Geri dönüşü, telafisi olmayan günlerden geçiyoruz. Barışı umut olmaktan bile çıkaracak günlerden... Seçeneklerimizi ve özellikle de kardeşlik ve bir arada yaşama inadımızı sorgulamak zorunda kaldığımız ve belki de başka bir yol bulmamız dahi gereken günlerden...
Elbet Cizre'den, Silopi'den, Sur'dan, Nusaybin'den, Dargeçit'ten, Yüksekova'dan, oralarda yaşananlardan söz ediyorum. Devlet, tankını topunu şehir sokaklarına indirdi ve bölge halkını katlediyor, zorla göçmek zorunda bırakıyor, hastanesini okulunu işlemez hale getiriyor. Memurlarını, öğretmenlerini bölgeden çekiyor. Yurdunu terk etmeyen, devletin sindirme politikalarına papuç bırakmayan çocuklar, kadınlar, gençler ölümle cezalandırılıyor. Bir gün iki gün değil, tek tek değil, gizli saklı değil, illegal yöntemlerle değil açıktan ve tüm devlet olanakları kullanılarak ve her gün daha da azgınlaşarak üstelik...
Devlet susturmak, sindirmek, olmadı katlederek Kürtlerden kurtulmak istiyor, bu malum. Becerebilir mi? Hayır! Yapamaz! Yapamadı, yapamaz! Devlet Kürtleri yok edemez ama adı barış olan bir arada, kardeşçe onurlu bir yaşam olanağını yok edebilir. Ediyor da...
Devlet Kürtleri katlederken, batılı halkın ki bu yazıda türkler olarak adlandıralım kendi dünyasında döviz kuruyla, futbol maçlarıyla, evlilik programlarıyla, indirimli mücevher günleriyle zaman geçirmesini, haber dinlemeden, merak etmeden ve görmezden gelerek, hatta devlet politikalarını onaylayarak hayatına devam etmesini ekleyerek bir düşünün.
Devletin bu saldırganlığının özellikle ve yoğun olarak Kürtleri hedef alsa da kendisini de ilgilendirdiğinden bi haber, barış ihtiyacınını duyumsamaktan aciz bir aldırmazlık fotoğrafı. Devletin Kürtleri sindirerek yahut ayırarak saf dışı bırakmasının kendisi ile ilişkisini göremeyen, barıştan umut kesmenin kendisini de yalnızlaştıracağını anlamaktan bu derece uzak.
Ve adım adım ya da koşarak değil, yuvarlanarak, düşe kalka iktidarın planladığı karanlığa sürükleniyoruz. Biliyoruz ki barış talebini, kardeşlik ve bir arada yaşama isteğini ülke gündemine sokan Kürtlerin ısrarıydı ve halen bu yolda mücadelesini sürdürüyor. Ancak Kürtler artık bir yol ayrımında. Tek başına yüklendiği barış mücadelesinde yalnız bırakılmış olmaktan yoruldu.
Bu yüzden de devletin barışa karşı saldırısını durdurabilmek, barışı gerçekleştirebilmek için tüm halkların barış talepli mücadelesini gerçekten ortaklaştırmaya ihtiyaç var. Hatta her zamankinden çok, hatta Kürtleri dahi barış ısrarında tutacak kadar çok barışı savunmak gerekiyor bugün.
‘Batılı halklar, Türkler bunun ne kadar farkında’ diye sorarsanız, umutvar bir yanıtım yok ne yazık ki. Siyasal, inançsal ya da kültürel bir kutuplaşmanın çok ötesinde bir kutuplaşmayla, ırk ayrımcılığı üzerinden bir ruhsal ayrışmayla karşı karşıyayız artık. Kürtler ve Türkler ne yazık ki ayrı dünyalarda yaşıyorlar. Ortak değerleri hızla tahrip ediliyor ve bu tahribi durdurabilmek için mücadele alanında sadece Kürtler var.
‘Nasıl olacak da birdenbire Türkiye halkları Türküyle Kürdüyle barış mücadelesinde ortaklaşacak o zaman’ derseniz; Kürt dostu olmaya zorlamadan kendi ihtiyaçlarını fark etmelerini sağlayarak bu amaca ulaşılabilir diye umut ediyorum. Yani, kendilerini önemsedikleri için, var olmak ve yaşamak refleksi ile batılı halkların da halen savaşa karşı barışı savunma potansiyeli olduğuna inanıyorum. Bu nedenle özellikle batılı siyasetçilerin, siyasi örgütlerin ve hatta demokratik örgütlerin, batılı halkın barış ihtiyacını ortaya çıkaracak, onları harekete geçirecek politikalara, yol ve yöntemlere ağırlık vermesi, farkındalık yaratmaları gerekiyor öncelikle. Buna, barış artık Türklerin sınavı da diyebiliriz.