Dünya siyasetine yön veren güçlerin rekabet, anlaşmazlık ve çatışmalarının, yine krizli hal alan siyasi/askeri/ekonomik yapılarına dair çözüm arayışlarının sonucunun ne olacağını kestirmek mümkün olmasa da sonucun kesinleşeceği coğrafyayı iyi biliyoruz; Bab.

5 Kasım günü Fırat’ın Gazabı ismiyle başlayan operasyonla DAİŞ’in son kalesi konumundaki Rakka’nın düşmesine kesin gözüyle bakılıyor. Kesin çünkü daha şimdiye kadar YPG/QSD’nin başlattığı bir operasyonun başarısızlıkla sonuçlandığına tanık olunmadı. Bu öz güven herkesi Rakka’nın alınması ardından oluşacak tabloya kilitliyor. Artık tüm tartışmalarda DAİŞ sonrası Suriye’nin ne olacağı, kimin nasıl bir pozisyon alacağı, yeni yönetimin nasıl şekilleneceği, Kürtlerin yeni Suriye’de alacağı rol konuları işleniyor. Tabii Erdoğan diktası planladığı oyunu başarırsa işler değişir.

Aslında Minbic zaferiyle başlayan yeni Suriye’nin nasıl olacağı tartışmaları Türk devletinin Cerablus işgaliyle sekteye uğramış, oturmakta olan dengeler sarsılmıştı. QSD’nin Minbic’te yenilgiye uğraması için işgalci Türk devleti yoğun bir çaba sergilemiş, DAİŞ’in zafer kazanabilmesi için elinden geleni yapmıştı. Bunu başaramayınca da Cerablus’u ve ardı sıra Rai’yi işgal ederek bizzat aktif savaşa dahil olmak zorunda kalmıştı. 

Bu müdahalenin Kürtleri engellemeye yönelik olduğu propagandasıyla BAAS rejimi ve Rusya ile anlaşmış, ABD’nin de sessiz desteğini almış olsa da ardı sıra yaşanan gelişmeler Erdoğan diktasının bununla sınırlı kalmak istemediğini açığa çıkarmıştı. Yeni Osmanlıcılık olarak adlandırılan faşizan girişimin tüm bölge halklarını hedeflediği, temel amacının ise bölgedeki istikrarsızlığı körüklemek ve ulus-devlet alternatifi oluşumlara izin vermemek olduğu netleşmişti. 

Acaba Kürtler bölgede siyaset dışı konuma mı itilmeye çalışılıyor?

Bu yönlü çabaların yoğun olduğu bir gerçek. Hem işgalci Türk devleti, hem BAAS rejimi, hem Rusya, hem de koalisyon üyesi ülkeler Rojava Devrimi’nin yarattığı büyük etkiyi azaltmayı amaçlayan bir çizgi izledikleri kesin. Tek gerçek alternatif konumundaki QSD/MSD çizgisine yönelik saldırganlığın her geçen gün artması, uluslararası ve bölgesel güçlerin bu saldırganlığı sessizce izlemesi ve savaş gücünden faydalandığı YPG/QSD’nin bağlı bulunduğu siyasi iradeyi görmezden gelmesi bu çizginin politik duruşuna ilişkin birkaç küçük örnek. 

Mantıklı olmakla birlikte tarafların asla üzerinde uzlaşmayacağı Halep’in doğusunun özerk bir yönetime kavuşturulması önerisi, ABD ve Rusya’nın bu bölgedeki uzlaşmaz (gibi görünen) çelişkileri; ABD yönetiminin yine Rusya ve Çin’in Türk devletiyle yürüttüğü gizli görüşmeler çözüme ne denli uzak olunduğunu da gösteriyor. 

Özcesi Suriye ve bölgede etkinlik mücadelesi yürüten hiçbir güç yeni sistemin nasılını netleştirmiş değil. Pazarlıklar devam ediyor. Haliyle hiçbir güç bir diğerinin kendinden daha önde olmasını hazmedemiyor. 

Peki tüm bunlar QSD’yle somutlaşan halkların alternatif sistem arayışlarını sekteye uğratacak, hatta yenilgiyle yüz yüze getirerek mevcut statükocu otoritelerin güçlenmesine neden olacak bir sonuç yaratır mı?

Sadece son iki gün içinde bin civarında gencin gönüllü olarak saflarına katıldığı QSD’yi dışlamak, siyaset dışına itmek, sahadan uzaklaştırmak mümkün değil. Çünkü ABD, Türkiye ve benzerlerinin, yine BAAS rejimi ve Rusya’nın yıllardır oluşturmaya çalıştığı alternatiflerin, eğit-donat projelerinin, muhalif oluşumların hiçbiri şimdiye kadar QSD’nin ulaştığı düzeye yakınlaşamadı. Bunu yakalaması da mümkün görünmüyor.

Böylesi sahiplenilen bir projenin Bab’ı ve Rakka’yı alması bölgenin salahiyeti açısından çok önemli. Bunun olmaması durumunda Bab’ın kanatlarından çıkacak esintinin tüm bölgeyi kavuracak bir savaşa evrilmesi işten bile değil.