli adımlar atılmış gibi, AKP bundan sonra bu politikadan vazgeçer diyecek kadar basitleşiyor. İşte zihniyet bu yaklaşımla ayan beyan açığa çıkmıştır. AKP’nin bir şeyler yaptığını bir an için kabul etsek bile, bu yaklaşımın özrü kabahatinden büyük olduğu açıktır. Bunun ne anlama geldiğini söylemek bile istemiyoruz.
Kimse kimseye bir lütuf vermiyor. Zaten lütuf gibi yaklaşanların sorunu çözmesi mümkün değildir. Kürtlerin hakları bir bütündür. Demokratik Özerklikle anadilde eğitim, çok dillilikle tam kültürel özgürlük birbirinden ayrı ele alınamaz. Kürtlerin siyasi iradesi ve özyönetimi tanınmadan kimse bu sorun çözüldü iddiasında bulunamaz. Herkes bunu kulaklarına küpe yapmalıdır.
KCK gerillanın savunma pozisyonunda olduğunu açıkladı. Operasyon olduğunda savunmanın olacağını defalarca vurguladı. Binlerce siyasetçiyi tutukla, her gün operasyon yap, ondan sonra neden çatışma oluyor de! Bu yaklaşımda olanlar sorunu çözebilir mi?
İmralı’ya doğru dürüst gazete verme; verdiklerini de bir hafta sonra ver. Televizyon verme, dışarıyla ilişkilerini olabildiğinde sınırla, sonra da sorunu çözeceğini söyle! Çözümün en önemli aktörünün bilgilenmesine, gazete, dergi, kitap okumasına ambargo koy, TV izlemesini engelle! Bu ne anlama gelir? Çözüm aktörünün her şeyden önce doğru bilgilendirilmesine engel çıkarılmaması lazım. Çözüm için rolünü oynamasına fırsat verilmesi lazım.
KCK Yürütme Konseyi Başkanı’nın belirttiği gibi gerillayı dağdan indirmenin de, siyasal çözümü sağlamanın da, barışın yolu da İmralı’dan geçer. Bunu görmeyen her söz, her girişim havanda su dövmüş olur.