Ev dema serbestî ye, bindestî îdî çû nema, 

Şad û dilxweş û bilind bim, heps û zindan im bes e. 

Em hemî dost û bira bin da bibî bax û bihişt, 

Min ji nav baxê cîhanê, bax û bustan im bes e. 

(Cigerxwîn, Sewra Reşoî, Dîwana 2a, 1954)


23 yıldır zindanda olan, hiç görmediği eski gerilla dayısının kahramanlıklarını dinleye dinleye büyümüş Reşo. 

Nusaybin'in direniş geleneğiyle büyümüş bir serhildan çocuğu... İşgalin, sömürünün sürdüğü Kürdistan'da çocukluğunu yaşamamışlardan sadece biri. Bilirsiniz, oyun oynamaya zaman ayırma lüksü yok, serhildan çocuklarının. Hem, polise taş atmaktan, işgalcilerle yaşanan günübirlik kovalamacalardan oyun oynamaya mecal mi kalır?

İlk gördüğümde 10 yaşındaydı Reşo. Babasının ve diğer aile büyüklerinin takılmasına karşı inatla, yaptığının doğru olduğunu anlatmaya çalıştığı sırada, hararetli bir tartışmanın ortasında içeri girmiştim. İlk kez görmesine rağmen alelacele geçiştirdiği "hoşgeldin dayı" seremonisinden sonra 10 yaşında bir çocuk değil de bir halk öncüsü, kahramanı edasıyla sürdürdü ikna çabasını:

"Savaş bir iki günlük değil, uzun olacak. Daha şimdiden kendimi deşifre edecek kadar enayi miyim? Sonra hiçbir şey yapamam ki. Siz anlamıyorsunuz. Bunun için girdim tavuk kümesine."

Odadakilerin gülmeleri ve "Deşifre olmak, tavuk kümesinde saklanmaktan iyidir" tarzı takılmaları devam ederken Reşo'nun bana meseleyi başından anlatmasını söyledim. 

O anları yaşarcasına başladı:

"Polislerle çatışıyorduk geçen gün. Akrep (bir tür zırhlı araç) peşimizden ara sokağa girdi. Karşı taraftan da polisler gelince bir avluya sığındık. Avlunun duvarları çok yüksekti. 6 arkadaştık. Kendimi avlunun sonundaki kümese attım. Polis geldi, arkadaşlarımı topladı. Beni fark etmediler. Onlar gittikten sonra çıktım. Dayı sen bu işleri benden daha iyi bilirsin, beni anlarsın: Daha bu yaşta deşifre olmamın faydası var mı? Yaşım küçük diye dağa da götürmezler, elim ayağım bağlanır. Daha yapacak çok şey var."


Erken büyüdü Reşo...

Yaşıtlarının oynadığı birçok oyunu oynamamış, ismini bile bilmez Reşo. Ne kuş kovaladı mesela, ne de su üzerinde taş sektirdi. Kollarına yetecek kadar derman biriktiğinde ilk taşı polise, çevik kuvvete, özel time, panzere, tomaya, akrebe attı. 

Önce taş attı. Zorunlu eğitimi zar zor bitirir bitirmez ise kalemini, defterini ve okul çantasını attı. Ailenin tüm ısrarına rağmen, "Ben serhildan çocuğuyum, okumak istemiyorum. Militan olup halkın özgürlüğü için mücadele edeceğim" dedi ve serhildan çocuğu misyonunun hakkını vermenin çabasını gösterdi hep. 

"Tüm Kürdistan işgalcilere, sömürgecilere karşı direnir, Şirin Sokak ise savaşır" sloganının gururlu taşıyıcısı, direngen Nusaybin'in en direngen sokağı Şirin Sokak'la birlikte büyüdü Reşo. Her serhildanın, her ayağa kalkışın, cenaze töreninin, siperin, barikatın en ön saflarında yer alanlardan biri oldu. Serhildan varsa, ayağa kalkış varsa, saldırıya karşı direniş varsa, sokaklar kozların paylaşıldığı alanlar olacaktı. Devletin panzeri, toması, çevik kuvveti, özel timi, çetesi varsa Reşoların da sırtını dayadığı, her karışını, her sokağını, her avlusunu avuçlarının içi gibi bildiği şehri, barikatı vardı; Nusaybinli çocukların, gençlerin tükenmek bilmeyen "taş mühimat deposu" olan ve ilçeyi baştan başa geçen tren hattı vardı. Serhildan varsa, Nusaybin'de Reşo ve arkadaşları için yaşamın diğer tüm alanları anlamsızdı adeta. 


Molotofu aldı, büyüdü

Taş, Kürdistan'da her yaşın, her direnişçinin doğal ve vazgeçilmez silahı ama çocuklarla özdeşleşmiş nedense.

Reşo da büyüdüğünü polise, özel time, yani sömürgeci işgal güçlerine attığı malzemenin değişiminden anlamış. Taş atan Reşo ne zaman ki direniş silahı taşın yanı sıra molotofu de ekleyince büyüdüğünü anlamış. ("Büyüdü" derken onun Kürdistan'da olduğu hesaba katılmalı. Batı dünyasında yaşıtları bilgisayar ve konsollarla savaş oyunları oynarken Reşo ve diğer serhildan çocukları, memleket sorunlarına kafa yoruyordu.)


'Ekmek almaya gitmedim!'

Şirin Sokak çocukları büyüdükçe, serhildanlardaki misyonları da büyüyor. Devlet de ilk atılan taştan beri her seferinde karşısında gördüğü bu gençleri hedefine koymuş. Yani daha birkaç yıl önce sığındığı kümes sayesinde deşifre olmayı engelleyen Reşo, barikattan barikata, serhildan serhildana koşarken deşifre olmuş bile. 

Reşo, beş yıl önceki serhildanda, müdavimi olduğu bir Şirin Sokak eylemi sırasında polisin direkt hedef alarak ateşlediği bir gaz fişeğiyle yaralanmış. Yüzünün sağ tarafındaki kemiklerin büyük bölümü kırılmış. Ancak birkaç ameliyat ardından toparlanabilmiş. Daha hastanedeyken hem ifadesini almaya çalışan polise hem de gazetecilere ailenin söylediği "Ekmek almaya giderken hedef oldu" sözlerine itiraz etmiş. Bir kere deşifre oldu ya, eğip bükmeye, yumuşatmaya, alttan almaya gerek görür mü serhildan çocuğu! Takır takır saydırmış ve serhildan sokaklarının raconunu kesmiş: "Olur mu öyle şey. Ekmek almaya filan gitmedim. Polis, özel tim, çeteler, halka, arkadaşlarıma saldırıyordu, ben orada kayıtsız kalıp seyir mi edecektim? Bana yakışır mı?"


Bir yanı Kobanê, bir yanı Şengal...

Çocukluğundan da hızlı geçmiş Reşo'nun gençliği. Okulu, zorunlu 8 yıllık eğitimi bitirip bilerek ve tasarlayarak bıraktığı için kendini sistemden tamamen koparmış ve daha da özgür hissetmiş.

Bu dönemde, çetelere karşı Rojava direnişine dahil olmanın, Şengal'deki katliamın hesabını sormanın ve Bagok, Gavar ve Cudi dağlarının kaytan bıyıklı gerillası olmanın arzusunu aynı anda yaşamış. Adeta üçe bölünmüş yüreği. Kah sınırı vurmuş kendini, Rojava'ya dönmüş yüzünü; kah Şengal'in feryadına yetişmeye yeltenmiş; bir yanından çekiştirip durmuş hep, çocukluğundan beri büyüyen özgür dağların gerillası olma arzusu...

Bir yanı Kobanê, bir yanı Şengal'di Reşo'nun; tam ortası, kartallarla arkadaşlık edenlerin dağlarının zirvesi. Üçüne de yetişmeye çalıştı. Rojava'ya gitti, direnişi iliklerine kadar hissetti. Sonra özgür dağlara çıktı, havasını soludu. "Yaşın küçük, hele dur, erken şimdi" diyenlere ne alınganlık yaptı, ne de küstü. "Molotof atacak kadar büyümüşüm ama mavzeri, roketatarı, kanası omuzlayacak kadar değil" diye buruldu içi, o kadar. Ama o burukluk da kısa, çok kısa sürdü. Kürdistan'da her gün serhildan vardı ve serhildan varsa gerisi önemli değildi Reşo'ya...


Yeni neslin öğretmeni

Nusaybin sokaklarında Reşo, serhildanın en ön saflarında oldu. Kobanê'yi, Şengal'i, özgür dağları yüreğinde taşıyarak direndi. Taş atmayı henüz öğrenen ve onun geçtiği yollara koyulan yeni nesle öğretmen oldu. En fazla taş nerede var, hangi sokak nereye bağlanır, hangi duvardan atlanır, hangi damdan geçilir... Öğrettiği her bilginin yanına bir de kendinden anı ekledi. Her anıda Şirin Sokak, Mehela Koçeran ve tren hattı... Herkese aynısını salık verdi: "Bol taşlı tren hattını devlet güçlerinden önce tutun ve burayı asla bırakmayın! Orası stratejiktir."


Ve büyüdü Reşo

Çekirdekten yetişme Reşo, bir süre büyüdü tabii; kleşi, kanası, roketi omuzladı.

Şirin Sokaklı Reşo'nun, Reşoların tüm Nusaybin'i, tüm Kürdistan'ı Şirin Sokak direnginliğine getirmelerinin zamanı gelmişti. Dünün heyecanlı, yüreği ağzında, polislerle kovalamaca yaşayan çocukları, dünyadakı gelişmeleri, Ortadoğu'yu, Kürdistan'ı analiz ediyor; AKP takiyyeciliğinin oyunlarını, çözümsüzlük politikalarını görerek karşısında Kürt'ün çözümünü geliştiriyorlardı. Adına da "öz yönetim" dediler. 

Evet, halkın yerelde kendisini yönetmesi gerekiyordu; Kürt'ün 40 yıldır verdiği savaşımda büyük bedellerle elde ettiği kazanımların bir formülasyonla yaşamda karşılık bulması gerekiyordu. Nitekim Rojava'da olmuştu. Orada bu kadar az imkanla yaratılabilmişse Cizre'de, Sur'da, Nusaybin'de, Kerboran'da, Silopî'de ve bir bütün Bakûr'da neden olmasındı? Kendi kendilerine sordukları temel soruydu bu. Soruyu nezaketen sormuşlardı zaten, kafalarındaki plan belliydi: Vakit kaybetmeden koyuldular işe. 


Barikat mühendisleri!

Çağımızın mühendislerine, mimarlarına taş çıkartan bir yetenekle başladılar, Nusaybin'i yeni yollar, caddeler ve geçitlerle birbirine bağlamaya. Hendek ile, barikat ile, tünel ve koridor ile yeni bir şehir trafiği oluşturdular. Taş atarak büyüyen dünün çocukları, bugünün direnişçilerinin her biri, birer taş bilgesi olmuştu. Öyle ki bilgelikleri, taştan, topraktan geliyordu. Taşları barikat, kazdıkları yeri hendek, çıkardıkları toprağı siper yaptılar. Ve tankıyla, topuyla, panzerleriyle, katil sürüleriyle gelen "dünyanın ikinci büyük ordusu" namlı işgalciye kök söktürdüler.

Bu taştan direniş karşısında işgalciler, yüksek güvenlikli karakolların duvarları ardında bile güvende hissetmiyorlar kendilerini. Savaş sanayisinin son teknoloji ürünü zırhlı, ısıya, harekete duyarlı araçlarının içinde bile ölüm korkusundan bir an sıyrılamıyorlar. Çünkü her an bir Reşo dikiliyor karşılarına; her an Reşo'nun kurduğu bir tuzakta tökezliyorlar. Her girişimleri Reşoların kazdığı hendeklere, direngen halkın emeğiyle örülmüş taştan barikatlara çarpıyor.


Yüzlerce Reşo...

Reşolar, savunmakla kalmadılar; hendeğin ve siperin ardında da yeni yaşamı örgütlemeye koyuldular. Halkın kendi kendini yönetmesinin, söz ve pratiğiyle karar sahibi olmasının modelini yaratıyorlar. Örülen sadece savunma taşları değil, öz yönetimin taşları ayrıca...

Bir yandan ise her gün ihtiyaca göre dönüşüyor, sürekli ileri adım atıyorlar. İşte Kürt'ün çözüm modelinin yeni savunma gücü kuruluyor her yerde: Yekîneyên Parastina Sivîlan (Sivilleri Savunma Birlikleri, YPS)

Kobanê'de, Hesekê'de, Efrîn'de, Şengal'de... Genç Kürt kız ve erkeklerinin yarattığı destanlara her gün bir yenisini eklediler onlar da...

Siperlerde kleşiyle direnen bir devrimcidir Reşo. İşgalci güçleri ölüm korkusuyla titreten bir direnişçidir. 

Önce taş attı Reşo, sonra molotof... Şimdilerdeyse taş siperin arkasında kleş, kanas ve roket atıyor. Sur'da, Cizre'de, Kerboran'da direnen yüzlerce Reşo'yla birdir aslında, şu bizim Şirin Sokaklı Reşo'nun hikayesi de...