Bir kenti anlatmak, bazen aslında bir kenti hayal etmektir. Söylenenlerin birçoğuna “dışarıdan” (buna cümleyi biraz eğip bükerek “içeriden” demek de mümkün) bakanın buğulanmış gözleri ve kaçmak isteyenin hezeyanları siner. Benim Barcelona’m da sanırım bunlarla dolu. Olsun. En çok da hayal etmek için yaşamıyor muyuz zaten?

Katalan ülkesinin baş şehrine, Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu’nun yaz kampına güzel daveti vesilesiyle geldim. Bu yazıyı da kentin Akdeniz’e açılan pencerelerinden birinde, tavan pervanesiyle serinleyen bir kafeteryada yazıyorum. (Kampla ve kamptaki tartışmalarla ilgili yazmayı, sonraya bırakıyorum.) Barcelona’ya baktığım gözlerimin hafızasında 5 yıl geride kalmış Amed, Antep ve Dersim ile Frankfurt başta olmak üzere birçok Almanya kenti var.
Bilen bilir: Almanya demek, intizam demektir. Alman disiplininin, kuralcılığının ve dakikliğinin kokusu, daha sokakta siner üzerine. Aykırı olan, benzemez olan, “cık cık” senfonisiyle karşılanır. Antep’teyken, Kalealtı’nın meşhur Tahmis Kahvesi’nde, bakır gürültüsü ve korna seslerinin karıştığı o kavşakta menengiç kahvesi içerken bir dostum söylemişti: “Sokakta yürürken durduk yere çığlık atasım, bağırıp çağırasım, sırf o düzenlerini bozmak için koşasım geliyordu.” Yapmadı ama. Ben de yapmadım. “Kağıtlarının”, hayatının istikrarını dileyen kimse de yapmıyor. Adı özgürlük ile birlikte anılan “sokak”tayken bile duyduğun tedirginlikle, gözlemlenme hissiyle Almanya, “ipleri” eline alıyor. Bazı büyüklerimizin “biyoiktidar” diye andığı, biraz da bu olsa gerek. Minâ Urgan’ın keyif dolu “Bir Dinozorun Gezileri”nde Avrupa’nın hemen tüm ülkelerinden bahsedip Almanya’ya -sıkıcılığı ve tekdüzeliğinden dert yanıp- boşvermesi de bundan ötürüdür.
Barcelona, henüz otobüsten inmeden, başka bir hayat vaat ediyor. Gecekondular, kırık dökük binalar arasından geçiyoruz. Orada burada bağırıp çağıran, gülüp eğlenen insanlar. Her yer küçük esnaflarla dolu. Hafızamızdaki mahalle bakkalı ne ise onun tıpkısı dükkânlar sıralanıyor, yol üstünde. “Siesta” saatinde birçoğu kapatıp gidiyor, yakınlardaki bir barda Estrella Damm içiyor belki de. Otobüs garında indiğimizde “Ola!” diyen karşılama komitesi harika: Üzerindeki pantolonu çıplak omzuna askıyla tutturmuş nerden baksan 70’lik bir ihtiyar, saçını rengarenk boyamış bir genç kadın, iyi giyimli ya da Amerikan filmlerinin Harlem’inden çıkmışa benzer birkaç siyahi, sanki en çok Latin güzelliğinin şanı yürüsün diye yaşayan kadınlar, yüksek sesli Romanlar ve Escobar bıyığı, göbeğiyle esmer bir adam.
“Aman be adam! Ne var bunlarda o kadar övecek? Suç oranı da yüksektir oralarda!” diyen çıkar mı bilmem. Nedenini uzun uzun açıklamama imkân yok ama ben Avrupa’yla tanıştığımdan bu yana en rahat adımlarımı bu sokaklarda attım. Gözetlenme tedirginliği olmadan, kuralın zinciri boğazımı zorlamadan. İçime çektiğim, Alman standardizasyonunun kasvetli havası değil, Akdeniz’in neşeye ve özgürlüğe çağıran tuz kokusuydu sanki.
***
Barcelona’daki karşılama merasiminde en fazla öne çıkan, hiç kuşku yok ki “Si” pankartları.
Katalonya, 1 Ekim’de yapılacak bağımsızlık referandumuna hazırlanıyor. Katalanlar tek bir soruya yanıt verecek: “Bağımsız bir cumhuriyet olarak yaşamak ister misiniz?”
Bu soruya “Hayır” diyenlerin kentte tek bir çalışması yok gibi. Hem gettoda hem merkezde birçok binanın balkonu, “Si” pankartları ve Katalonya bayraklarıyla süslü. Yüzlerce Katalonya bayrağına karşılık kentte, gözümüze önlerindeki polis araçları sayesinde çarpabilen devlet binalarının tepelerindekilerden başka tek bir İspanya bayrağı çarpmadı.
Önünden geçtiğimiz sıradan bir binanın sıradan duvarına ise mor renkli boyayla ulusal bayrak, orak çekiç ve kadın sembolü çizilmişti; üzerinde “Si, guanyen, guanyem” yazısı. Anlamını yoldan geçen birine sorduk, söyledi: “Evet, kazandık, kazanıyoruz.”