“Bulacağız hee?” derdi çat pat konuştuğu Türkçesi ile Elif Ana. “Bulacağız ana” derdik önceleri, sonra bakamaz olduk acının derin bir yara gibi çizgi çizgi oturduğu yüzüne. Yere indirdik gözlerimizi.
1998’de bir devlet ajanının itirafları üzerine bir umut ile yıllardır aradıkları, artık yaşamalarından umudunu kestikleri evlatlarından en azından bir mezar taşına sarılmalarını sağlayacak bir iz bulabilmek uğruna Edirne çöplüğüne koşmuşlardı kayıp anaları. Elif Ana, Veli Amca daha niceleri. Elimde fotoğraf makinem, içimde derin bir sıkıntı... İlk kez bir habere gitmekten bu kadar rahatsızım. Analar çöplüğe evlat cesedi bulmaya gidiyorlar, bir umutla!..
Ey tarih, utanacağın ne çok şey var senin!!!
Elif Ana, Edirne çöplüğünü diğer kayıp analarıyla elleriyle kazıp, ne olduğunu bilmeden bulduğu her kemiğe sarılırken, “Düzgüüüün bana ses ver” diye çığlıklarını Kürtçe ağıtlarla yankılatırken oradaydım! Hala ne o görüntü ne de o ses terk etti hafızamı. Bir kare fotoğraf çekememiştim. Ben böylesi bir zulüm ve böylesi bir acı görmemiştim.
Toprağın altı duysun da, ola ki oğlu belki orada yatmaktaysa, toprak dayanamayıp yarılsın diye, yaralı bir kuş gibi her yerde çığlıklar attı Elif Ana.
Sonra analara karşı çöplüğü dolduran askerlere yöneldi. Zorla konuştuğu Türkçesiyle “oğlum burada mı?” diye sordu. “Nereye gömdüyseniz deyin allah aşkına, alıp gideyim!”
Askerler sustular. Bir rütbeli önüne baktı; “Biz bilmiyoruz” gibilerden mırıldandı. Galiba utanmıştı.
Ellerimiz boş, umutlarımız kırık dökük ayrılırken çöplükten, “Hissediyorum” demişti bir ana; “Burası bir mezarlık!”
Koskoca memleket, başından sonuna kadar mezarlık!!! Her bastığımız yerde aradığımız bir evlat, bir eş, bir dost, bir arkadaş, bir yoldaş yatmakta. Hatta bazıları topluca yatmakta!..
Ve yıllardır bu ülkede her CUMARTESİ bağırıyor, sarılacak bir mezar taşına hasret ANALAR... Çok zulüm gördüler. Yerlerde sürüklene sürüklene gözaltına alındılar, şubelerde dövüldüler, aşağılandılar, tehdit edildiler.
Evlat acısından gayrı hangi zulüm büyük olabilir ki?! Hangi zulüm, çalan her telefona, her zile bir umut koşmaktan, pencere başında yollara dalmaktan, bir an birini ona benzetmekten ve hep aynı hayal kırıklığını yaşamaktan, yine de vazgeçememekten daha büyük olabilir?
Yılmadılar... 27 Mayıs 1995 Cumartesi gününden beri, her Cumartesi İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde, Galatasaray Lisesi önünde saat 12.00’de kayıp anaları, yakınları, evlatlarını aramaktan bıkmadılar! Hep aynı haykırışta oldular.
“Evlatlarımızı verin, en azından kemiklerinin yerini söyleyin!”
Bir bölümüne tanıklık ettim.
BENİM ANNEM CUMARTESİ...
BANU GÜDENOÐLU: Benim annem Cumartesi