Nisan yağmurlarından sonra olur genelde; kundaktaki bir çocuğun memelere saldırışı gibi bir buluşmadır yağmur-toprak buluşması. O ulvi sesin sonunda etrafa yayılan ve beni adeta sarhoş eden koku ‘yağmurdan sonra gelen toprak kokusu’ diye şiirlere kaynaklık etmiştir. Burnumuzdan sinirlere ve ordan ruhumuza işleyen toprak kokusu, insanı özüne doğru götüren duygusal bir yolculuktur aynı zamanda.
Nedense gün geçtikçe doğaya öykünüyorum; çiçekleri, karıncaları, toprağı kutsayan yağmuru anlamaya çalışıyorum. Aylarca karların altında yatan toprağın karların erimesinden sonra doğayı renk cümbüşüne çeviren doğal yelpazeyi düşlüyorum. Yaşamın bu kadar lezzet veren elementlerini hiç ‘görmeden gitmek olur mu’ demeden edemiyorum. İki bin metre yükseklikteki dağ köylerinden geldim ben. Yaşamı her anlamsız gördüğümde ve gerici işlerle koşuşturanları görünce eski günlerime sığınarak teselli buluyorum. Yaşlandığımdan değil; bendeki bu istek, sadece yaşama yeniden bağlılığın, insanlığın kendisine olan beyhude düşmanlığına inat, yaşamı yeniden kutsamanın en ihtiraslı serzenişidir.
Savaşa endeksli yaşarken nerelere savrulduğumuzu bile görmeden göçüp gideceğiz bu dünyadan.
Türkler ve Kürtler dünyanın kutsal doğa olaylarını bile farklı algılar oldu çünkü. Zira baharın gelişini kavgayla özdeşleştirir olduk. Orduların çarpışması, kalleşçe doğa katliamlarını da getirdi beraberinde. Kışı, gazlı katliamlarla bitiren bir taraf yazı ölüm korkusuyla geçirecek. Bir taraf da, kışı zorluklarla atlatırken baharı ‘barışa dönüştürecek eylemler’e hazırlanıyor. Kim kimi öldürürse öldürsün doğadan, insanlıktan ve bizden gidiyor. Çanlar bizim için çalıyor yani.
Bir tarafın korkulu rüyasıyken bahar; diğerinin kurtuluşudur?  Bahar her yanına insanlığı koyarken biz ona yıkımın en acısını, en derin yaraları, en büyük yürek sızılarıyla cevap verdik. Yüreği buruk analardan yükselen feryatların her bir ahı, bir ayet kadar kutsalken ne oldu da bu kadar sağır olduk. Sağırlığımızla elbirliği edip çocuklarımızı topluca katlettik. Dağlarda, ovada, cezaevlerinde, sokakta infaz ettik. Bununla da yetinmedik ölümlere aşağılamayı eklercesine ‘yetmez devam!’ dedik. Bu yüzden doğa, toprağa düşen her bedenin hesabını bize çok ağır ödetti. Çünkü, ölen her dağ ceylanı doğadan izinsiz alınmış bir parçadır. Civanların bu zamansız gidişlerini doğa affetmez.
Memleketime bahar gelmiş!
Kır çiçekleri süslenip arılara vereceği poleni hazırlıyor. Ceylanlar, ürkek ürkek turlamakta. Bir tarafta tank ve toplar diğer yanda kalaşnikoflar bilenmekte.
Ve aylarca karların altında kalan toprağın sabrı taşmış, kudururcasına renk renk çiçek veriyor. Açelya, papatya, begonya, safran, rüzgar gülü, menekşe, mimoza ve vadileri süsleyen zambak.
Memleketime bahar gelmiş!
Çocukluğum seksenli yıllarda Kürdistan’ın uzak köylerinden birinde geçti.
Ters lalenin memleketinden geldim yani. Bir diğer adı  ağlayan gelin olan bu doğa harikasının yüzünü neden gökyüzüne değil de toprağa döndüğünü düşündünüz mü hiç? Turnaları memleketime küstüren, leylekleri kovan tek sebep gaz, barut ve ateş onları da küstürmüş. Doğa o kadar büyük bir ahenk içinde ki; bu kör dövüşe ters lale de anlam vermemiş olacak; tanrıya isyan etmiş. O gün bugündür yüzünü tanrıya ters çevirmiş. 
Memleketime bahar gelmiş!
Çocukluğumun baharı bile benzemiyor bugüne, griye boyanmış bir çadırın içinde ruhunu kurtarmaya çalışan biri gibi çırpınıyorum her gün. Gökyüzü, gri bir çadır gibi üstüme üstüme geliyor.  
Baharın orta yerinde soğuk terler döken çocukların ahını düşünüyorum.
Ruhları istilaya uğramış, adı, şanı, namı bilinmez kaç yüzbin kır çiçeğinin barutlar arasında yok oluşunu içliyorum.
Memleketime bahar gelmiş!
İnadına yaşam, inadına çiçek, inadına toprak, inadına hayat diyorum. Bir gün, savaşa endekslenmiş insanların körlüğüne rast gelirim diye saklı tuttum hep yaşamı içimde. Çünkü kavgaların, silahların, kin ve gözyaşının yağmurla yıkanmaya ihtiyacı olmalı bir gün. Arınmaya, silkinmeye ihtiyacı olduğunda insanın yine doğanın şefkatine sığınmalıdır.
İnsanlığa sunulmuş binbir nimetin içinde ‘tek’çiliği dayatan ve özüne yabancılaşmanın doruklarında seyreden kişilerin en histerik yollarına güdülmek yordu artık.
İşte bu yüzden sırtımı bir kez daha kadim Mezopotamya topraklarına dönüyor ve kollarımı gök kubbeye açıyorum. Bir yanıma biricik evlatlarına doyamamış anaların feryatlarını, diğer yanıma kır çiçeklerinin sitemini alarak, ağlayan gelinin gözyaşlarını ve o çocukluk düşlerimi kulaklarımı usulca okşayan rüzgarın içindeki fısıltısına bırakıyorum. Bahara yenik düşen kavgaların son bulacağı düşleri de sonsuzluğa haykırıyorum.
 Rüzgarın huşu veren sesi, kır çiçeklerine usulca bir canlılık katıyor. Her bir çiçek yeniden ayaklanıyor, güneş toprağa renk veriyor; o da insanlığa
Memleketime bahar gelmiş!