'İki kente gittim ve hayatım değişti' gibi bir cümle kurmayı abartılı bulsam da, Süleymaniye ve Ağrı gezilerinin bana kattıklarının farkındayım.
Süleymaniye’ye gidememek
Süleymaniye yolculuğumuz Yavuz Ekinci, Müslüm Yücel ve Bülent Usta ile Süleymaniye’ye gidememekle başlamıştı. Her uçuşta nasıl bir uçaktan korkan varsa, elbette bizim yolculuğumuzda da vardı. Neyse ki yaklaşık iki buçuk saatlik kısa bir uçuş bizi bekliyordu. Ama arkadaşımızı rahatlatmak için an an uçuş simülasyonunu izliyorduk ve işte Süleymaniye hava sahasına girmiştik! Yalnız bir türlü inişe geçememiştik. Sonra simülasyondaki uçak önce Hewlêr’e, daha sonra Amed'e geri döndü. “Simülasyon herhalde bozulmuştu!” deyip hostesi çağırdık. “Süleymaniye'de sis var, maalesef İstanbul’a geri dönüyoruz” dedi.
İstanbul'da ne zaman kalkacağı belirsiz bir Süleymaniye uçağını beklemeye başladık. İşin tuhafı sıkça dile getirilen o terimle ifade etmek gerekirse, en 'beyaz Türk' de, Süleymaniye’ye gitmeye en hevesli de bendim… Ne olursa olsun, ne kadar beklersek bekleyelim, diyordum.
Beklediğimiz uçak sonunda bizi Süleymaniye’ye uçurdu ve Galawej Edebiyat Festivali’ni düzenleyenlerden Baker Schwani bizi karşıladı. Bu sırada festivale katılmak üzere gelen ve uçakta bulunan Avrupalı akademisyen ve edebiyatçılarla tanıştık. Türkiye entelektüelleri içinde Kürt olmayıp da Kürtçe bilen pek yoktur ya da bir örnek dışında ben hiç duymadım. Ama Avrupalı akademisyenlerin tümü Kürtçe biliyordu. Doğrusu, on sözcüğü geçmeyen Kürtçemden, kırık “rojbaş”ımdan biraz mahçup oldum…
Cesur düşünceler, aydınlatma meşaleleridir
Ertesi gün festivalin yapıldığı kültür merkezine giderek, konuşmaları izleyecektik. Açılışı kaçırmıştım ama festivalin kadın sorununa ayrılmış gününü takip etmek istiyordum. Ancak çeviri konusunda kaygılarım vardı. Türkiye'deki edebiyat etkinliklerinde zorlanıyorduk. Galawej Edebiyat Festivali’nin yapıldığı kültür merkezine gittiğimizde, “Cesur düşünceler, aydınlatma meşaleleridir” yazılı afişler bizi karşıladı. Çift dilli de değil, çok dilliydi afişler. Aslında etkinlik de tahminimin ötesinde çok dilli sürüyordu: Kürtçe, Türkçe, Arapça, İngilizce… Çeviri de başarılıydı. Êzîdî kadınlara yönelik çok uluslu rehabilitasyon çalışmalarıyla ilgili paneli izledikten sonra, Êzîdî üç genç kadının fotoğraf sergisini gezdik… Yaşar Kemal’in sevgili eşi Ayşe Baban’la ve manevi oğlu ressam Ahmet Güneştekin’le de orada karşılaştık. Festivalin üçüncü günü Türkiye edebiyatına ve Yaşar Kemal’e ayrılmıştı.
Öğleden sonra, Müslüm Yücel, Yavuz Ekinci ve Ahmet Güneştekin’le kenti yalnız keşfetmek için kaçtık! Sanat kafelerinî gezdik, kitaplara baktık, panayıra benzer çarşılarını gezdik… Sokaklardaki çayhanelerde çay içtik, “Biji HDP” diyen bir kuruyemişçiyle selamlaştık. Hediyelik eşya aradık, bulamadık. Keşke bir kadın kooperatifi kurulsa da, turistlere yönelik el işi hediyelik eşyalar yapılsa dedim. Otelimize döndüysek de, kente doyamamıştık. Gece Doğan Akhanlı ve Bülent Usta da bize katıldı. Doğan Akhanlı’nın hikayesini de orada öğrendim. Türkiye’ye girmesi siyasi nedenlerle yasakmış. İstanbul’a dönünce hep beraber bir çay içemeyecek olmanın kederini belki ilk kez duyuyordum.
Süleymaniye’deki son günümüzde, önce enine boyuna Türkiye edebiyatı konuşuldu. İzleyenlerden gelen sorular genellikle Türkiye’deki Kürtçe´nin durumuna ilişkindi. Sıra Yaşar Kemal paneline geldiğinde önce Ayşe Baban konuşmasını yapmak üzere kürsüye geldi. Nasıl bir konuşma yapacağını çok merak ediyordum. Baban, eşiyle ilgili konuşma yapmak yerine, Süleymaniye’ye çok gelmek isteyip hastalığından dolayı gelemeyen eşinin ölümsüz sözlerini okumayı, sözlerinin Süleymaniye’de bir vasiyet gibi yankılanmasını tercih etti. İçimden ne kadar yerinde bir seçim dedim. Hayran kaldım. Ardından Yaşar Kemal edebiyatının teknik boyutlarını konuştuysak da, ressam Ahmet Güneştekin, ben edebiyatçı değilim diye başladığı sıradışı bir Yaşar Kemal sunumu yaptı. Üç renkle anlattı; sarı sıcak, mavi ve kırmızı… "O hasta yatağında yattığı sürede sadece Yaşar Kemal mavisiyle yaptım resimlerimi" derken sanki babasını uğurluyordu.
Süleymaniye’den ayrılmadan önce, Celal Talabani’nin eşi Hero İbrahim’in konutlarında konuk olacaktık. Sadece festivaldeki kadınlar davet edilmişti. Buna itiraz ettim. Erkeklerin neden davet edilmediği sorularımı nezaket içinde ve sabırla yanıtladılar. Ancak ben nedenini hala anlayamadım. Hero İbrahim’in zarif ev sahipliğine rağmen konuklukta sıkılırken, içimden “Yaşam kadınsız da, erkeksiz de çekilmiyor” dedim.
Ve Ağrı…
Süleymaniye’nin ardından, bir hafta bile geçmeden, ihmal edilmiş Ağrılı bir coğrafyaya yolum düşecekti. Türk Tabipler Birliği’nin kültür sanat programı doğrultusunda, ülkenin farklı bölgelerinden hekimlerle birlikte, Latife Tekin ve Firat Cewerî’nin konuşma yapacağı çift dilli bir edebiyat etkinliğini Ağrı’da düzenlemeye karar vermiştik. Ağrı Tabip Odası ev sahibiydi, Ağrı Belediyesi destekçi… Doğrusu etkinlik kadar, 16 kez sayılarak sonuçlandırılan yerel seçimlerin ardından, kentin seçilmişleriyle halkın iletişimini de merak ediyordum. Çoğunlukla zor ulaşılan hedefler beklentiyi yükseltir ve hayal kırıklığı yaratır çünkü.
Ağrı Ahmedi Hani Havalimanı’na indiğimiz andan, ayrıldığımız ana kadar Ağrı’nın seçilmiş siyasetçileri bizi yalnız bırakmayacaktı. Ağrı’nın keskin soğuğuyla karşılaşmamıza rağmen, kalbimizdeki heyecan ve coşku sıcacıktı. İlk kez dengbêj dinleyecektik! Dengbêjler, Kürt sözlü edebiyatının ana unsurları, müzikli bir dilde aşka, savaşa ilişkin hikayeler söylüyorlar. Ağrı Belediyesi Eşbaşkanı Sırrı Sakık karşıladı bizi. Kök boya kilimler, tahtadan kağnı temsilleri, rengârenk yün çuvallar, meyve dolu sinilerle, sedirlerle, Serhad bölgesi makamında dengbêj sesleriyle, seçilmiş siyasetçilerle seçen halkın yan yana oturduğu, aynı güleç ve sahici duyguların hissedildiği zamansız bir masal coğrafyasına göç etmiş gibiydik. Sırrı Sakık’la konuk hekim ve edebiyatçıların bulunduğu sohbete geçtiğimizde, Ağrı’yı ihmal eden, görmezden gelen herkes adına utandım. Eşbaşkan, konuklarına ikramları kendisi yapıyordu, ifade ettiklerinden dolayı birden fazla davada yargılandığını biliyordum ama söyledikleri öylesine barışa dair ve umut doluydu ki… Koltuğuma yılgın oturmuş, birlikte barış sağlanabilir duygusuyla kalkıyordum. Öyle ki, edebiyat bilgesi Latife Tekin, “Siz yakında siyasetin Gandhi’si olursunuz” diye de bir benzetmede bulunmuştu. Ağrı, masaldan bir ada gibiydi.
Etkinlik için sabah kalktığımda, “İnsan bazen mutlu oluyor galiba” demiştim. Didem Madak diyor ya, “Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına”, birden tam öyle çok sevinmelerin insanı olmuştum.
Halk Eğitim Merkezin'deki etkinlik için dinleyiciler erken gelmişti. Çift dilli etkinliğimiz başlamış, coşkuyla sürüyordu. Bir anda ön sıralardaki güleç gözler gözyaşlarıyla doldu. Şaşkınlık içinde “Ne oldu” diyordum. Sahneden indim, cep telefonumu elime aldım ve kalbimin raflarına sabah dizdiğim rengarenk reçel kavanozları birer birer yere düşüp bir cümleyle kırıldı: Tahir Elçi öldürüldü.
Kürt coğrafyasında karşılaştığım bu büyük acıyla birlikte duygusal hazırlıksızlığımla da yüzleşmiştim. Batıda bu haberi alsam, daha sakin olabilirdim. Oysa Elçi’nin uğurlamasına katılacaklar zarif bir kederle yol hazırlığı yaparken, ben endişeli bir anneye, huysuz bir kız çocuğuna dönüşmüştüm. Sonra Ağrı da susmaktan bir kente, yaslı bir dünyaya dönüştü.
Sanki 1002'inci gün başlamıştı. Tahir Elçi uğurlanırken, Doğubayazıt’taki İshak Paşa Sarayı’nı, Ahmedê Xanî türbesini adımlasak da, kalbimiz Amed küçelerinde ağrıyordu.
İstanbul’a döndük.
Kalpteki Ağrı baki.