Sofrada ister bir kap yemek olsun, ister sofra dolu olsun hiç şükür eksik olmazdı babamın dudaklarından. Yemek bulmuş olmanın, hep bir arada bu yemeği yiyor olmanın mutlak şükredilesi bir durum olduğunu düşünürdü. Yoksa nimet de huzur da küserdi bizlere. Namazına çok düşkün değildi, arada bir kılardı namazı babam. Bizlere de hiç komşu ve akraba babalarda gördüğüm gibi namaz kılmamız için baskı yapmazdı. Bir evde namaz olursa o evin bereketinin artacağını söylerdi sadece. Ama babamın sohbetlerinin, bize nasihatlerinin konusunu en çok helal kazanç ve emek vererek bir şeye sahip olmak oluştururdu.
Helal kazancın peşinde koşarken ölen insanın şehit olduğunu ve cennete gideceğini söylerdi. Anlattığı dini hikayelerin içinde mutlaka helal kazanç, dürüstlük ve emekle bir şey sahibi olmayla ilgili bir kıssa olurdu. "Kimseye zarar vermeyin, kimseye haksızlık, zulüm etmeyin, Allah mutlaka bir gün bunu karşınıza çıkarır" derdi. Müslüman olmayanın da sadece insan olarak sizde hakkı var, Müslüman olup olmaması onunla Allah arasındaki bir meseledir" derdi. Sevecendi, adildi, haksızlığa tahammülü yoktu babamın tarif ettiği İslamiyet’in tanrısının.
Baba zoruyla gönderilen komşu çocuklarına özenerek kendi istek ve irademle gittiğim kuran kursunda karşılaştığım İslam ve Allah her gece rüyalarımda kendini tekrar eden bir kâbusa dönüşmüştü. Babamın bahsettiği sevecenlikten hiçbir emare yoktu kuran kursundaki hocanın tarif ettiği Allah’ta. Cehennemin kahredici ateşinde yakan, kavuran, hayal gücünü zorlayan türlü türlü cezalar veren kahredici bir varlıktı sözü edilen. Kuran kursuna her gidişimde korkunç bir canavara dönüşen, yara alan sevimli Allah tasavvurumu babamın hikayeleriyle onarmaya çalışırdım akşamları yatağıma uzandığımda. Ceberut yüzlü bir Allah’la babamın gülüşüne benzer sıcak gülüşü olan Allah sürekli hafızamda daha güçlü yer etmek için birbiriyle çarpışıp dururdu. Zamanla bu çelişkiyi, iki Allah olduğuna ve benim Allahımın babamın anlattığı Allah olduğuna kanaat getirerek çözmüştüm.
Çocukluğumdaki kuran kursunda tarif edilen Allah adına hareket edenlerin doksanlı yıllarda, insanları sokak ortasında satırla doğrayarak, yeraltlarında domuz bağıyla bağlayarak katledişlerine, vahşetine tanık olduğumda, yanı başımdan arkadaşlarım bu şekilde hayattan koparılıp götürüldüğünde onların değil de babamın tarif ettiği Allah’ı tercih etmemin ne kadar doğru bir karar olduğuna tekrar kanaat getirmiştim. Hala yüreğimin en sıcak tarafında babamın tarif ettiği ve gülümseyişini babamdan alan bu Allah’a dair saklı bir köşe vardır.
Bugün Ortadoğu coğrafyasını Allah adına kan gölüne çeviren, insanın kanını donduran vahşi uygulamalara imza atanlarla mücadele etmenin, onların karşısına alternatif bir İslam’ı çıkarmanın en doğru yolunun babamın tarif ettiği Allah inancını gündemleştirmek olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz babamın tarif ettiği Allah anlayışı kendi başına kurduğu bir tasavvur değildi. Yüzyılların toplumsal deneyimlerinden süzülüp gelmiş, kökü Ortadoğu ve Mezopotamya topraklarının kadim inançlarına dayanan bir mitik anlatıdan süzülüp gelip babamın tahayyülüne kurulmuştu. Babamın anlattığı hikayeler, Kürtlerin yüzlerce yıldır anlata geldikleri hikayelerdi ve ahlaki politik toplumun tüm temel nüvelerini içinde barındırıyordu bu hikayeler.
Babamın kafasındaki tanrı inancını ve anlayışını inşa eden şey bu hikayelerin yaşandığı ve anlatıldığı toplumun ahlaki politik yapısıydı. Ahlaki politik toplumun demokratik kültürel İslam’a dönüştüğü bir zihniyeti tarif etmişmiş bize babam yıllarca meğerse. Şimdi bugün Kürt Halk Önderinin ve Kürt Özgürlük Hareketinin gücünün nereden geldiğini ve demokratik kültürel İslam’la ilgili tahlil ve yaklaşımını çok daha iyi anlayabiliyorum. Kendi halkının, kendi coğrafyasının tarihini, yaşadığı sorunları bu kadar iyi tahlil edebilen bir aklın öncülüğünde Ortadoğu’da çözülemeyecek bir sorun yoktur diye düşünüyorum.
Babamın demokratik kültürel İslamı
Yorgun, argın gelirdi işten eve babam. Kapıdan içeri girer girmez yüzündeki yorgun ifadeyi, mut, umut dolu bir gülümsemeye tahvil ederdi. Eğer elleri doluysa, eve meyve ya da helva gibi bir şeyler alarak gelebilmişse bizle karşılaştığında yüzünün namlusuna sürdüğü gülümseyişin içine bir parça da özgüven ve kıvanç doldururdu. Onun gelmesi beklenirdi sofranın kurulması için, o bedeninin yorgunluğuna aldırmadan bizimle beraber sofranın kurulmasına yardım ederdi. Şaşırırdım babamın sofra kurup kaldırmasına, çünkü misafirliğe gittiğimiz hiçbir akraba evinde babaların, erkeklerin sofra kurup topladığını görmemiştim.