
Uzun bir süredir barajlar konusunda mücadele veriyorsunuz, Kürdistan ve Türkiye‘deki baraj karşıtı mücadele ne durumda?
Son 3-4 yıl başta olmak üzere 11 yıldır yıkıcı barajlara karşı mücadele neredeyse her bölgede giderek genişliyor. Bunun nedeni bilinen DSİ projelerinin dışında 2007’den sonra özel şirketlerce HES’li baraj başvurularının başlaması ve inşaasıdır. Gündemde mevcut 1500 baraja ek olarak şu an 2000 kadar baraj projesinin yapımı söz konusudur. Hareketler tarafından bazı yerlerde başarı ve projelerin durdurulması söz konusu iken, başka yerlerde yoğun kampanyalara rağmen projelerin önüne geçilemedi ve projelerin uygulanmasıyla yıkım gelmeye başladı. Toplumun geniş kesimlerinde barajlara karşı yayılan yoğun tepkilere rağmen Hükümet’in tavrında değişiklik yok. Hükümet halkın tepkisini hiç takmıyor ve akarsularımızı, sosyal yapımızı, kültürel değerlerimizi ekonomik kar ve siyasi hesaplar için yıkmaya devam ediyor.
Kürdistan ve Türkiye’de son yıllarda birçok çevreci grup ve hareket ortaya çıktı. Ama şu anda ilk çıkışları kadar işlevli olmadıklarını görüyoruz. Bu durum neden kaynaklanıyor?
Ekolojik, sosyal ve kültürel yıkım getiren barajlara karşı yerelden mücadele eden hareketlere biz ‘baraj/HES mağduru hareketler’ diyoruz. Bu hareketlere ‘sosyal hareket’ de diyebiliriz; bunlar, T.C. sınırları içinde en önemli sosyal hareketlerdir. Bunların yanında İstanbul ve Ankara merkezli bir kaç büyük ve genelde profesyonel olan sivil toplum kuruluşu da barajlara karşı kampanyalar yürütmeye başladı. Ortaya çıkan tüm baraj mağduru hareketler halen mücadelelerine devam etmektedirler. Ancak projelerin hiçbiri kesin şekilde durdurulmuş değil. Ancak bu hareketlerin bir kısmının ilk çıkış yıllarındaki dinamizmi kısmen kaybettikleri gibi görünmesi kısmen doğru. Bu durum, ya başarının getirdiği rehavet ya da başarızlığın getirdiği umutsuzluktan kaynaklanabilir. Örneğin ‘Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’ Ilısu projesinin dış finansını iki yıl önce durdurduktan sonra bu defa doğrudan Türk Hükümeti’ne karşı mücadele etmede zorlanıyor; çünkü ileri bir aşamaya geçmesi lazım. Yine Allianoi Girişim Grubu, Allianoi’un bu yılın başında kumlarla kapanıp su altında kalmasından sonra azmini belli oranda yitirdi. Dersim’de şimdilik halk tarafından planlanan tüm projeler durdurulmuş durumda, devlet yeni projeye girişemiyor. Doğu Karadeniz’de Çoruh Havzası Koruma Birliği ve Derelerin Kardeşliği mücadelelerine aynı yoğunlukta devam etmektedirler. Seçimden kısa süre önce örneğin Çoruh Nehri üzerindeki Arkun Barajı inşaatı köylülerce basıldı.
Bugünkü sorunlardan ilki, tüm baraj mağduru hareketlerin ortak hareket edememeleridir. Bu da değişik siyasi nedenlerden kaynaklanmaktadır. İkinci sorun, baraj ve HES’lere karşı iyice ve detaylarına kadar düşünülmüş alternatiflerin sunulmamasıdır. Bundan ve sınırlı mücadele başarı örneklerinden dolayı hareketlerin pek işlev görmediği izlenimi ortaya çıkıyor. Elbette hangi hareketlerin ortak hareket ettiği kamuoyunda fazla bilinmediği için de büyük bir kafa karışıklığı var; bu da mücadelenin etkisizleşmeye başladığı izlenimi ortaya çıkarıyor.
Size göre sivil toplum örgütlerini nasıl görmek gerekiyor?
STK’ler tüm bu mücadelede kritik rol alıyorlar. Biz STK’leri, barajlara karşı mücadelenin merkezinde değil de destekçisi olarak görüyoruz. Yani işin sahibi yerelde mücadele veren baraj mağduru hareketler olmalıdır. ‘STK’ ile İstanbul ve Ankara merkezli büyük STK’leri kastediyoruz, yereldeki küçük dernekleri yerel hareketlerin parçası olarak görüyoruz. STK’leri ‘çevre örgütleri’ olarak da tanımlıyoruz, ancak kendimizi yukarıda dediğim gibi yerel hareket, sosyal hareket veya ekolojik hareket olarak tanımlıyoruz.
STK‘ler, çevre örgütleri ile ekolojik hareketleri ya da yaklaşımları arasındaki farkılılığı açar mısınız?
STK’ler, diğer deyimle çevre örgütleri, konumları gereği yerel hareketler gibi hissedip düşünemezler; başka hedefleri olur ve kendi kuruluş çıkarlarını düşünürler. STK’lerin birçoğu profesyonel çalışırken, sosyal hareketlerin aktivistleri doğrudan baraj veya başka projeden etkilenen ve gönüllü çalışan insanlardır. Yine STK’ler ön planda olunca yerel dinamiğin ortaya çıkmasını da engellerler. Aynı zamanda STK’ler bu mücadelede yer almasın da demiyoruz. Tam tersi STK’lerin katkıları büyük olabilir. Ellerindeki maddi, ekipman, ilişki ve araştırma kapasitesiyle önemli rol alabilirler.
Ekolojik mücadele yürüten sosyal hareketlerin temel sorunu, verdikleri mücadeleyi bilince çıkaramamaktır. Genelde olayın teorik arka planına ilişkin yeterince araştırma yoktur. Hazırlanan yazılarda darlık söz konusu, uluslararası boyutta verilen mücadeleler ve tecrübeler pek bilinmiyor; her şey en baştan yeniden öğrenilmeye çalışılıyor. Yukarıda belirttiğimiz hassas noktalara göre STK’ler ile ilişkilerini doğru düzenlemedikleri için önemli bir karmaşa söz konusu. Yine bazı hareketlerde komplo teorileri çok, bu da asıl konulara eğilmesini engellemekte. Hareketlerin bazılarında projeler ve su politikası gerektiğinden fazla ‘emperyalizm’ ve ‘karanlık güçler’ vurgusuyla açıklamaya çalışılıyor.
Bu konuda hala perspektif tartışmaları olsa da Kürtler özgülünde bakıldığında durum nedir?
Kürtlerin barajlara karşı iki mücadelesi ön plana çıkmaktadır. Biri Hasankeyf, diğeri Munzur. Bunlar da en az 11 yıldır yürütülüyor. Ancak diğer Kürt illerinde de çok sayıda baraj projesi hayata geçirilmeye çalışılıyor ve bunlara karşı neredeyse tepki yok. Bu da çok ilginç bir durum ve Kürtlerin eksik sosyal gelişim ve bilincini ortaya çıkarıyor. Biz de sürekli göç ve toprağından kaçma olduğu için pek kimse toprağını tam sahiplenmiyor. Ancak öte yandan Özgürlük Hareketi’nin de katkısıyla son yıllarda hızlı bir bilinç değişimi var ve yoğun bir örgütlenme sağlanabilinir. Bu da doğrudan etkilenen insanlara tamamen dayanmalı yoksa kentlerdeki insanlara dayanıp eksik ve yanlış bir yaklaşım olur. Bu son nokta henüz neredeyse kimse tarafından maalesef henüz anlaşılmamış.
AHMET KAYA