Dersim katliamı gerçekleştiğinde Cemal Süreya küçük bir çocuktu. 7 yaşındaydı. Katliam sonrasında Erzincan’dan Bilecik’e sürgün edilen 181 aile arasında kendi ailesi de vardı. Sürgün edilecek aileleri önce kamyonlara dolduruldular. Sonra da yük vagonlarına. Yıllar sonra Cemal Süreya bir sürdün çocuk olarak hislerini şu şekilde bir şiirinde paylaştı: “Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu’’. Bu dizede geçen “tarih öncesi köpekler” metaforunu Kürtlerin çıplak ve yok edici şiddete maruz bırakan irade olarak okuyacak olursak, bağımsızlık referandumu boyunca İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den yapılan tehditlerin tüm Kürtlerin kulağında aynı şekilde yankılandığını söylemekte bir sakınca yok. Aslına bakılacak olursa, Kürtler için korkunç bir hafta oldu. Tarih öncesinden çokça sesler duyuldu. Sağcısından solcusuna, Şiisinden Sünnisine, insanın keşfettiği tüm “medeni” ihtimallerin sıfırlandığı bir soykırım söylemi dolaşıma sokuldu. Yeryüzündeki hemen her Kürdün statüsüz hayatları boyunca zamana yayılarak karşılaştıkları bir düşmanlık dalgası birkaç hafta içinde aşırı yoğunlaştırılmış şekilde her bir yandan sökün etti. Hiçbir suretle ve hiçbir koşulda eşit görülmeme, katliamlar ve aç bırakılmayla tehdit edilme, aleni ırkçılık yeni “normal” oldu. Asıl olan ikrar olundu da diyebiliriz. İnsanlık dediğimiz olgunun geçen yüzyıllara, aralıksız akan kana ve deneyimlediği tüm felaketlere rağmen geçirdiği asli dönüşümün bu kadar sınırlı olması şaşırtıcı değil mi? Belki de değil. Dünya hep böyle bir yerdi ve böyle olmaya devam edecek. Batının dilimize pelesenk ettiği “medeniyet” dediğimiz şeyin insanlık tarihi boyunca asli kurucu unsuru şiddet olduğuna göre, ortada şaşıracak bir şey yok.  

Peki iplerinden boşalmış bu ırkçılık dalgası nasıl meşrulaştırılmakta? İran yetkililerin açıklamalarına baktığınızda, referandum karşıtlıklarını “İkinci İsrail’in kurulmasına karşı olmak” üzerinden tanımladığını görüyoruz. Irak’a baktığımızda, açıklamalar çeşitleniyor. İsrail vurgusu azalırken Irak’ın toprak bütünlüğüne olan vurgu artıyor. Türkiye’ye baktığımızda ise her ikisinden bol miktarda var. Kuşkusuz ki dile getirilen tüm bu gerekçelerin, bu ülkeler için belirli bir düzeyde reelpolitik kaygı unsuru teşkil ediyor. Ama temel sebepler bunlar değil. Bu ulus-devletlerin ontolojik korkusu ile alakalı. Hem İran hem de Türkiye, birincil olarak, kendi Kürt nüfuslarının ilerleyen süreçte aynı talep etrafında sıralanmasından korkuyorlar… Ama bu uzun vadeli bir korku. Kısa vadede ne İran ne de Türkiye için böyle bir durum söz konusu değil. Her iki ülkedeki Kürt bölgeleri de kontrol altında. Türk devletinin sahip olduğu tüm güvenlik kapasitesinin neredeyse üçte ikisi Kürt kentlerinde konuşlanmış durumda. PKK’nin kırsalda yaptığı eylemler devletin bekası için hakiki bir tehdit unsuru olarak görülecek düzeyde değil. İran ordusu ise bağımsızlık referandumu ile heyecanlanan Kürtlere gözdağı vermek için binlerce askeri Kürt kentlerine sevk etti. Bağımsızlık kutlamalarında ön plana çıkanları tutuklamaya başladı. Durum buysa, neden Türkiye ve İran bağımsızlık referandumuna bu kadar yüksek perdeden karşı çıktı? 

Ortadoğu’da herhangi bir güç bir başkasını tehdit ediyor ama doğrudan savaşmıyorsa, aslında, pazarlık yapıyordur. Hem Türkiye hem de İran, ne kadar çok tepki gösterirlerse pazarlık yoluyla o kadar çok kazanacaklarını düşünüyorlar. Bu Ortadoğu kaidesi, kuşkusuz yakın veya orta vadede savaş çıkmayacağı anlamına gelmez. Pazarlıklar sonuç vermezse silahlar konuşur. Bu iki ülkenin Güney Kürdistan denkleminde dahil oldukları üç temel pazarlık düzeyi var. Birincisi, ekonomik yani Güney Kürdistan’ı petrolden tüketim mallarına kadar geniş bir yelpazede tatlı kârlar elde ettikleri bir pazar olarak görüyorlar. Ambargo söyleminin aksine bağımsızlık senaryosunda daha fazlasını istiyorlar. Irak hükümeti ise kendi çıkarlarına uygun bir hidrokarbon bölüşümü derdinde. İkinci pazarlık düzlemi askeri. Türkiye, Güney Kürdistan’ın içinde, İran ise çeperinde daha fazla askeri güç bulundurma derdinde. Halihazırda, Haşdi Şabi Güney Kürdistan’ın güneybatısını kuşatmış durumda. Türkiye’nin ise Güney Kürdistan’da 19 noktada askeri üslenmesi var. Bunlardan bazıları istihbarat merkezi, askeri üs bazıları da lojistik amaçlı kullanılıyor. Bu noktaların varlığı, Türkiye’nin PKK’ye karşı mücadelesi temelinde meşrulaştırılmıştı. Bağımsızlık senaryosunda Türkiye, Şengal’den Kandil’e kadar daha da fazlasını istiyor. 

Üçüncüsü düzlem ise jeopolitik ve pazarlık masasının diğer ucunda ABD var. İran, ABD’nin koruması altında Kürt bağımsızlığı gerçekleşecekse, Irak’tan geriye kalan her şeyin kendisine bırakılmasını istiyor. Yani küçülmüş Irak’ın, tamamen kendi kontrolüne terk edilmesini istiyor. Türkiye’nin ABD ile pazarlıkta jeopolitik talepleri ise çeşitli. PKK’nin Şengal’den çıkarılmasından Kandil’e yönelik askeri operasyona, YPG’nin Suriye’de siyaseten tanınmamasından Efrin’e kadar geniş bir yelpazede talepleri var. Saymakla bitecek gibi değil. Lakin özetleyecek olursak, küçülmüş Irak, İran’ın nüfuzuna terk edilecekse, Bağımsız Güney Kürdistan’ın da Türkiye ve ABD nüfuzuna terk edilmesini ve YPG’nin Suriye’de dizginlenmesini istiyor. 

Hem İran hem de Türkiye, üç pazarlık düzleminde Güney Kürdistan yönetiminden ve ABD’den talep ettiklerini alamadıkları ölçüde, yani pazarlıklar tıkandığında doğrudan savaş politikasına yönelecekler. Özellikle de IŞİD Irak’tan tamamen arındırıldıktan sonra. Ambargo tehditleri de pratik ambargo uygulamaları da Güney Kürdistan yönetimini bu pazarlık denklemlerine girmeye daha fazla zorlayacak. Özellikle Türkiye bağlamında, hem KDP hem de YNK, PKK ve YPG konularında daha fazla taviz verilmeye zorlanacak. Sonuç itibariyle referandum sonrasındaki tüm sorular, eğer Kürtler arası bir mutabakat olmayacaksa, tek bir soruya indirgenebilir: Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının bedelini hangi Kürtler hangi derecede ödeyecek? Hep birlikte mi? Adil olmayan bir biçimde mi?