• Arturo Escobar, kalkınma ve azgelişmişlik kavramlarının söylemsel kurgulardan ibaret olduğunu ve Batı rasyonalitesinin ürünü olduğunu öne sürer. Ona göre bu kavramlar, Avrupa dışındaki halkların kültürel temellerine uymaz. Oysa ilerleme düşüncesi onlara özgü değildir.
  • Batı dışı coğrafyalarda kültür; entelektüel, eğitsel ve bilimsel alanları kapsar. Sektörler arası etkileşim, bu alanları geleneksel yapılara meydan okuyacak şekilde örgütlemelidir. Kısacası kültürel hamle, değişime direnen kurumlara eleştirel bir yol açmalıdır. Çoğu azgelişmiş ülkede siyaset, miras alınmış toplumsal ilişki biçimlerinin muhafızıdır.
  • Birçok zengin İslam ülkesinde servet ve kaynaklar; kültürel ve bilimsel altyapı yerine dini ideolojik kurumları ve batıl inançları güçlendirmeye harcanıyor. Siyaset anlayışı dönüştürülmedikçe siyaset, azgelişmişliği varlığını sürdürmek için bir kalkan olarak kullanmaya devam edecektir.

 

Bextiyar Elî - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Ortadoğu’nun, Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde asıl mesele, uzun yıllardır çözülemeyen azgelişmişlik sorunu. Bu toplumların birçoğu, altyapı olarak modern görünse ve üniversite sayısı artsa bile, özünde hâlâ azgelişmiş toplumlar. Teknolojinin ve iktisadi ilerlemenin nimetlerini tüketiyorlar, ancak bu tüketim, toplumsal, kurumsal ve kültürel koşullarda köklü bir değişim yaratmıyor.

Burada dikkat çekici olan nokta şu: Bu mesele Batılı iktisatçılar, siyaset bilimciler ve sosyologlar tarafından uzun uzadıya incelenmiş olmasına rağmen, Ortadoğulu düşünürler arasında aynı ilgiyi görmemiştir. Samir Amin, Celal Amin ve Abdülmelik Avda gibi bu alana önemli katkılar sunmuş bölge akademisyenleri, daha çok Avrupa dillerinde yayımlanan çalışmalarıyla tanınır.

Ekonomik büyüme gelişmişlik değil

Uzun yıllar boyunca kuramcılar, bir ülkenin kalkınmışlık seviyesini ölçmek için Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’yı (GSYH) esas aldılar ve böylece iktisadi büyümeyi, hayat standartlarındaki genel iyileşmeyle aynı kefeye koydular. Araştırmalara hakim olan bir başka büyük yanlış da, azgelişmişlik ile yoksulluğu aynı şey zannetmekti. Bu hata, bugün bile farklı kılıflarla ortaya çıkmaya devam ediyor. Özellikle de, batıl inançların, kabile veya aşiret yapılarının hâlâ belirleyici olduğu toplumlarda, sırf ekonomik büyüme yaşanmasının otomatik olarak ilerlemenin kapılarını aralayacağına duyulan saflık, bu hatanın en yaygın tezahürüdür.

Kaldı ki, iktisadi kalkınmayı siyasetten ve kültürden bağımsız, ayrı bir sektörmüş gibi planlamak, er ya da geç bir çıkmaza saplanır ve toplumu başka bir tehlikeli açmaza sürükler. Bana kalırsa, azgelişmişliği sona erdirmeye en geç katkı sağlayabilecek alan, ekonominin ta kendisidir. Bu süreçte kültürün ve siyasetin oynadığı rol çok daha büyük ve belirleyicidir.

Azgelişmişlik sorununun kültürel boyutunu vurgulayan pek çok önemli kuram vardır. Bu bağlamda Talcott Parsons, kültürel boyutun önemine dikkat çeken önemli sosyologlardan biridir. Parsons, kuramının derinliğinde toplumu dört ana alana ayırır: ekonomi, siyaset, toplumsal sistem ve kültür. Bu ayrım, azgelişmişlik kısır döngüsünden kurtulmanın veya oraya hapsolmanın doğasını anlamak için oldukça işlevsel bir çerçeve sunar.

Batı rasyonalitesi ve kurgusunun ürünü

Parsons’a göre geleneksel toplumlarda kültür, bireysel yeteneğe değil, kişinin kökenine ve soyuna daha çok değer verir. Akıl yerine duygu ve heyecan hüküm sürer. Evrensel değer ve ilkelerin tamamına bağlılıktan ziyade, küçük gruplara ve kliklere sadakat ön plandadır. Tüm bu özellikler bir araya geldiğinde, yenilik ve değişimin önüne dikilen en büyük engelleri oluşturur.

Parsons’ın görüşleri, bana göre, dekolonyal (sömürgecilik karşıtı) kuram çerçevesinde çalışan Arturo Escobar gibi bazı akademisyenlerin görüşlerinden daha anlamlıdır. Escobar, kalkınma ve azgelişmişlik kavramlarının büyük ölçüde söylemsel kurgulardan ibaret olduğunu ve bunların Batı rasyonalitesinin ürünü olduğunu öne sürer. Ona göre bu kavramlar, Avrupa dışındaki halkların kültürel temellerine uymaz. Oysa ilerleme düşüncesi Avrupalılara özgü değildir. Toplumların, kendilerini diğerlerinden daha az gelişmiş veya daha az modern gösteren hakim anlatıları içselleştirmesi, onlar için yıkıcı bir sonuç doğurur. 

Paul Rosenstein-Rodan, azgelişmişlik sorunu üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış ve bu alanda tanınmış bir isimdir. Geliştirdiği “Büyük İtiş” teorisi, ekonomi sorunlarının çözümünde sıklıkla başvurulan bir yaklaşımdır. Rodan, azgelişmiş ülkelerin ekonomilerini kurtarmak için küçük çaplı değişikliklerin ve birbirinden kopuk projelerin işe yaramayacağını savunur. Ona göre Büyük İtiş, esasen birden çok sektörde eşgüdümlü ve eşzamanlı eylemi gerektiren, sanayi kollarının birbirini besleyerek kümülatif bir büyüme yarattığı bir stratejidir.

Ne var ki bu kuramın temel zafiyeti, yalnızca iktisadi alanla sınırlı kalmasıdır. Gerçek bir Büyük İtiş, ancak Parsons’ın sıraladığı toplumun dört temel alanında (ekonomi, siyaset, toplumsal sistem ve kültür) aynı anda harekete geçildiğinde başarılı olabilir. Bir başka deyişle, bu, sektörleri aşan kapsamlı bir hamle olmalıdır. Sektörler arası itiş, hayatın her alanına, özellikle de kültürel alana nüfuz etmelidir.

Kültür yeniye yol açabilmeli

Günümüzde Batı dışındaki coğrafyalarda bile kültür kavramı, sürekli yeni değerler ve normlar üreten entelektüel, eğitsel ve bilimsel alanları içine almaktadır. Sektörler arası itiş, bu alanların kolektif ve eşgüdümlü çalışmasını öyle bir örgütlemelidir ki, değişimin önünde duran geleneklere ve miras alınmış yapılara meydan okusun ve onları sorgulasın. Kısacası, kültürel alandaki bu hamle, değişime direnen katı toplumsal kurumlara (din, devlet, siyasi partiler, aşiretler, üniversiteler ve yenilenmenin önündeki tüm engellere) yöneltilecek eleştiriye açık, ulaşılabilir bir yol açmalıdır.

Şiir, roman, tiyatro gibi farklı alanlarda ortaya çıkan kültürel yenilik dalgaları değişim için elbette hayatidir; ancak bu yalıtık yaratıcılık hamleleri, toplumu yeni bir aşamaya taşımaya tek başına yetmez. Gerçek ilerleme için bir toplum, geçmişini hayatın tüm alanlarında tamamen geride bırakabilme becerisine sahip olmalıdır. Kültür, topluma farklı bir geleceğin imajını sunabilir. Ama ancak sektörler arası bir itişle siyaset ve toplum, bu imajı yeni bir tarihsel gerçekliğe dönüştürebilir.

Azgelişmiş ülkelerin çoğunda siyaset, geri kalmış yapıların ve miras alınmış toplumsal ilişki biçimlerinin muhafızı konumundadır. Aslında her özgün yenilik, kültürel, entelektüel veya eğitsel bir gelişme olarak başlar. Ancak onu toplumsal, iktisadi ve tarihsel bir projeye dönüştürebilecek olan tek şey siyasettir. Siyaset bu rolü yerine getirmediğinde, entelektüel, medeniyet ve iktisadi durgunluğu aşmaya yönelik projeler hedeflerine ulaşamaz. Bana göre sektörler arası itiş kültürde başlar, ancak yarattığı modernleşme dalgasının tüm topluma yayılmasının önündeki en büyük engel siyasettir.

Siyaset anlayışı dönüştürülmeli

Bu nedenle, çoğu azgelişmiş ülkede siyaset, geri yapıların ve miras kalan toplumsal ilişki kalıplarının koruyuculuğunu üstlenir. İktisadi büyüme ne denli güçlü olursa olsun, siyasetin doğası gereği bu büyüme daha geniş bir toplumsal ve kurumsal dönüşüm sağlamaz. Tam aksine, zenginlik çoğu zaman geri kalmışlığı yeniden üretmek için kullanılan güçlü bir silaha dönüşür.

Bunu, zengin birçok İslam ülkesinde açıkça görebiliyoruz. Buralarda servet ve kaynaklar, kültürel ve bilimsel altyapıya yatırılmak yerine, dini ideolojik kurumları ve batıl inançların yayılma kanallarını güçlendirmek için harcanıyor. Siyaset anlayışımızı dönüştürmedikçe, siyaset, azgelişmişliği kendi varlığını sürdürmek ve devam ettirmek için bir kalkan olarak kullanan en büyük silah olmaya devam edecek.

20. ve 21. yüzyıllar boyunca çoğu ülke, kültürel alanda yenilik hareketlerine tanıklık etti. Ancak bu hareketler, sürekli olarak siyasetin ördüğü sağlam bir duvara çarptı ve kültürel yenilik, toplumun gelişim yönünü değiştirebilecek kapsamlı bir projeye dönüşemedi.

Bazı Avrupalıların azgelişmiş ulusları, batıl inançlara ve cehalete batmış toplumlar olarak resmetmesi isabetli bir tablo değildir. Eğer bu uluslarda yenilik, değişim ve geri kalmışlığın duvarlarını yıkma yolunda ciddi çabalar gösterilen bir alan varsa, o da kültürel alandır. Bu perspektiften bakıldığında, Parsons’ın sınıflandırmasının daha dikkatli bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekir: önce kültür, sonra siyaset, ardından toplum ve en sonda ekonomi.

Bir sonraki tartışmamıza, asıl meseleyi bırakıyoruz: Azgelişmişliği besleyip duran bu siyaset, yalnızca yerel güçlerin mi eseridir, yoksa sömürgeci ve küresel güçler tarafından da şekillendirilip pekiştirilmiş midir?

Kaynak: The Amargi