‘Ebeveynim, babamın 12 Mart darbesi sonrası aranmasından ötürü Belçika’da mülteciydi. Ben ve kardeşim mülteci çocukları olarak doğduk. Bizimkiler 1979 sonunda Türkiye’ye dönmeye karar verdi, 80’ darbesinin ağır sonuçlarını yaşadık. Yakın arkadaşları ’80 darbesinden sonra yurtdışında mülteci oldu, yıllarca dönemediler. Ben de bugün Almanya’da mülteciyim. İronik bir şekilde cevap verecek olursam, mültecilik kuşaklar arasında aktarılan bir deneyim haline geldi.‘
SON MÜLTECİLER 7. BÖLÜM
İSMET KAYHAN
Pınar Şenoğuz, ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine ilk imza atan taşradaki akademisyenlerden biri. Gaziantep Üniversitesi’ndeki az sayıda Eğitim-Senliden biriydi. Bildiriyi imzaladıktan sonra üniversite ve savcılık soruşturma başlattı. Ardından gözaltına alındı, tehdit edildi. Aynı dönemlerde HDP’li olan eşi Serhat Ovayolu hakkında soruşturma başlamıştı. Şenoğuz’un evi özel timler tarafından basıldı. Artık Türkiye’de kalmayacak duruma gelmişti. ‘Ailemi korumak ve akademik çalışmalarımı sürdürmek için’ Almanya’ya geldiğini söyleyen Şenoğuz şimdi Göttingen Üniversitesi’nde Kültürel Antropoloji/Avrupa Etnolojisi Bölümü’nde çalışmasını sürdürüyor.
Pınar’ın mültecilik hikayesi aslında yeni değil. Babası 12 Mart darbesi sonrası arandığı için Belçika’da siyasi mülteciydi. Bir mülteci çocuğu olarak doğan Şengoğuz, ‘’Ben de bugün Almanya’da mülteciyim. Mültecilik kuşaklar arasında aktarılan bir deneyim haline geldi’’ diyor. Yakın zamanda Kilis-Efrîn hattındaki saha araştırmasına dayanan yeni kitabı çıkan Pınar mültecilik hikayesini anlattı.
Taşrada muhalif olmak
“Bildiriye imza attığımda yaklaşık bir senedir Gaziantep Üniversitesi’nde yardımcı docent olarak ders veriyordum. Gaziantep’e de iş yüzünden taşınmıştım. Dolayısıyla şehirde ve üniversitede yeniydim. Tabi imzacılara yönelik böyle ağır sonuçları olan bir tepkiyi beklemiyordum. Ama Haziran 2015’teki genel seçimlerden sonra siyasi havanın çok hızlı değişmesinden ötürü bildiriyi imzalamış olmanın bana sorun yaratacağını az buçuk kestirebiliyordum. Taşra üniversitelerinde bildiğiniz gibi varolmanın koşulu muhalif bir kimliği benimsememek ya da en azından görünür kılmamak.
Ben üniversitedeki az sayıda Eğitim-Senliden biriydim. Gaziantep’e geldikten kısa bir süre sonra 2015 genel seçimlerinden ötürü HDP’yle ilişki kurup seçim öncesi anket çalışması yürütmüştüm, HDP’nin barajı geçmesi için yürütülen Ondan Sonra İnisiyatifine katılmıştım. Ayrıca şimdi eşim olan partnerim Serhat’ın (Ovayolu) HDP il yönetiminde olması ve beni üniversitede arada ziyaret etmesinden ötürü üniversite yönetiminin dikkatini çekmiştim ve partnerimin “üniversitede PKK faaliyeti yürütmemesi” yönünde uyarılmıştım. Dolayısıyla istenmeyen kişi ilan edilme potansiyelim zaten vardı.
Açıkçası şimdi geriye dönüp baktığımda, üniversiteye barış görüşmelerinin yürütüldüğü dönemde farklı kamplar arasındaki çizgilerin yumuşadığı, muhalif kimliklerin (devletin kırmızı çizgilerinin geçmemek şartıyla) kabul edildiği bir dönemde beni kadroya aldıklarını anlıyorum. AKP hükümetinin Fethullah Gülen cemaatiyle kapışmış olmasından ötürü kamu üniversitelerinde cemaat üyelerine kadro verilmediği bir dönemde bizim gibi muhalif ve soldan yana akademisyenlere tolerans gösterildi. O dönemde benzer başka arkadaşlarım da taşrada kadro bulabildiler.
Cuma namazına gitmemek bile
Hükümet ne zaman ki Kürt siyasi iradesiyle yürüttüğü barış görüşmelerini tek taraflı olarak terk etti, taşradaki kamu üniversiteleri ‘olağan’ ortamlarına geri döndüler, bizim gibi insanlar burada daha zor barınabilir hale geldi. Bu ortamlarda yalnızca muhalif ve sol düşünceyi benimsemek değil, kadın ya da eşcinsel olmak, muhafazakar hayat tarzına aykırı bir yaşantı sürmek, örneğin benim durumumda geçerli değil ama Cuma namazına gitmemek bile kişinin damgalanmasına yetiyor, biliyorsunuz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bildiriye tepkisi ülkede hızla akademisyenlere yönelik bir karalama ve sindirme kampanyası başlattı. Taşra üniversiteleri de en çabuk hizaya giren kurum oldular. Gaziantep’te de durum farklı olmadı. Üniversite ortamı özellikle yalnızlaştırıcıydı çünkü herkes sesini çıkarmaktan korkuyordu. Duygudaşlık kurabildiğimiz meslektaşlarımız ise azdı ve yönetime karşı bir güçleri yoktu. Üniversite ve savcılık hemen soruşturma başlattı. Üniversitedeki soruşturmacımız gidişatın iyi olmayacağına dair erken sinyalleri verdi. Sanırım 6-7 imzacıdan sadece dördü üniversitede ders veriyordu, diğerleri başka şehirlerde görevlendirilmişti. Dolayısıyla ses çıkaracak bir kalabalık da oluşturamıyorduk. Bölüm öğrencilerimizse çoğunlukla bölgedendi, Kürdistan’da sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı şehirlerde aileleri olanlar vardı. Herhalde imzacılara yönelik tepkiler en çok onları demoralize etmiştir. Zaten yaratılan hava bizi sindirmeye yetmişti. Rektörlük hükümete gereğinin yapıldığı mesajını vermek derdindeydi. Bizi uzaklaştırmaya bile gerek görmedi.
En ağrıma giden şey…
Benim o günlere dair en çok ağrıma giden şey, üniversiteden sessiz sedasız uzaklaştırılmış, bir tepki verememiş, muhalefet örgütleyememiş olmamızdır. Bir noktayı özellikle vurgulamak isterim. O dönemde Eğitim-Sen, Baro, Özgür Hukukçular Derneği, HDP ve bileşeni olan Kürt hareketini bütünüyle yanımda hissettim, en önemli destekçim onlardı. Bu deneyimim, demokratik kitle örgütlenmeleri ve muhalif siyasi partilerin varlığının demokrasi alanının daraldığı dönemlerde taşrada nefes almak için çok hayati olduğunu doğruladı. Sivil toplum kuruluşları için keza aynı şey söylenebilir. Fakat hem imzaladığım o bildirinin vurgulamak istediği bağımsız duruş gereği, hem de şehirde daha fazla kriminalize edilirim kaygısıyla kamusal alanda bu örgütlenmelerle bir eyleme girişmekten kaçındım.
Hükümet bildiriyle duyurduğumuz muhalif sesi bizi terör yandaşı olarak karalayarak bastırmak istiyordu. Kamusal alanda bir tepki örgütlemeye çalışmak bu damgayı güçlendirecekti. Psikolojim de elvermiyordu açıkçası. O dönemde beni yönlendiren şey kaygıydı. Birkaç kafadar bir araya geldiğimizde ürettiğimiz senaryolar üniversiteden atılmaktan tutuklanmaya kadar gidebiliyordu. Bahsettiğim dönem daha KHK’ların öngörülemediği dönemdi. Burada uzun uzadıya anlatmak zor, ama Gaziantep’te 2016 darbe girişimi sonrası olağanüstü hale giden atmosferi, hukuki şiddetin sadece Kürdistan’ı ve Kürt hareketini değil AKP hükümetinin ‘bizden değildir’ diye dışladığı herkesi hedefleyecek kadar keyfileşeğini belki daha çabuk idrak edebiliyorsunuz. Büyük şehirlerdeki imzacı arkadaşlarımızın ses vermemiş olması da yalnızlaştırıcı bir faktördü. Onların da elbette halini anlıyorum ama durumu tespit açısından bunu eklemem gerekir. Bildiriyi neden imzaladığıma değinmiyorum bile, insan olmanın gereğiydi.
Devlete meydan okumak
Zannımca akademisyenlerin hedef alınması biraz tesadüf, biraz konjonktür gereği. Otoriter popülizm, kendisinden olmayanı demokrasi alanının da öznesi olarak tanımlamıyor ve anti-entelektüalizm üzerinden millete sesleniyor. Yani bu anlamda akademisyenlere ve eleştirel düşünce üreten başkalarına düşman olmasında şaşırtıcı bir yan yok. ‘Çıkıntılık’ yapan herhangi biri Erdoğan’ın ya da onun sokaktaki gücünün hedefi haline gelebilirdi; modacı Barbaros Şansal gibi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan elbette Kürdistan’daki yıkıma ve OHAL’e Kürt siyasi iradesiyle ilişkisi olmayan, Batılı ve Türk görünümlü bir tepkinin gelmesinden hiç hoşnut olmadı. Bildiri ve imza toplama Türkiye’de her zaman etkili muhalefet yöntemleri değil, Erdoğan tepki vermesiyle belki bu Barış Bildirisi de böyle bir etkiye sahip olmayacaktı. Bildiriyle hatırlarsanız akademisyenler, devletin Kürt şehirlerindeki YDG-H gençlik örgütlenmelerini bastırmaya yönelik askeri operasyon ve sokağa çıkma yasaklarına doğrudan cephe alıp katliam olarak nitelendirmiş ve bu suça ortak olmayacağını beyan etmişti. Bu dolayımsız dil, Erdoğan’a göre devlete meydan okuyordu ve Erdoğan’a ‘millet idaresinin’ tamamını temsil etmediğini hatırlatıyordu. Cumhurbaşkanı, kendisinin başlattığı Kürt açılımına rağmen nasıl Haziran 2015 seçimlerinde anayasa değişikliği için gerekli meclis salt çoğunluğunu elde edemediği için öfkelendiyse, bildiriye de öyle öfkelenmiştir. Bence siyasi çizgisinde tutarlılık var.
Ailemi korumak için
Eleştirel göç çalışmaları uzun zamana yayılan araştırmalarla ekonomik ve siyasi göç ayrımının çok gerçekçi olmadığını, göçün arkaplanındaki motivlerin iç içe geçebildiğini ortaya koyuyor. Ben de aynı bakış açısıyla sürgünün hem zoraki hem de istenir yönleri olduğuna inanıyorum. Sürgün, yerinden edilme ve toplumsal bağların kopması anlamına geliyor. Bazen o bağları siz de koparmak istiyorsunuz. Bildiriye yönelik tepkiler sonrasında ülkeden ayrılma kararımda akademik çalışmalarımı sürdürme isteğim de rol oynadı, Türkiye’de kalmayı sürdüremeyecek olmam da. Almanya’ya çıkmadan önce partnerim Serhat’la evlenmiştim, eşimin önceki evliliğinden artık dört yaşında bir de kızımız vardı. Almanya’ya gelişimi hızlandıran etken sahip olduğum yeni aileyi koruma isteğimdi. Serhat’a açılan terör propagandası soruşturmasından dolayı özel timin evimi basması, Serhat hakkında yakalama kararı çıkarılması gibi sebeplerle planladığımızdan da önce gelmek durumunda kaldık.
Sürgün romantizmi yapmayacağım
Sürgün hakkında romantik bir düşünceye sahip olabiliriz. Sürgün üzerine edebiyat ve akademik literatürde bazen sürgünü bir emansipasyon, özgürleşme olarak okuyor. Sözgelimi, II. Dünya Savaşı sırasında özellikle Nazi zulmünden kaçan Yahudi entelektüeller özelinde sürgün deneyiminin eleştirel bir bilgi birikimine, yeni üniversiteler ortamların kuruluşuna önayak olduğunu biliyoruz. Ama zorunlu göç, dünyada çok sayıda insanı etkiledi. Dünyada 68 milyon kişi yerinden edilmiş kişi var ve çoğu kapsayıcı bir yasal koruma olmaksızın, kendini süreğen bir şekilde yerinden edilmişlik koşulları içinde buluyor. Bu durum aynı zamanda sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikleri de ağırlaştıran bir deneyim. O yüzden ben sürgün deneyimine romantik bir açıdan yaklaşamıyorum. Banal olacak belki ama sürgün bence yeni çelişkileri beraberinde getiren bir süreç.
Geride bıraktığım tek şey
Ben geride pek bir şey bırakmadım. Ülke gündemi nereye gitsem benimle geliyor. Almanya’daki barış akademisyenleri olarak hem kişisel hem kolektif inisiyatifler alarak Türkiye’de siyasal rejim değişikliğini aktarmaya, bildiriyle dile getirdiğimiz barış talebimizi yinelemeye çalışıyoruz. Bizlerin Alman akademilerindeki varlığı ayrıca ülkedeki toplumsal değişimin farklı yönlerini de aktarıp, Alman meslektaşlarımızın Türkiye’yle ve oradaki meslektaşlarımızla bağ kurmasını sağlıyor. Kısaca varlığımızın Almanya’da Türkiye’ye dönük bir kamuoyu oluşturmaya katkısı olduğunu düşünüyorum. Öğrencilerimle bağım Gaziantep’te yeni olduğum için sınırlıydı. Gaziantep’ten iki yüksek lisans öğrencime Norveçte risk altındaki öğrencilere yönelik bir programa alınmalarında destek oldum. Kendi çabalarıyla programa alındılar ve fazlasıyla hak ediyorlardı. Ailemle ve arkadaşlarımla kısıtlı da olsa iletişim kurabiliyorum. Bunun dışında Gaziantep’teki evimi dağıtmıştım zaten, sadece kitaplarım kaldı. Onları getirebilmeyi özlemle bekliyorum. Geride gönül rahatlığıyla bıraktığım tek şey, bir kurum olarak Gaziantep Üniversitesi olabilir herhalde.
Bir sürü badireyi atlatıp geldik
15 Haziran 2016’dan beri Almanya’dayız. Gaziantep Üniversitesince açılan soruşturma sonucunda dosyamın meslekten ihraç talebiyle YÖK’e gönderildiğini öğrendiğimde farklı kuruluşlarca desteklenen ve ülkesinde barınamayan akademisyenlere verilen Philipp Schwartz bursuna, hem de son başvuru tarihine bir gün kala başvurdum. Gelişimizin öncesinde dediğim gibi ev basıldı ve eşim bir ay kaçak kaldı. Herhalde daha iki aydır bile evli değildik. Bir şekilde eşimin yakalama kararını kaldırmayı başardık. Bazen hukuk garabetleri insanın yüzünü güldürebiliyor. Ama bu bambaşka bir hikaye. Barış bildirisinine yönelik baskıların Gaziantep’teki yansımasının üzerinden iki üç gün geçmişti ki ben kendimi Almanya’ya gitme hazırlıklarının içinde buldum. Velhasıl Almanya’ya bir sürü badireyi atlatıp gelmeyi başardık. Vizeyle geldiğimiz için yolculuk sıkıntılı olmadı.
Ama her şeyi bu kadar hızlı yaşamanın acısının sonra Almanya’da çıktığını söyleyebilirim. Uzunca bir süre yeni yaşamıma adapte olmakta zorlandım, bunun sancılarını yaşadım. Fakat geliş hikayem burada bitmiyor. Almanya’ya gelişimizden yaklaşık bir ay kadar sonra dosyası sevk edilen akademisyenler olarak YÖK’e savunma vermeye çağırıldık. Eğitim-Sen genel merkezi o dönemde 2453 sayılı yüksek öğrenim yasasında YÖK’ün disiplin soruşturması yürütmeye yetkili kılan herhangi bir madde olmadığı göstermiş ve YÖK nezdinde bu gayri hukuki işlemin iptali için girişimde bulunmuştu. Biz barış akademisyenleri de savunmamızın istendiği tarihde Ankara’da kurumun önünde geniş çaplı bir protesto örgütlemeye niyetlenmiştik. Elbette YÖK sendikaya kulak asmadı ama savunma tarihine az bir zaman kala gerekçe göstermeksizin bize tebliğ edilen toplantıyı iptal etti. Başka bir tarih de vermedi.
Ben Türkiye’de mi kalıp ne olacağını bekleyeyim mi hemen Almanya’ya mı döneyim derken iki gün sonra darbe girişimi oldu. Kalakaldım. Gaziantep Üniversitesi’nden henüz ne atılmıştım ne istifa etmiştim. Almanya’daki burstan dolayı doktora sonrası araştırma izni talebim imzacı olduğum için reddedilmişti. Bundan ötürü Almanya’ya yıllık iznimi kullanarak gitmiştim, bir sonraki adıma duruma göre karar verecektim. Darbe girişimi sonrası OHAL ilan edildiği için yeşil pasaportu olan herkesin kurumundan onay yazısı alması gerekiyordu. Yani Gaziantep Üniversitesi rektörlüğünün yıllık iznimi yurtdışında kullanmaya devam etmeme cevaz vermeliydi. Bir ay boyunca tüm girişimlerim sonuçsuz kaldı. Sonunda YÖK bütün üniversitelere rektörlüklerin uygun gördükleri sürece üniversite mensuplarının yurtdışı akademik etkinliklere katılmasını izin verilmesi yönünde bir yazı gönderdi. Prestijli bir uluslararası projeye toplantı davetini bahane ederek ülkeden ayrıldım. Üniversite mensuplarının katıldığı/yürüttüğü uluslararası projelerden puan toplayıp buna göre YÖK’ten katkı alıyordu. Sözü uzatmayayım, Almanya’ya geri geldim. Kısa bir süre sonra da Gaziantep Üniversitesi’ndeki diğer imzacılarla birlikte 675 sayılı KHK’yla ihraç edildim.
Türk konsolosluklarında işlem yapamıyoruz
Hayat bazen planladığınız gibi gitmiyor. Ben Gaziantep’e taşınırken üniversiteden emekli olana kadar kalırım diyordum, yalnızca bir buçuk yıl kalabildim. Dolayısıyla Almanya’da mı kalırız yoksa yurtdışında başka bir ülkeyi mi tercih ederiz kestiremiyorum. Geçtiğimiz sene ailece ilticaya başvurduk ve mülteci olarak tanındık. Şu durumda şimdilik buradayız. İltica başvurumuzda yalnızca Türkiye’deki siyasi gidişat değil, vatandaşlık haklarımızın da kısmen ilga edilmiş olması etkili oldu.
KHK’yla ihraç edilmiş arkadaşımızlarımız, Almanya’daki Türk konsolosluklarında bazı işlemleri yaptıramıyor. Örneğin, pasaport yeniletemiyor ya da çıkartamıyor, çocuğuna kimlik belgesi alamıyor, Türkiye’deki avukatına vekalet veremiyor. Verilen cevap da son derece lakayıt: Bu işlemleri Türkiye’ye gidip yaptırabilirsiniz deniyor bize. Türkiye’ye dönmemi belirleyecek olan şey ise büyük ihtimalle KHK’larla gasp edilen haklarımızın iade edilmesi olacak. Bu mücadeleyi kazanmanın beş ila on sene alacağını öngörüyorum. OHAL başvuru komisyonunun kurulması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin komisyonu iç hukuk sürecinin tüketileceği merci olarak göstermesinden ötürü itirazlarımızdan sonuç almamız zaman alacak.
Babam da mülteciydi
Ebeveynim, babamın 12 Mart darbesi sonrası aranmasından ötürü Belçika’da mülteciydi. Ben ve kardeşim mülteci çocukları olarak doğduk. Bizimkiler 1979 sonunda Türkiye’ye dönmeye karar verdi, 80’ darbesinin ağır sonuçlarını yaşadık. Yakın arkadaşları ’80 darbesinden sonra yurtdışında mülteci oldu, yıllarca dönemediler. Ben de bugün Almanya’da mülteciyim. İronik bir şekilde cevap verecek olursam, mültecilik kuşaklar arasında aktarılan bir deneyim haline geldi.
Şaka bir yana, Türkiye’deki özgürlük ve demokrasi mücadelesine dair çıkarılması gereken hala çok ders var diye düşünmek lazım belki. Türkiyeli farklı kuşak göçmenler Almanya’da birbirleriyle Türkiye’deki örgütlenmelerin uzantısı olan yapılarda ilişki içine giriyor. Çok tanımasam da, bu yapıların bazen kendi içine kapalı kaldığını, cemaatleşme eğilimlerini gözlemliyorum. Kendimizi Alman akademiası ve siyasetine açamazsak biz de Barış Akademisyenleri olarak bu sorundan azade kalamayız. Bu yüzden bu yapıların ne derece yeni kuşak göçmenlerin kendilerini ait hissedebilecekleri ölçüde dönüşebileceklerini zaman gösterecek.
Öte yandan, Almanya’ya Türkiye dışından da göç geldiğini hatırda tutmak lazım. 2015 yazı sonrasında ortaya çıkan ya da taze kan bulan mülteci dayanışma hareketleri kendi içinde daha fazla çeşitlilik barındırıyor ve farklı ülkelerden gelen etnik, ırksal grupları Almanya’nın özgürlükçü akımlarıyla tanıştırıyor. Burada da kuşaklar arası aktarım sorunu yok değil, ama daha umutvar ortamlar sunduklarını gözlemliyorum.
Mülteci örgütleriyle temastayım
Şimdi Göttingen Üniversitesi’nde Kültürel Antropoloji/Avrupa Etnolojisi Bölümü’nde bir araştırma projesi kapsamında çalışmamı sürdürüyorum. Bulunduğum eyalet olan Aşağı Saksonya’da toplumsal cinsiyet bakış açısından mülteciler ve kabul politikaları üzerine bir araştırma yürütüyorum. Üniversite zaten zengin bir akademik ortam sunuyor, ilgi duyduğum konularda akademik etkinlikleri takip ediyorum. Son dönemde Türkiye’den gelen mültecilerle temasım arttı. Fiili ve gündelik bir dayanışma faaliyetini insan ister istemez yürütüyor, her yeni gelen mültecinin bir sonraki gelene görgüsünü aktarması kaçınılmaz. Ayrıca mülteci dayanışma örgütleriyle de daha fazla ilişki kurmaya başladım. İlk iki yıl daha çok ev kurmak, yerleşmek, dil öğrenmek, Gaziantep’te yarım kalan araştırmamı yayınlamak ve tezimi kitaplaştırmakla geçmişti. Yerleşikleştikçe biraz daha deyim yerindeyse ‘ev’ dışına çıkıp bulunduğum yerdeki farklı inisiyatif ve ağların parçası olmaya çalışıyorum.
Off-Uni projesi
Barış Akademisyenleri olarak 2017’den beri dernek olarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sadece Almanya içinde dayanışma örgütlemekle kalmıyoruz, Türkiye’de kalan meslektaşlarımızla da işbirliği ve ortak proje geliştirmeye çalışıyoruz. Türkiye’de kalmayı tercih edip kurdukları dayanışma akademilerinde örgütlenen arkadaşlarımız için Almanya’daki imkanları araştırıp beraber ne tür projeler geliştirebileceğimize kafa yoruyoruz. Ortaya çıkan projelerden bazıları Barış Akademisyenleri Derneği üyelerinin de katıldığı ama bağımsız oluşumlarca yürütülüyor. Mesela burada aklıma Türkiyeli akademisyenlerin açacağı online/offline dersleri uzaktan öğrenim teknolojilerini kullanarak yurtdışında ilgi gösterebilecek kişilere sunmayı amaçlayan Off-Uni projesi geliyor.”