Babam davranışları ve söylemleriyle devrimciydi ve devrimine aile içerisinden başlamıştı. Kadınlara karşı yaklaşımı mı, babam ve inandığı felsefesi sayesinde değiştirdim.

Tohum gibiyiz, ne kadar derine gömülürsek o kadar kök salacağız. Yüz yıl köle kalacağımıza, babam, amcam ve arkadaşları gibi onurluca mücadele etmek ve öyle hayata veda etmek en onurlucası.

Onurlu bir kavganın şehidi onlar. Eğer sesimi duyuyorsa babama şunu söylemek isterdim: “Seninle gurur duyuyorum Kürt halkının kahramanı.”  Ölüm acıdır elbette. Ama “anlamlı ölüm” onurludur. Babam, amcam o onurlu ölümü yaşadılar.

BARIŞ BALSEÇER

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015’te başlayan sokağa çıkma yasağı devam ederken, dönemin Türk İçişleri Bakanı Efkan Ala 11 Şubat 2016’da operasyonların sona erdiğini açıkladı. Cizre’deki yasaklar akşamları devam edecek şekilde yeniden düzenlendi ve 2 Mart’a kadar ilçeye giriş-çıkışlar yasaklandı. Cizre’nin Cudi ve Sur mahallelerinde, sokağa çıkma yasağının sona ermesinin ardından, büyük çoğunluğu 3 binanın enkazından ve civardaki evler, sokaklardan 25’i çocuk toplam 177 cenaze çıkarıldı. Bodrumlarda katledilen 103 kişinin kimliği tespit edilirken 74 kişi kimliği teşhis edilmeden defnedildi. Toplam ölü sayısı 189 olarak açıklandı.

HDP’nin raporuna göre, cenazelerin neredeyse tamamı ya yanmış ya da parçalandığı için tanınamaz haldeydi. Bodrumlarda insan kemikleri ve askeri mühimmat atıkları görüldü. Adli Tıp Uzmanları, bodrumlarda çocuklara ait olduğu kabul edilen kemik parçaları buldu.

”Cizre’de 100 kişinin ölmesiyle özgürlük mücadelesi bitmeyecek kimse moralini bozmasın… Kalan insanların bizimle gurur duyması lazım… Cizre diz çökmedi”. Cizre’de sokağa çıkma yasakları sırasından mahsur kaldıkları bodrumlarda katledilen Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç’un son sözleriydi bunlar. Türk devletinin halen boyutu tam olarak tespit edilemeyen bir savaş suçunun kurbanıydı o da katledilen 189 kişiyle birlikte.

Babam iki sorumluluk taşıdı hep

Mehmet Tunç 7 çocuk babasıydı. Katledildiğinde en küçük çocuğu Barış henüz 6 yaşındaydı. Katliam döneminde 17 yaşında olan ailenin ikinci çocuğu Adem Tunç, babasını, Cizre Katliam sürecini gazetemize anlattı:

Babam iki sorumluluk taşıdı her zaman. Hem halkının, hem de ailesinin sorumluluğu omuzlarında duruyordu. Yaşamını halkının mücadelesine adadı. Ailesi ile ilgileniyordu elbette ama maddi olarak asla kaygıları olmadı. Halkının özgürlüğü ile güzel günlerimizin olacağını biliyordu, inanıyordu. Hatırlıyorum, bir gün en küçük kardeşim Barış kendisine, “Baba arkadaşlarımın cebinden para eksilmiyor. Onlar teneffüs aralarında istediği şeyi satın alırken, ben kendimi kötü hissediyorum. Utanıyorum” dedi. Babam cebinden 10 TL çıkardı, bir süre sustu ve “Oğlum bu parayı sana nasıl vereyim şimdi. Halkımızın da ihtiyaçları var” dedi. Annemin gözünden yaş aktı. Babam bir müddet konuşmadı. Barış’ı alıp, odadan çıktık. Tam kapanmamış kapı aralığından, babamın ağladığını gördüm. Anneme “hakkınızı helal edin, size iyi bir babalık yapamıyorum. Hakkınızı helal edin” dediğini duydum.

Kız çocukları her zaman önceliğiydi

Babam saygı ve sevgiyi önemseyen, hümanist bir insandı. En önemlisi haklı davasına kendisi gibi sahip çıkacak çocuklar yetiştirmeyi önemsiyordu. Bu konuda çok hassastı. Kız kardeşlerime daha fazla zaman ayırıyordu. Kadın devrimdir diyordu. Biz erkek çocuklarıyla ilgilense de, kız kardeşlerimi çok önemsiyor, onlarla daha çok ilgileniyordu. Bir keresinde babama, “neden kız çocuklarınla daha fazla ilgileniyorsun” diye sormuştum. Onun cevabı ise şöyle oldu: “Oğlum, bizler Kürdistan’ı kadınların öncülüğünde kuracağız. Onun için önderimiz, ‘Jin jiyan azadî’ demiştir.”

Babam davranışları ve söylemleriyle devrimciydi ve devrimine aile içerisinden başlamıştı. Kadınlara karşı yaklaşımı mı, babam ve inandığı felsefesi sayesinde değiştirdim. Onun anlattıklarıyla değiştim, ev içi işleri yapar hale gelmiştim. Şekil veriyordu bana, bizlere. O sadece babam değildi, yoldaşımdı.

Kalbinde herkesi taşıyordu

Babam halkına bağlıydı. Biliyorum elinden gelse dünyayı sunardı halkına. Yoksul insanlara sürekli yardım ederdi. Kendi ailesinden çok başkalarını düşünürdü. Cezaevinde de öyleydi, bir elmayı ona böler herkese eşit şekilde dağıtırdı. 4,5 yıl hapishanede kaldı, ona götürdüğümüz kazakları arkadaşlarına verir, tekrar almamızı isterdi. Annem “kazaklarına ne yapıyorsun” demişti bir keresinde. “Kimsesi olmayan arkadaşlarıma veriyorum” demişti. Kalbinde herkesi taşıyordu. Yorulmayan bir kalpti. Düşünün bir kalbimiz var ve sadece bizi taşıyor, onun ise kalbi herkes için çarpıyordu.

Hastalıktan ölmeyi utanç gördü

Ziyaretine gittiğimizde bizimle pek ilgilenmezdi, kendisini bizden hep uzak tutardı. Küçük kardeşim yanına gittiğinde uzaklaştırırdı, “bana bağlanmasınlar sonra üzülürler” diye düşünüyormuş meğersem. Her davranışının bir nedeni vardı, mutlaka karşısındakini düşünüyordu. Karşısındaki adına da düşünürdü.

Astım hastasıydı babam. “Hastalığım yüzünden ölmem umarım derdi.” Ama halkı için ölmeyi asla tereddüt etmeden göğüsledi. Hasta yatağında ölmeyi utanç olarak gördü, direnerek ölmeyi onur bildi.

Lokması boğazına dizilmişti

Babamı anlatmak için kelimeler bulamıyorum, çok şey var anlatacak. Anılar içimi acıtıyor. Birgün babam, Asya Yüksel ve birkaç arkadaşıyla yemeğe gelmişlerdi. Sofrayı kurduk, sofrada her şey özenerek hazırlanmıştı. Babam sofranın bu halini görünce eleştirmişti bizi. Bunun israf olduğunu söylediğinde annem, “Eve geldiğin yok. Bari senin için bir kerede olsa güzel yemek yapayım” dedi. O ise, “Soframızda bir parça ekmek olsa da yeterlidir” dedi. Daha yemeğe yeni başlamıştı. Bir iki lokma ancak yemişti ki, elinde ki kaşık yere düştü. Öksürüyordu. Ninem sırtına vurdu, “ne oldu oğlum diye sordu. Babamın rengi sararmıştı.

Televizyon açıktı, fakat sesini kısmıştık. Gözü televizyonda geçen altyazıdaydı, eliyle televizyonu işaret etti. Baktığımızda Tahir Elçi’nin öldürüldüğünü gördük. Büyük bir acı duymuş, lokması boğazına dizilmişti. Ortalık buz kesmişti. Yemekler sofrada donmuş, zaman herkes için durmuştu o an. Tahir Elçi’nin sokakta yatan cansız bedenine takılıp kalmıştı gözlerimiz. Hepimiz dehşet içerisindeydik. Babamın sesi ile o ana döndük. “İnşallah bana da böyle bir şerefli ölüm nasip olur” dedi. Ninem ise kaygılı sesiyle, “Sus oğlum, ne diyorsun. Allah korusun” dedi.

Ben burada halkımla kalacağım

Yasak sürecinin açıklandığı gün, yani o akşam saat 12.00’den itibaren yasak var denilmesi ile birlikte tüm aile toplandık. Babam bizleri karşısına alıp, “Yasak bu akşamdan itibaren başlayacak. Sizlere Cizre’yi terk edin gibi cümlelerde bulunmayacağım. Beni biliyorsunuz zaten. Ben burada halkımla beraber kalacağım. Sizlerde ya evinizde kalın yâda komşu evlere gidin, bu bir namus davasıdır” dedi.

Bu son görüşme oldu

“Bu topraklar bizimdir. Cizre halkı bunun bilincinde ve Cizre’yi terk etmeyeceklerini düşünüyorum. Dışarı çıkıyorum, bu son görüşmemiz olabilir. Eğer bana bir şey olursa üzülmeyin olur mu” diye konuştu. Annem yeşil kefiyesini getirip omuzlarına koydu. Bir daha bırakmak istemecesine sımsıkı sarıldı.

O günlerde sadece annem ile telefonda görüşüyorlardı. Bir defasında annem ile konuşmalarına şahit oldum. Annem sinirli bir şekilde, “Mehmet, beni düşünmüyorsan bari çocuklarını düşün. Kendine dikkat et” dedi.

Babam “Buradakilerin hepsi benim çocuklarım. Bırakıp nasıl geliyim? O onursuzluğu nasıl taşırım” dedi. “Ben cezaevindeyken onları nasıl yetiştirdiysen, sana inanıyorum artık bana ihtiyacın yok. Yine kendi başının çaresine bakarsın Zeynep. Seni iyi tanıyorum” dedi.

Babamla gurur duyuyorum

Babam beni onurlandırıyor. Onunla hep gurur duydum. O dönem ben Batman’da bir dersaneye gidiyordum. Yasaklarla birlikte Cizre’deydim ama dersler dolayısıyla tekrardan Batman’a gitmem gerekiyordu. Babama telefonla mesaj yazdım. İzin istedim. “Git oğlum, kendine iyi bak” dedi. Yasağın kaçıncı günüydü tam hatırlamıyorum. Bu onunla son iletişimim oldu. Bir daha görüşemedim. Bir daha tek bir cümle bile geçmedi aramızda.

Evleri yağmalamaya gidiyorlardı

Şırnak’ın bir köyünden otobüs beni alacaktı. Annem kaygılıydı, içi rahat etmediği için benimle köye gelmeye karar verdi. Köye gitmek için gelen araçlara el kaldırdık. Otostop çekerek gitmek istedik. O anda bir otobüs gelip, önümüzde durdu. Anneme “koş, binelim” dedim. Otobüsün kapısı açıldı, içeriye adımımı atmak üzereyken, baktım, otobüs “korucular” ile doluydu. Hepsinin elinde kazma, kürek vardı. Cizre’den sürgün edilen halkının evlerin yağmalamaya gidiyorlardı. İrkilerek geriye döndüm. Biz binmeyince, onlar hareket ettiler. Zoruma giden, onlarında da kendilerini Kürt olarak tanımlamalarıydı. Cizre’de Kürt halkının onurunu koruyanlar vardı, diğer tarafta ise halkının onuruna leke sürenler.

Şehadeti sosyal medyadan duydum

Köye vardığımızda herkes sokağa çıkma yasaklarını konuşuyordu. Köy halkından, babam ile birlikte 60 kişinin yaralandığını duyduk. Anneme “Bunlar ne diyor?” diye dönüp sordum. Şaşkın ve tedirgindim. “Yok oğlum, yok öyle bir şey. Baban yaralı filan değil” dedi annem. Vedalaştık, ben Batman’a, annem ise Şırnak’a gitti.

Batman’daydım. Babamın şehadet haberini, sosyal medyadan öğrendim. İlk başta inanamadım, ”birisinin uydurmasıdır” dedim. Sonrasında ise haberler artmaya başladı. O zaman ben de ölmek istedim.

Batman’a gelişimin yaklaşık 10. günüydü. Cizre’ye dönmeye karar verdim. Cizre girişine vardığımızda, polisler köprüde aracımızı durdurdu. “Cizre’ye neden gideceksiniz” diye sordular. “Burası benim memleketim. Ailem orada, topraklarıma, aileme gidiyorum” deyince, “Onlar terörist sanada zarar verirler” dediler. Babama, tanıdıklarıma, amcama, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan bize “terörist” diyorlardı.

Cizre viran olmuştu

İzin verdiler, aracımız Cizre’ye doğru hareket etmeye başladı. Aracın buğulu camlarının arkasından Cizre’ye baktım. Her yer viran olmuştu. Her taraftan dumanlar yükseliyordu. Yaşadığım, büyüdüğüm kent yoktu adeta. Korkunçtu. Aracımız durmaya vakit, buğulu cama parmağımla “Özgürlük yakındır” diye yazdım. Toprağa adımımı attığımda aracın camına dönüp baktım. Yazdığım yazı hemen kayboldu. Yerini yine buğuya bırakmıştı. Büyüdüğüm kentten yükselen gözyaşlarının nemi buğuya dönüşmüştü sanki. İndiğim gibi Cizre’nin direniş kokan havasını içime çektim.

Babamızın yolunu gözledik

Ailem kaldığımız evden çıkmıştı. Başka bir eve taşınmışlardı. Annemi aradım, kaldıkları evi tarif etti. Cizre merkeze taşınmışlardı. Hızlı adımlarla ilerledim. Eve vardığımda annem elinde telefonu beni bekliyordu. İçeri geçer geçmez çantamı yere bıraktım. Birbirimize sarıldık, ağladık. Babamı sordum, “iyi” dedi.

20 gün Cizre merkezde kaldık. Sonra buradan da zorla çıkarıldık, Şırnak’a gittik. Yengemin doğumu bahanesiyle Cizre’ye dönebildik ancak. O zaman daha Bekes, doğmamıştı. Ama o da benim gibi babasının yolunu gözlüyordu.

Gündüzleri arada bir o dönem milletvekili olan Faysal Sarıyıldız’ı belediyede ziyaret ediyorduk. Şubat ayıydı artık. Faysal Sarıyıldız birçok konuda bize yardımcı oluyordu. Son gidişimizde babamı sordum, “iyiler” dedi.

Hastaneye getirmediler

Şubat ayının kaçıncı günüydü tam olarak hatırlamıyorum. Orhan amcam bize telefonla ulaştı. “Bizi hastaneye götürecekler. Hastaneye gelin” dedi. Ninem heyecanlanmıştı, “Ciddi misin oğlum?” dedi. Orhan amcam, “Evet anne. Faysal Sarıyıldız da bize bunu söyledi” diyince hepimiz heyecanladık. Güler yengemin fenalaştığını, acil doğum yapacağını söyleyerek ambulans istedik.

Ambulans gelince bizimkiler Güler yengemi alıp, hastaneye gittiler. Ben ise evde kalmıştım. Üç aydır yüzünü göremediğim amcamı görme heyecanı ile evde dört dolanıyordum. Ama bizimkiler döndüklerinde Orhan amcam yoktu yanlarında. Anneme, “Ne olduğunu?” sordum, “Gelmediler. Yarın sabah getireceklermiş” dedi.

Ya Çiyager ya da Bekes

O aralar Güler yengem doğum yapmıştı. Amcamın isteğinden dolayı çocuğun daha ismini koymamıştık. Amcam bize, “Eğer eve dönersem oğlumun ismi Çiyager, gelemezsem Bekes olsun” demişti.

O gecenin sabahı erken saatlerinde, ağıtlar duymaya başladım. Rüya sanıyordum. Ama sesler gittikçe çoğaldı. Birden uyanarak, telaşla odamdan çıktım. Evden ağıtlar yükseliyordu. Herkes ağıtlarla dizlerini dövüyordu. Bağırdım, “Ne oldu?” diyerek sordum. Ellerim titriyordu. Ninemin, “Kıydılar” cevabını zar zor duydum.

Birlikte büyümüştüm amcam ile. Her anımız, yaşamımın her saati, dakikası birlikte geçmişti. İnanamıyordum. Başımı ellerimin arasına aldım, “Hayır, hayır” diye bağırıp durdum. “Bu gerçek değil, bu gerçek değil”. Ninemin kucağına büzüldüm. Deliler gibi ağladım. Bekes’imiz vardı artık. Nasıl “Bekes” derdim bilemiyordum ama ben de “Bekestim” artık. Bunu hissettim. Bunu hissettikçe ağladım. Kahrettim.

O fotoğrafı sakladım

Ailemizin büyük bir kısmı o sıra Silopi’deydi. Ben, annem, eniştem, ninem, halam ve Güler yengem Cizre’deydik. Amcam dahil birçok insanımız Cizre’de bodrumlarda öldürülmüş ve cansız bedenleri Silopi’de bulunan Habur Sınır Kapısı’na götürülmüştü. Silopi’de yaşayan akrabalarımıza çok yakın bir bölgeydi burası. Aradık, gidip bakmalarını ve Orhan amcamın cenazesini bulmalarını söyledik. Silopi’de yaşayan halam, abim ve dedem gidip bakacaklardı. Yüzlerce insanın cansız bedeni arasında amcamı bulmaları kolay olmamıştı.

Anlattıklarına göre burun direğini titreten bir koku yükseliyormuş. Bizi telefondan aradıklarında, birisinin Orhan amcama çok benzediğini söylediler. Amcam olup olmadığı net şekilde anlaşılamıyordu ve teşhis edemediler. Telefonda konuştuğumuzda bağırdım, ”amcamı nasıl tanıyamasınız” dedim. Fotoğraf çekip, whatsapp üzerinden göndermelerini söyledim. Fotoğrafa baktığımda balkona yığılıp kaldım. Kanım donmuştu o an. Boynuna saplanan bir kurşunla katledilmişti. Sinir krizi geçirdim sonrasında. Peşimden gelen eniştem elimden telefonu aldı. Sakladı telefonu benden. Küfrediyordum durmadan. Naaşını teşhis etmeden önceye kadar sürekli birileri “Orhan Cizre’den gitmiş” diyordu oysa. O fotoğrafı hep kalbimin üstünde saklarım. Kimseye vermedim, paylaşmadım. Diğer günün sabahı ise ninem, Güler yengem ve Bekes Silopi’ye gittiler.

Babam yanındakileri bırakıp gitmezdi

Bir ara dışarıya çıktığımda tanıdığımız bir kadın omuzuma dokundu ve “Baban Cizre’yi terketti” dedi. Ve sonrasında çekip gitti. Babamı biliyordum. Babam yanındakileri bırakıp hiçbir yere gitmezdi. Yanında mahsur kalan çocukları, kadınları bırakıp asla bir yere gitmezdi babam.

Sonrasında babamın “şehit” olduğu haberleri yayılmaya başladı. İçim daraldı. Amcamın naaşını teşhis etmek için dedem kan örneği vermişti. O ara dedemin kan örnekleriyle uyumlu birisinin Urfa’da olduğu bilgisi bize geldi. Hala Orhan amcamın cenazesini almamıştık. Silopi’deydi. “Yaşıyor olabilir” diye umut ederken, Urfa’daki kişinin de katledildiğini öğrendik.

Ninem babamı parmaklarından tanıdı

Cansız bedeni tanınmayacak haldeydi. Cizre bodrumlarında ölen, tanınmayacak halde olan onlarca insanımızın naaşı Urfa’ya götürülmüştü. Babam ne zaman konuşsa parmaklarını kaldırırdı. Ona ait videoları izleseniz, parmaklarının o durumunu farkedersiniz. Ninem gitti Urfa’ya. Tanınmaz halde ki cansız bedenini, parmaklarının her zamanki duruşundan teşhis etti. Bu sefer ağlamadım. Ağlamak yerine evdekileri teselli ettim.

Babam dağ gibiydi. Yıkamadılar babamı, deviremediler. Onun yüreklerine saldığı korku asla bitmeyecek.

Babamın cenazesi getirildiğinde annem küçük kardeşim Barış’ı giydiriyordu. Cenaze merasimi öncesi bu hazırlığı görünce, babamın cezaevinden çıktığı günü hatırladım. Babam özgür kaldıktan sonra, amcam Orhan evlendi. Öyle bir düğün yapıldı ki o gün anlatamam. Düğünün başı vardı, sonu yoktu. Düğün öncesi de annem bizi böyle özenle hazırlamıştı. Düğüne gitmeden önce de ne giyeceğimize karar verememenin telaşını yaşamıştık. Anneme o düğün gününü hatırlattım. Giyinip aynaya baktığımda kendimi tanıyamamıştım.

Adem’i benim yerime koy

Amcamın Silopi Habur Sınırı’nda teşhis edilen cenazesini almaya gidiyorduk. Arabaya bindiğimizde, düğünündeki o ana geri gittim. Aslında cansız bedeni ilk net şekilde teşhis edilen babam oldu. Hemen sonrasında Orhan amcamın da naaşı kesin şekilde teşhis edildi. Sanki birlikte aynı anda toprağa gömülmek istemişlerdi. Arabaya bindiğimizde kimse konuşmuyordu. Sürekli anılara dalıyordum. İnanamıyordum. “Bitti mi yani şimdi” dedim. Artık bir daha göremeyecek miydim, babamı, amcamı?

Babamın şehadetinden sonra sokağa çıkma yasağı kaldırılmıştı. Şırnak’ta bir arkadaşın evine misafir olmuştuk o akşam. Sabah babam ve amcam düzenlenecek merasimle toprağa verileceklerdi. Uyanıp gittik. Gittiğimizde insanlar toplanmıştı. Nenem toplanan kadınların arasında yere çökmüş, ağıt yakıyordu. Elimi omuzuna attım. Sıkıca sarıldı bana, öptü, kokladı. Ben sima olarak babama çok benzerim. Nenem beni öptükten sonra baban bana, “Adem senin olsun. Benim yerime koy onu” dedi.

Birlikte toprağa verildiler

Amcamın cenazesi camiye getirildi. Hepimiz kapıda bekliyorduk. Cansız bedeni yıkanacak, sonra vedalaşılacaktı. Enişteme, amcamın cenazesini görmek istediğimi söyledim. İzin vermedi. Görebilseydim yakasından tutup “kalk” diyecektim. “Kalk, oğlunu kimsesiz bırakma” diyecektim. Amcamın gidişi beni öldürdü. Babamdan daha fazla ona üzüldüm.

Sonra bir araçla babam getirildi. Aracın önüne babamın bir fotoğrafı asılmıştı. İnsanlar ayağa kalktı. Herkes ağlıyordu. Sonra babam ve amcamı toprağa verdik.

Avukat olmak istiyorum

Şimdi Bekes bize emanet. Amcamdan kalan yadigar. İyi bir avukat olmak, yapılan bu katliamı dünyaya duyurmak istiyorum. Bu haksızlığı hafızalarımızdan unutmamak için elimden geleni yapmak, bu hukuksuzluğa karşı halkımı savunmak istiyorum. Ama şunu biliyorum. Tohum gibiyiz, ne kadar derine gömülürsek o kadar kök salacağımızı biliyorum. Yüz yıl köle kalacağımıza, babam, amcam ve arkadaşları gibi onurluca mücadele etmek ve öyle hayata veda etmek en onurlucası.

Onurlu bir kavganın şehidi onlar. Eğer ki beni bir yerlerden duyuyorsa, sesimi duyuyorsa bilsin ki onunla gurur duyuyorum. Eğer sesimi duyuyorsa şunu söylemek isterdim, “Seninle gurur duyuyorum Kürt halkının kahramanı.”  Ölüm acıdır elbette. Ama “anlamlı ölüm” onurludur. Babam, amcam o onurlu ölümü yaşadılar.

Sahip çıkamadık!

Babam ve amcamın şehadetinden bir dönem sonra bir rüya gördüm. Yanımda bir arkadaşım vardı. Telefonu çaldı, bana uzatıp “Baban arıyor” dedi. Telefonu kulağıma dayadığımda, babamın sesini duydum. “Nasılsın oğlum” dedi. “İyiyim, okuyorum. Sana layık bir evlat olmaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun baba?” dedim. Bir müddet sustu ve “Boşver beni. Herkese selam söyle” deyip telefonu kapattı.

Diğer gün düşündüm. Babam neden “boş ver” dedi diye. Burada ölürsek, kimse cenazemize gelmesin demişti…