
7 HAZİRAN tartışmaları -3
Katı olan her şeyin buharlaştığı günümüzde en önemli gündem maddelerinin ömrü bile birkaç günü geçmiyor. Nitekim daha 7 Haziran seçimlerinin resmi sonuçları dahi açıklanmadan sandıktan çıkan sonuçlar bir yana bırakıldı ve deyim yerindeyse ortalık bu sonuçlardan bağımsız yürütülen koalisyon tartışmalarına boğuldu. Oysa 7 Haziran’da sandıktan çıkan temel mesajlar göz ardı edilerek oluşturulacak bir koalisyonun, halkın iradesine de toplumsal/siyasal hayatın akışına da uyması mümkün olmayacaktır. Kaldı ki 7 Haziran seçimleri, ortaya çıkacak hükümet tablolarını aşan ve parlamento aritmetiğinden bağımsız olarak üzerinde durmayı gerektiren tarihsel bir öneme haiz.
Burjuva liberal siyasal sistemin sınırlılığı ya da temsil krizi gibi olgular yadsınamaz da olsa, genel oy ilkesinin kritik rol oynadığı tarihsel anlar vardır ve 7 Haziran’ın pek çok nedenle bu tarihsel anlardan biri olduğuna hiç kuşku yok.
Yıkılanlar
12 Eylül’ün halk iradesinin önüne diktiği en gaddar duvar olan seçim barajının, 12 Eylül’den 35 yıl sonra yıkılmış olması sıradan bir durum değildir örneğin. “İstikrar” adına “temsilde adalet” ilkesini katleden, dünyada eşi benzeri görülmemiş yüzde 10 barajı, 12 Eylül’ün marifetiydi ama anımsanacağı üzere sonraki yıllar içinde de hiçbir iktidar döneminde kaldırılması ya da düşürülmesi gündeme gelmemişti. Çok açıktı ki bu baraj, esasen HEP’in, DEP’in, HADEP’in, DEHAP’ın, DTP’nin meclis dışı bırakılması için el birliği ile muhafaza edilmekteydi. Dolayısıyla bu ayıbın sorumluluğu sadece 12 Eylül ile sınırlı olmayıp kaldırmayı gündemine almayan bütün hükümetlerindi de. En çok da iktidar olduğu dönemde 12 Eylül’ü yargılama parodisi sahneleyen AKP’nin. Üstelik bu parti, seçime ilk kez girdiği 3 Kasım 2002 seçimlerinde yüzde 34 oy almasına karşın yüzde 10 barajı sayesinde meclisteki sandalyelerin yüzde 60’ından fazlasına sahip olmuştu. Başka bir ifadeyle aldığı oyun iki katı kadar sandalyeye sahip olmuştu. AKP’nin girdiği ilk seçimde aldığı oyla orantısız büyüklükte bir iktidar elde etmesini sağlayan barajın yıkıntıları altında kalması ise tarihin, adaletin tecellisi de denebilecek cilvelerinden biri olsa gerek.
7 Haziran sadece 12 Eylül barajını yıktığı için değil “Türk tipi başkanlık” adı altında topluma dayatılan tek kişi rejiminin önüne set çekmeyi başardığı için de tarihsel önemdedir. Bu sonuçlar, toplumun, çoğunluğu siyasal yelpazenin sağında dahi olsa, kibrin, ifratın, ataerkil asabiyetin, hesap vermezliğin, kutuplaştırmanın, çatıştırmacı siyaset kültürünün ulaştığı boyutlara yeter deme ferasetinde olduğunu da göstermiştir.
Türkiye partisi olarak HDP
HDP’nin Balıkesir’den Giresun’a, Aydın’dan Artvin’e değin Türkiye’nin her yerinden oy almış olması ise, minimal normalleşme ve sesini ulusal düzlemde birazcık da olsa çarpıtılmadan dolaşıma sokabileceği asgari koşulların mevcudiyeti durumunda dahi olabileceklere işaret ediyor. Türkiye toplumunun çeyrek asrı aşan bir süredir Fırat’ın doğusuna ilişkin kara propagandayla nasıl zehirlendiği; Kürtlerin ve siyasal temsilcilerinin sarf ettikleri tek bir cümlenin dahi medyanın çarpıtmasından, şeytanlaştırmasından geçirilmeden dolaşıma sokulmadığı göz önüne alınacak olursa, ülke genelinden HDP’ye yönelen teveccühün verilen oy sayısıyla kıyaslanamayacak bir önem taşıdığı belirtilebilir. Bu teveccüh, eşit ve özgür temelde ortak gelecek inşasına dair toplumda güçlü bir potansiyel bulunduğuna işaret ediyor. Başka bir ifade ile açık ya da örtük devletliler gölge etmese toplumun barışa, ortak geleceğe tahmin edilenden çok daha yakın olduğunu gösteriyor. Acaba Erzurum’da elinde taşla HDP’lileri bekleyenlerin kaçı sıradan Erzurumlu yurttaşlardı? HDP minibüsü sürücüsünü katledenlere ilişkin böyle bir soruyu sormaya bile gerek yok zaten.
Demokratik siyaset olanakları
Öte yandan Türkiye’nin dört bir yanından HDP’ye yönelen oylar, sadece kardeşliğe ve ortak gelecek iddiasına değil aynı zamanda demokratik toplumsal siyaset olanaklarına da verilmiş oldu. Derelerin, ormanların, ağaçların, toprağın korunması (bu satırlar kaleme alınırken HDP listelerinden seçilen Prof. Beyza Üstün, İMC ekranından, hidroelektrik santrallerine, doğanın tahrip edilmesine, toprağın zehirlenmesine karşı yürüttükleri mücadeleye nasıl devam edeceklerini anlatıyordu) ya da kentsel dönüşüm adı altındaki mülksüzleştirmeyi durdurmak için de oy verildi. Kara propaganda, çarpıtma, şeytanlaştırma biraz olsun engellenebildiğinde, HDP’nin ne söylediği de ilk kez Türkiye toplumuna ulaşabildi. Ulaştığı kadarıyla karşılık buldu.
Bu söylem, kulaklara, siyasetin bir kısım paralı ve takım elbiseli zevatın ve kadrolu siyasetçilerin profesyonel meslek icra alanı olmadığını, “Biz’ler meclise” sloganıyla özetlendiği şekliyle aslında herkesin müdahil olabileceğini, kendisi, geleceği, bir ferdini oluşturduğu toplumuyla ilgili her türlü karar sürecine katılabileceği bir etkinlik alanı olduğunu fısıldadı. Bu sese kulak kabartanların başında kadınların, gençlerin, yoksulların, emekçilerin, etnik, dinsel, mezhepsel kimliğinden, cinsel yöneliminden ya da cinsiyet kimliğinden dolayı ötekileştirilenlerin gelmesi de bu nedenle anlaşılır bir şeydi.
Kürtlerin temsili
Tüm bunların yanı sıra HDP’nin başta Diyarbakır olmak üzere bölge illerinde oy oranını yüzde 80’lerin, 90’ların üzerine çıkarmış olmasının yakın siyasi geleceğe ilişkin parametrelerin değerlendirilmesinden tutalım da postkolonyal literatüre dayalı okumalara değin çok çeşitli açılardan değerlendirilmesi mümkün ve gerekli. Bu başlı başına bir yazı konusu olmakla birlikte en azından Kürtlerin, iktidarın bölgeden (yüzde 10 seçim barajı engeli sayesinde) çıkardığı vekillerin sayısal çokluğuna dayanarak, “En büyük Kürt partisi biziz” söylemine, yüzde 80’leri aşan bir açıklıkla verdiği yanıt olduğunun altı çizilebilir.
2011 yılıyla karşılaştırmalı seçim sonuçları çok açık bir şekilde gösteriyor ki, geçmişte AKP seçmeni olan Kürtler, bu kez kimi illerde AKP’yi yüzde 10’lar seviyesine çekecek ölçüde blok olarak HDP’yi tercih etmiştir. AKP’nin yüzde 20-30 oy kaybettiği illerde HDP, oylarını aynı oranda arttırmıştır. Bireysel tercihlerin çeşitliliği tartışılabilir ancak oyların bu kadar açık bir şekilde ve blok olarak yer değiştirmesi, “Kürtlerin kolektif tercihi” nitelemesini gerekli kılıyor ve bu tercihin de, Roboskî’den Kobanê’ye uzanan bir hatta kristalleştiği açık. Söz konusu tercih beyanı aynı zamanda, kapıların din istismarına olduğu kadar çözüm istismarına da kapandığına işaret ediyor.
Kürt kimliği etno-kültürel olmaktan ziyade etno-politik bir kimlik olarak kurulduğundan dolayı vekil sayısına dayanarak temsil iddiasında bulunmak gerçekliğe zaten tekabül etmiyordu ama ortaya çıkan tablo, temsil konusunda üzerinde tartışma yapılabilecek herhangi bir zemin bırakmamıştır.
İçine Gezi ruhu kaçmış bir 7 Haziran
Öte yandan 7 Haziran, sadece faşist cunta kalıntılarını yıktığı, dikta dayatmalarına ve istismara ret yanıtı verdiği için değil, yani sadece yıktıkları ve reddettikleriyle değil, inşa ettikleriyle ve yarattığı potansiyellerle de ayırt edicidir.
HDP’yi barajın üstüne taşıyan kolektif gücün toplumsal ve politik niteliği de en az barajın yıkılması kadar önemliydi örneğin. HDP çatısı altında bir araya gelen bileşenler ve onları destekleyenler, bütün çeşitlilikleri içinde bir araya gelebilirlikleriyle ve birlikte eyleyebilirlikleriyle, oldurabilirlikleriyle, Türkiye siyasal hayatında olağanüstü bir şeyi başarmış, yeni bir ufuk açmıştır.
Aslında bu ufuk, Kürt siyasal hareketi açısından yeni değil. Daha HEP’in kuruluş aşamasında sol, sosyalist, sosyal demokrat kesimlerle aynı çatı altında olma, ortak programlar geliştirme hedeflenmişti. Çeşitli dönemlerde denenen çatı partisi girişimleri, seçimlerde türlü adlar altında oluşturulan demokrasi blokları bu ufkun tezahürleriydi. Ancak bütün bu girişimlerin en sonuç alıcı somut ürünü HDP ve 7 Haziran oldu. Hem de Gezi’nin ruhuna bulanmış halde!
LGBTİ bireylerle dindar Müslümanların ya da sosyalistlerle farklı inanç kimliklerinin, eşitlik, özgürlük, hak temelli ortak gündemlerle bir araya gelebilmesi, başlı başına üzerinde durmaya değer nitelikte. Yıllar boyunca toplumsal tahayyüle ipotek koyan dinci/laik, ilerici/gerici, modern/geleneksel gibi ikiliklerin yerini, alternatif modernleşme modellerine ve özgürlükçü bir laiklik olanağına bırakmış olması da benzer bir öneme sahip.
HDP’nin seçim kampanyası, yıktıklarından ziyade yaptıklarıyla anılmayı hak ediyor. Bu kampanya, kimlik siyasetinin açmazlarına düşmeden ama Kürtlerin demokratik hak taleplerini de yok saymadan örgütlenebildi. Mevcut sistemin yok saydığı, dışladığı, hakkını gasp ettiği, tahrip ettiği her toplumsal kesimin, hatta her bireyin, içinde kendini var edebileceği bir olanak olarak ortaya çıktı HDP. Ne eşitsizliklerin ne de mağduriyetlerin arasına önem hiyerarşileri koymadan, laf dolandırmadan, çok net ama bağırmadan üretti söylemini.
Özcesi, HDP’nin 7 Haziran’da barajı yerle bir etmesinin gerisinde hem Kürt siyasal hareketinin ortaya çıkışından bu yana ısrarla sürdürdüğü Türkiye’deki demokratik güçlerle ortak mücadele çabası hem de Gezi’nin barındırdığı bütün potansiyeller ve oradan çıkan seslerin yankıları vardı. 7 Haziran, Gezi Direnişi’nin “Bu daha başlangıç” sloganının somut karşılık bulduğu en önemli momentlerden biri oldu. Bu bağlamda, Mehmet Metiner’in eshefle sarf ettiği, “Gezi’de başaramadıklarını 7 Haziran’da başardılar” ifadesini, “Gezi’de başarılan 7 Haziran’ı mümkün kıldı” ya da “Gezi’de başarılan 7 Haziran’da da başarıldı“ şeklinde düzeltmek mümkün. Türkiye’de demokratik toplumsal siyaset, hiç olmadığı kadar ihtimal dahiline girmiştir ve bu hiç de kendiliğinden olmamıştır. “Üst akıl” marifetiyle hiç olmamıştır.
Kadınların doğurgan ortaklığı
Yukarıdaki saptamalar kadınlar açısından da geçerli olmakla birlikte, 7 Haziran’ı kadınlar açısından önemli kılan başka etkenlerin bulunduğu da bir gerçek. Bu önem kadın vekil oranının yüzde 14’ten yüzde 18’e çıkmış olmasıyla sınırlı değil. Sayısal artış önemsiz değil elbette ama 7 Haziran’ın kadınlar açısından taşıdığı anlam bunun ötesinde.
Çünkü 7 Haziran, her şeyden önce kadınların bedenleri, doğurganlıkları, kimlikleri ve emekleri üzerinde giderek artan saldırılara çekilen bir set olmuştur. Kısaca anımsamak gerekirse, başta sosyal politikalar olmak üzere devlet icraatlarında aileden bağımsız bir kadın varlığının kabul edilmemesi, içinde kadın ismi geçen bakanlığın yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı gibi bir bakanlığın kurulması, “Her kürtaj bir Uludere’dir” söylemiyle kürtajı yasaklama girişimleri ve aslında fiilen yasaklanması, doğum kontrolünü kısıtlayıcı düzenlemeler, “kızlı/erkekli” tartışmaları, karma eğitime son verme çabaları, eğitimin dinselleştirilmesi, sosyal mekanların cinsiyete göre ayrıştırılması, evlilikten boşanmaya, okul-aile birliklerinden sosyal yaşama değin her alanda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın müdahil olacağı yapılaşmalara gidilmesi, annelik kariyeri söylemi, kadınlar için yarı zamanlı esnek çalışmanın kural haline getirilmeye çalışılması, feministlerin ve feminist hareketin şeytanlaştırılması, hedef haline getirilmesi ve daha pek çok girişim, uygulama...
Öte yandan iktidarın ürettiği güce ve hiddete dayalı kültür sadece siyasal alanla sınırlı kalmayıp gündelik hayata sirayet etti ve bunun da kadınlar için dolaylı da olsa yıkıcı sonuçları oldu. Kadına yönelik erkek şiddeti, ülke tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı. Kadına yönelik bu şiddet, yargı marifetiyle ve “haksız tahrik”, “iyi hal” gibi araçlarla onaylandı; takdir edilmese bile cezasız bırakılarak örtük bir şekilde desteklendi.
“Kadınların 7 Haziran’ı” ifadesi sadece AKP tek başına iktidar olanağını kaybettiği için değil, aynı zamanda HDP güçlü bir parti olarak meclise girdiği için de anlamlı. Zira HDP, eşbaşkanlık sistemi gibi Türkiye siyasal hayatına kazandırdığı eşitlikçi yeniliklerle, parite düzeyini yakalayamamış olsa dahi vekillerinin yüzde 40’ının kadın olmasıyla, hem LGBTİ bireylerin de partisi olması hem de kendini bir kadın partisi olarak tanımlamasıyla, özel bir konuma sahip.
Seçim sürecinde, gerisinde otuz yılı aşkın muazzam bir mücadele geleneği ve bu mücadelenin ortaya çıkardığı örgütlü dinamiğe sahip bulunan Kürt kadın hareketi ile Türkiye feminist hareketinin, feminist birey ve grupların, şimdiye değin gerçekleştirdikleri en somut, en kapsamlı ve en doğurgan ortaklığına ve bu ortaklığın başarısına tanıklık ettik. Kadın hareketi yelpazesinin sosyalistinden radikal feministine değin her renginden gruplar, bireyler HDP’yi kendi partisi olarak benimser ya da en azından desteklerken, Kürt kadın hareketi de, Türkiyeli feministleri parlamentoya taşıyabilecek kanalları açtı. Bu kanalların bir yandan Filiz Kerestecioğlu’nu öte yandan Hüda Kaya’yı parlamentoya taşımış olması da ayrıca üzerinde durulabilecek bir husus. Doğurgan bir ortaklık, çünkü bu ortak emek süreci, hem feminist hareketi hem Kürt kadınlarını hem de barış sürecini güçlendirecek bir deneyimi ve potansiyeli açığa çıkardı.
HANDAN ÇAÐLAYAN