Kürdistan’ın bazı şehirlerinde kurulan barikatlarda haftalardır devam ediyor mücadele. Diğer il ve ilçelerde destek amaçlı yürüyüşler, gösteriler, Alevi örgütlerinin açlık grevleri, açıklamalar da devam ediyor. Özyönetim ilan edilen yerlerde halk tanka, topa ve tüm ağır silahlara karşı direniyor. Açlığa, susuzluğa, bulaşıcı hastalıklara, daha pek çok ağır soruna karşı da direniyor. Onları yalnız bırakmamanın, mücadelelerini güçlendirip süreklileştirmenin çok değişik, zengin yolları var. Bu yolları stratejik bir akla dönüştürecek tarzda düşünmek, tartışmak ve uygulamak faşizme karşı olan, faşizmi bu güzel ülkeden söküp atmak isteyen devrimci-demokrat tüm toplumsal kesimlerin işi oluyor.
Her toplumsal mücadele doğal halk önderlerini yaratır. Bu çağdaki toplumsal mücadelelere çoklu ve koordineli toplumsal önderlik cevap yaratabilir. Bunun anlamı her alan kendi özgünlüklerini dikkate alarak mücadele taktiklerini belirleyebilir, mücadelenin yürütüldüğü diğer alanlarla koordineli olur. Kendi alanında mücadele ederken diğer alanların mücadelelerini büyüten, destekleyen ve çoğaltır. Yıllarca yaptığı çözümlemelerde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan Türkiye devleti ve onu destekleyen emperyalist güçler karşısında önderlik ettiği Kürdistan Özgürlük mücadelesini bir canavarla savaşmaya benzetti. Ve o canavarla yıllardır neredeyse tek başına savaştığını, kadroların ve halkın da "ben bu canavarı nasıl darbeleyebilirim? Hiç olmazsa hızını kesip Önderliğe nasıl zaman kazandırabilirim"e daha yaşamsal cevaplar vermesi gerektiğini belirtti.
Bugünkü durumda da aslında özünde değişen pek bir şey yok. Türkiye artık faşist bir yönetim olduğu netleşen bir hükümetin tüm askeri, siyasi ve medya gücü ile Kürdistan halkına ve onun mücadele eden öncü güçlerine, bu savaşa karşı olan tüm duyarlı kesimlere bir canavar gibi saldırıyor. Sur ilçesinin, Cizre’nin, Silopi’nin etrafını tanklarla kuşatan, daha önce Farqîn ve Gimgim’a da aynı şekilde saldıran bir canavar. Van Edremit’te 12 Kürt gencini öldürmekle övünen bir canavar. Saldırıda özellikle gençleri ve çocukları hedefleyen bir canavar. Tüm Türkiye toplumunun bu canavarın hızını kesme, etkisini sınırlandırma ve nihayetinde tamamen durdurma gibi bir sorumluluğu var. Çünkü bunu yapamazsak hepimizin yaşamı pamuk ipliğine bağlı olarak bir uçurumun kıyısında sallandırılmaya devam edecek. Bu tarzda yaşamla, öl-öldür çizgisine gıda olma dışında bir seçenek bırakmayan bir ak-kara kâbus olan AKP’ye karşı Türkiye ve Kürdistan toplumunun kolektif ve çoklu öncülüğünü yaratması gerekir. Mücadele alanlarını, araçlarını ve yöntemlerini çoğaltması gerekir. Bugünkü somutlukla söylersek barikatları çoğaltmamız gerekiyor.
Barikat kelime anlamı ile bariyerleme, blokajlama ve engellemeyi içeriyor. Bugün Türkiye toplumuna sınırsız biat kültürünü dayatan faşizan yönetim, yaşam hakkımız başta olmak üzere birçok hakkımızı bariyerliyor. Bu yüzden bu sistem karşısında tüm haklarımızı koruyacağımız barikatları çoğaltmak en temel öz savunmamızdır. Bu barikatlar bugün Sur, Silopi ve Cizre’de olduğu gibi çatıştığımız barikatlar da olur yeri geldiğinde. Ekonomiye kuracağımız barikatlar da olur, medyayı blokajlayan barikatlar da olur.
Türkiye ekonomisinde bu kirli savaşa akan, çocukları öldüren kurşunlara akan tüm sermayeye barikat kurmak, onların yaşamımıza akmasını engellemek bugünkü mücadelenin mevzilerini çoğaltmaktır. Bizi vuran katleden, parçalayan, cenazelerimizi bile kaldırmamamız için üzerimize doğrultulan silahların parası vergilerden, TSK’ya bağışlardan, OYAK’ın şirketlerinden, tekel ürünlerinin belli yüzdelerinden vs. birçok yerden geliyor. Kürdistanlı ve Türkiyeli demokratlar, aydınlar ve vicdanlı insanlar bu savaşın maliyesini besleyen her şirketi blokajlamayı mücadeleyi büyütmek olarak algılarsa üzerimize amansız gelen bu canavarın hızını kesebiliriz biraz. Yine orduyu hangi şirketler ya da kuruluşlar besliyorsa onların ürünlerini boykot edebiliriz. Çünkü haksız ve insan olmanın anlamını yok eden bir savaşın objektif tarafları oluyorlar. Onların ürünlerini boykot da bir barikattır, bir blokajdır. Çok zorunlu ihtiyaçlar dışında bu işgal sistemini, faşist rejimi besleyen her ekonomik faaliyeti boykot etmek aynı zamanda bir demokratik haktır.
Yaşamı felç eden bir kirli savaş var Kürdistan’da. En temel insan hakları olan eğitim ve sağlık hizmetlerinden bile mahrum bırakılıyor çocuklar, gençler. Ayşe Öğretmen çıkıp bu en yalın gerçeği dile getirdi, anne bak kral çıplak diyenlerden biri oldu. Buna karşı özel savaş, linç kampanyası başlatan TV ve gazeteleri protesto ve boykot etmek, onların yaşamımızla temasını kesecek barikatlar geliştirmek hem demokrasinin sorumluluğu hem de gereğidir. Bundan sonra Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da yaşayan herkes attığı her adımın anlamının bu savaşa etkisi ile ölçmek durumundadır. Harcadığı her kuruşun savaşta neyi-kimi vurduğunu düşünmek durumundadır. TV ve basın organlarına ayırdığı her anı, onların reytinglerine yaptığı katkıyı bilmek zorundadır.
Yaşamımızın her anına tecavüz etmeyi neredeyse kendine hak gören bu faşizan zihniyet babanın kızına şehvetini teşvik edecek kadar pervasızlaşıyor. Bu pervasızlığı durdurmak için hepimizin rutin yaşam sınırlarını zorlamamız gerekir. Herkes bulunduğu toplumsal zemine göre neler yapabileceğini belirleyebilir. Bu pervasızlığı durdurmak artık basın açıklamaları, oturma eylemleri vb. ile mümkün olamaz. Her toplumsal kesim kendi özgünlüğüne göre eylem yaratma gereği ile yüz yüze. Çünkü bu pervasızlık günlük olarak yaşamımız üzerinde eylemde bulunuyor. Günlük yaşamımıza bir de bu gözle bakalım. Kendi rahatımızdan, alışkanlıklarımızdan, konforumuzdan taviz vermeden, bedelleri göze almadan asla bu pervasızlığı durduramayacağımızın bilinci daha hızlı gelişirse zafer de o kadar yakınlaşır. Bu bilincimiz kendini büyütüp çoğalttıkça faşizmi her cepheden vuracak ve durduracak olan barikatları çoğaltabiliriz.