• İran’da geçmişe dönmek isteyenlerin zihninde gerçek bir alternatif yok; monarşi özlemi, köklü bir değişim arzusundan ziyade tarihsel bir nostaljiden besleniyor.
  • Geçmişin idealize edilmesi “geleceğe olan inancın kaybı” olarak görülür. Peki, bu kolektif nostaljinin kaynağı nedir? Ortadoğu halkları neden geleceğe bakmak yerine gözlerini sürekli geçmişe çeviriyor?
  • Batı’da ya da dünyanın başka bölgelerinde başarı kazanmış sosyalizm, ulus-devlet modeli veya parlamenter temsil sistemi gibi fikirler; Ortadoğu'da yerel deneyimlerin ürünü olmaktan çok, dışarıdan alınmış hazır reçeteler ve hazır kalıplar olarak benimsendi.
  • Ortadoğu'da geçmiş, adeta geleceğin yerini alarak kolektif hafızayı dönüştürüyor ve insanlara şunu söylüyor: “Bu fikirlerle geleceği kuramadık. Öyleyse geçmişte başarılı olduğuna inandığımız bir döneme dönelim ve geleceği onun üzerinden inşa edelim.”

 

Bextiyar Elî - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Ortadoğu’nun en tuhaf ve aynı zamanda en trajikomik olgularından biri, bazı İranlıların bugün eski İran Şahı’nın oğlunu mevcut dinî rejime alternatif olarak sunmaya çalışması. Monarşiye dönüş özlemi, ürkütücü bir gerçeğin işareti: Geçmişe dönmek isteyenlerin zihinlerinde ve hayal dünyalarında aslında bir alternatif yok. 

Bu özlemin bir kısmı, Şah döneminden çıkar sağlayan toplumsal kesimlerin ve eski rejimin parçası olmuş çevrelerin beklentileriyle açıklanabilir. Yaşlı kuşakların geçmişe özlem duyması ne şaşırtıcı ne de sıra dışı. Ancak mesele bununla sınırlı değil. Bugün Batı ülkelerinde büyümüş, o dönemi hiç yaşamamış genç İranlılar ile çeşitli kültürel ve entelektüel çevreler arasında da benzer bir eğilim güç kazanıyor. Hiç görmedikleri bir döneme duyulan bu özlem, daha derin bir tarihsel ve psikolojik krizin belirtisi. 

İranlı seküler çevreler uzun süre kendilerini Ortadoğu’nun diğer halklarından farklı göstermeye çalıştı; Batılı yaşam tarzlarına, kültürel alışkanlıklara ve modernlik söylemine yaslanarak ayrı bir konum edindiklerine inandılar. Oysa bugün ortaya çıkan tablo gösteriyor ki liberalizm ve modernlik maskesinin altında, İran monarşistleri de uzun zamandır bölgenin diğer toplumlarını kuşatan aynı krizle karşı karşıya. 

“Geleceğe olan inancın kaybı”

Arap dünyasında hilafet özleminin yeniden canlanması, Türkiye’de Osmanlı ihtişamını diriltme hayallerinin yayılması nasıl siyasal hayal gücünün tıkanmasının göstergesiyse, İran’daki monarşi nostaljisi de aynı hastalığın başka bir tezahürü. Artık açıkça görülüyor ki İranlılar da komşularından farklı değil; onlar da geçmişe sığınma hastalığından kaçabilmiş değiller. 

Sosyolog Zygmunt Bauman, geçmişin idealize edilmesinin temel nedenlerinden birini “geleceğe olan inancın kaybı” olarak görür. Peki bu tespit Ortadoğu için de geçerli mi? 

Monarşi özlemi, İran toplumunun bir kesiminde siyasetin ve protesto kültürünün köklü bir değişim arzusundan çok tarihsel nostaljiden beslendiğini gösteriyor. Bu bakış açısı yeni bir dünya kurmaktan ziyade ölmüş bir dünyayı yeniden canlandırmak istiyor. Üstelik bu yalnızca İran’a özgü, marjinal bir eğilim de değil. Ortadoğu’nun genelinde geçmişe yönelik bir kutsama dalgası yükseliyor. Muhafazakârlık farklı kılıklar altında yeniden hayatın her alanına sızıyor. 

Bu noktada temel soru şudur: Bu kolektif nostaljinin kaynağı nedir? Ortadoğu halkları neden geleceğe bakmak yerine gözlerini sürekli geçmişe çeviriyor? 

Ülkelerindeki rejime karşı Polonya'nın başkenti Varşova'da yaşayan Şah yanlısı İranlıların gerçekleştirdiği protesto gösterisi/foto:AFP

Retrotopya: Geçmişe dönüşün cazibesi 

Bu durumu anlamak için başvurulabilecek düşünürlerden biri de Zygmunt Bauman. Bauman, geliştirdiği “retrotopya” kavramıyla günümüz toplumlarının geçmişe yönelen özlemini açıklamaya çalışır. Retrotopya, ütopyanın tersidir. Ütopya, henüz var olmayan ama ulaşılması arzulanan ideal bir geleceğe bakar. Retrotopyada ise bakışlar geleceğe değil, idealize edilmiş bir geçmişe çevrilmiştir. İnsanlar kurtuluşu yeni bir dünya kurmakta değil, kaybedildiğine inandıkları eski bir dünyaya dönmekte ararlar. 

Ortadoğu’nun modern düşünce tarihi ise Batı’dakine benzer biçimde kendi yerel ütopyalarını yaratabilmiş değildir. 

Burada amacım Bauman’ın kavramını yorumlamak ya da tartışmak değil. Daha çok, Ortadoğu’da giderek güç kazanan geçmişe dönüş arzusunun, başka bir ifadeyle “nostalji çağının” arkasındaki temel nedenleri anlamaya çalışmak istiyorum. Bauman, geçmişin idealize edilmesini geleceğe duyulan güvenin kaybolmasıyla açıklar. Peki aynı durum Ortadoğu için de geçerli midir? Daha da önemlisi, biz Ortadoğulular geleceği gerçekten hiç düşündük mü? Düşündüysek, bunu hangi zihinsel çerçeveler içinde yaptık? 

Tersine işleyen bir tarih 

20. yüzyıl boyunca, monarşilerin çöküşüne ve dinî devrimlerin yükselişine kadar, geçmişe dönüş arzusu bugünkü kadar yaygın ve güçlü değildi. 

Bu dönemde Ortadoğu’nun siyasal hayatına yön veren şey, benim “geleceğe duyulan inanç” diye adlandırdığım bir güçtü. Ancak bu inanç, toplumların kendi tarihleriyle, ihtiyaçlarıyla ve kültürel gerçeklikleriyle yüzleşmesinden doğmuyordu. Daha çok, Batı’da ya da dünyanın başka bölgelerinde başarı kazanmış ideolojik modellerin ithal edilmesine dayanıyordu. Sosyalizm, ulus-devlet modeli ya da parlamenter temsil sistemi gibi fikirler, yerel deneyimlerin ürünü olmaktan çok dışarıdan alınmış hazır reçeteler olarak benimsendi. 

Bu nedenle geleceğe ilişkin düşünce de çoğu zaman hazır kalıplar üzerinden şekillendi. Toplumların ilerlemesini engelleyen gerçek sorunlarla yüzleşmek yerine, başka yerlerde başarıya ulaşmış modellerin burada da aynı sonucu vereceğine inanıldı. 

Aslında Ortadoğu’nun modern düşünce tarihi, Batı’da gördüğümüz anlamda yerel bir ütopya üretebilmiş değildir. Batı’da önce ütopyalar ortaya çıkar; ardından bu ütopyalar ideolojilere, siyasal programlara ve sonunda kurumlara dönüşür. 

Sosyalizm ve komünizm fikri önce edebiyatta ve düşünce tarihinde ütopik tasarımlar olarak ortaya çıkmış, daha sonra siyasal ve felsefi bir biçim kazanmıştır. Benzer şekilde ulus-devlet düşüncesi de önce Platon’dan Thomas More’a, Rousseau’dan Fichte’ye kadar birçok düşünürün eserlerinde ideal bir toplum tahayyülü olarak şekillenmiştir. 

Ortadoğu’da ise süreç tam tersinden işlemiştir. 

Sorgulanamaz doğrular!

Marksizm, milliyetçilik ve liberalizm bu coğrafyaya zaten ideolojik kalıplarına bürünmüş halde geldi. İnsanlar bu fikirleri eleştirel bir süzgeçten geçirmek yerine, neredeyse sorgulanamaz doğrular olarak benimsedi. Bu ideolojilerin hayata geçmesi için gerekli olan tek şeyin iktidarı ele geçirmek olduğuna inanıldı. 

Böylece 20. yüzyıl, Marksistler, milliyetçiler ve liberaller arasında süren sert iktidar mücadelelerinin sahnesine dönüştü. Her hareket, önceden hazırlanmış bir devlet modelini kendine hedef seçti: Sovyet modeli, Batılı liberal model, Çin modeli ya da çeşitli ulus-devlet örnekleri... 

Ancak sonunda ne Marksistlerin vaat ettiği dünya gerçekleşti, ne milliyetçilerin düşlediği düzen kuruldu, ne de liberalizmin vaat ettiği demokratik sistemler kalıcı biçimde yerleşebildi. 

Ortaya çıkan tarihsel başarısızlıklar, bu ideolojilerin hepsini giderek gerçekleşmesi mümkün olmayan hayaller gibi göstermeye başladı. Sosyalizm uygulanabilir bir proje olmaktan çıktı; istikrarlı ve kapsayıcı ulus-devletler kurulamadı; insan haklarını güvence altına alan gerçek anlamda liberal demokrasiler de ortaya çıkmadı. 

İdealize edilen dönüş yolları!

Sonuçta Ortadoğu, geleceğe ilişkin büyük anlatılarını birer birer kaybetti. Milliyetçilik, Marksizm ve liberalizm artık insanlara ikna edici bir gelecek tasavvuru sunamaz hale geldi. 

İşte bu noktada geçmiş, geleceğin yerini aldı. 

Sanki bölgenin kolektif hafızası şöyle diyordu: “Bu fikirlerle geleceği kuramadık. Öyleyse geçmişte başarılı olduğuna inandığımız bir döneme dönelim ve geleceği onun üzerinden düşünelim.” 

20. yüzyılda hilafet özlemlerinin, Osmanlı nostaljisinin ya da İran’da monarşiye dönüş çağrılarının güç kazanmasının arkasında yatan zihinsel zemin tam da budur. 

Bu retrotopik eğilimin ilk büyük siyasal tezahürü ise 1979 İran Devrimi oldu. 

O dönemin birçok solcu devrimcisi için devrim yeni bir geleceğin habercisiydi. Fakat aynı devrime katılan geleneksel ve dinî kesimler için mesele geleceği kurmak değil, geçmişte kaybedildiğine inanılan bir düzeni yeniden tesis etmekti. Sonunda ağır basan da bu ikinci eğilim oldu. 

Bu açıdan bakıldığında İran İslam Cumhuriyeti, Ortadoğu’nun modern tarihindeki ilk büyük retrotopya örneklerinden biridir. 

Şii siyasal tahayyülü, tarihte yarım kalmış bir sürecin tamamlanması fikrine dayanır. Bu anlayışa göre İslam tarihi, Peygamber’in ailesinin yönetiminden uzaklaşarak yanlış bir yola sapmıştır. Dolayısıyla siyasal hedef, geleceği inşa etmekten çok geçmişte yarım kaldığı düşünülen süreci tamamlamaktır. 

İlginç olan, bugün Şah yanlılarının da aslında aynı zihinsel mantıkla hareket etmesidir. Şiilere göre geçmişte bir hata yapılmış ve bu hatayı düzeltmek için geçmişe dönmek gerekir. Şah yanlıları da aynı şeyi söyler: Geçmişte bir hata yapılmış ve onu düzeltmenin yolu yine geçmişe dönmektir. 

Bir taraf için kutsanan geçmiş Ehl-i Beyt dönemi; diğer taraf için ise monarşi dönemi. Ama her iki durumda da ortak olan şey, kurtuluşun gelecekte değil, idealize edilmiş bir geçmişte aranmasıdır.

Kaynak: The Amargi