Yakın dönemde birçok açlık grevi sürecini takip eden TİHV Genel Sekteri Metin Bakkalcı, hükümetin sessizliğini eleştirerek, açlık grevindekilerle müzakere ortamının yaratılması çağrısı yaptı.
Bakkalcı, tecridin bir izolasyon yöntemi olduğunu ve kişinin fiziksel, ruhsal ve sosyal bütünlüğünün sağlanabilmesi noktasında önemli bir yerde durduğunu söyledi. Tecride dair yıllardır çalışmalar yürütüldüğünü belirten Bakkalcı, “Bir insanın fiziksel, ruhsal ve sosyal bütünlüğünü koruyabilmesi, sürdürebilmesi, geliştirebilmesi için dış uyaranlara ihtiyacı var. Bu dış uyaranlar olmaz ise bir insan hangi koşullarda olursa olsun o fiziksel, ruhsal ve sosyal bütünlüğünü ne yazık ki sürdürme olanağından mahrum kalıyor. Dolayısıyla sağlığa doğrudan zararlı bir durum ortaya çıkıyor. Bu dış uyaranları da basit bir şekilde söylemek gerekirse, ışık, ses, insanlarla temas gibi unsurların değişken ve yeterli tozda olması gerekiyor” dedi.
İmralı’da yasalara uyulmuyor
Her türlü izolasyon yönteminin işkence ve kötü muamele olduğunu dile getiren Bakkalcı, şöyle devam etti: “Türkiye’nin üyesi bulunduğu Avrupa Konseyi’nin bir birimi olan İşkenceyi Önleme Komitesi’nin (CPT) 1993’ten beri bütün raporlarında atıf yaptığı bir konu var. Günde en az 8 saat dış ortamla bir şekilde kapatılan kişinin ilişkisi olması gerekiyor. Türkiye’de bugün itibariyle yaklaşık 260 bin insanın yaşadığı cezaevlerinde bırakın günde 8 saati, meşru 2007’de düzenlenen bir düzenleme ile haftada 10 saat uygulaması bile ne yazık ki uygulanmıyor. Türkiye’de izolasyon sadece İmralı meselesi değildir. İmralı’daki ayrıcalıkları olan bir uygulamadır. Mevcut Türkiye’deki yasal düzenlemelere bakıldığında bile aykırı bir uygulamadır. Hiç kimse için kabul edilemez. Tecrit kabul edilemez, işkence ve kötü muameledir.”
CPT cevap veremiyor
CPT’nin Türkiye ziyaretlerinde birçok kez kendisinin de gelen heyetle görüşme olanağı bulduğunu anlatan Bakkalcı, görüşmelere dair ise şunları söyledi: “Ben de hasbelkader hemen hemen bütün ziyaretlerinde görüşme olanağı buldum. Benim de öncelikli sorularımdan bir tanesi kendilerinin yayınladığı raporu masaya koyarak, orada yer alan tutuklulara günde 8 saat görüşme olanağı yaratılması meselesini sorarım. Yaklaşık 2000’li yıllardan bu yana kendi raporlarında refere ettikleri bu cümleyi Türkiye için kullanmaktan imtina ettiler. Bunları soruyorum ama ben kendi adıma hala doyurucu bir cevap alamadım. Doyurucu yanıt alamadığım için varlık sebeplerinin sorgulanmasına neden olduğunu söylüyorum. Bugüne kadar bu duruma bir açıklama getirmediler.”
İnsanlar kendilerini ifade edemiyor
Cezaevlerinde başlayan açlık grevlerine dair de Bakkalcı, şöyle konuştu: “Açlık grevi denen eylem bir insanın bir konuda kendisini ifade ettiği alanların bütünüyle daraldığını, sonuç alamadığını gördüğünü ve son çare olarak kendi bedenine zarar vererek, kendisini ifade etme, yani kendi yaşamını sürdürme eylemidir. Buradaki derin paradoks aslında bu insanlar ölmek istemiyor. Cezaevlerindekiler açısından bir insanın kendini ifade etme alanının kendi bedenine kadar daralmasını gösteren bir durumdur. Bunu hissedebilmek gerekir. Bunu hissettikten sonra bunun ortadan kaldırılması, insanı esas alarak çözümü de olağanüstü derecede mümkündür. Bugün bile bitebilir yeter ki böyle bir irade ortaya çıkabilsin. Eğer böyle bir irade ortaya çıkmazsa çok üzgünüz ki ne kadar açlık grevi yapanlar ölmek yerine onurlu bir yaşamayı hedefliyorsa da kaçınılmaz olarak, yeterli gıda ve sıvı alamamanın herkesin tahmin edebileceği gibi vücuttaki yıkımı yüzünden hayati tehlikeleri de kaçınılmazdır. Dolayısıyla toplum olarak bu konuda sorumluluğumuz var.”
Sağlık kuruluşlarına açılmalı
Açlık grevindeki tutsakların kendi tercih ettiği hekimler tarafından tedavi edilmesinin çok önemli olduğunu da vurgulayan Bakkalcı, TTB, SES gibi sağlık örgütlerinin de bu noktada çağrısı olduğunu hatırlatarak, cezaevlerinin kapılarının açılması gerektiğini belirtti. Bakkalcı, özellikle bağımsız sağlık heyetlerinin cezaevlerinde devam eden açlık grevlerindeki olumsuzlukları önlemede önemli bir rol ve misyonu olduğunu bu noktadaki girişimlerinde hükümet tarafından sonuçsuz bırakılmaması gerektiği yönünde çağrısını yineledi.
Müzakerenin önü açılmalı
Açlık grevcilerinin talebinin karşılanması için müzakere ortamı yaratılması gerektiğine işaret eden Bakkalcı, “Bunun için uygun müzakere ortamlarına ihtiyaç var ama Türkiye’de ne yazık ki içinde bulunduğumuz ortamlarda bu müzakere ortamları da örselendi, tahrip oldu ve ortadan kalktı. Her ne kadar 2000’li yıllardaki gibi birlikte bir ortak aklı çıkarmaya yönelik uygun bir müzakere ortamı yaratılmamış olsa bile Adalet Bakanı tarafından belirlenmiş bir müsteşar yardımcısıyla o süreçteki sorunları aşma doğrultusunda adımlar atabiliyorduk. Bugün itibariyle baktığımızda bu da kaldırılmış durumda. Geçtiğimiz haftalarda İnsan Hakları Derneği bir heyet ile birlikte Adalet Bakanı ile görüştü ancak bu dinamik bir süreç değil. Öncelikli olarak bu ve benzeri konularda müzakere süreçlerinin önünün açılması önemli” dedi.
Kaygı verici hale evrildi
Cezaevlerinde yaşananların sorumlusunun hükümet olduğunu vurgulayan Bakkalcı, hükümetin tutukluların tüm haklarını koruma görevi olduğu hatırlatmasında bulundu. Hükümet kanadındaki sessizliğin kendisine verilen sorumluluğu yerine getirmeme olduğunu ve bunun kaygı verici bir hale doğru evirildiğini kaydeden Bakkalcı, “Hükümet 81 milyon insanın günlük yaşamında haklarıyla donatılmış bir şekilde yaşayabilmesini kolaylaştırıcı bir makamdır. Bu sessizliği kabul etmek mümkün değildir. İktidara bu görevi veren toplumun da bir sorumluluğu var. Toplumun da sorumluluğunu yerine getirmesi ile birlikte bu sessizlik ortadan kalkacaktır. Biran önce bir kişinin bile yaşamını yitirmeden ya da yanı sıra kalıcı bir rahatsızlık düzeyine ulaşılmadan bir yol bulunmalıdır. Bu bir lütuf değil onların bir sorumluluğudur” şeklinde konuştu.