Pervari’nin Belenoluk (Heşet) Köyünde, Belenoluk Karakolu’ndaki askerler tarafından açılan ateş sonucu yaralan Ferhat Çağla’nın, yaşamıyla ilgili risk sürüyor. Hayvanlarını otlatmakta olan 10 yaşında bir çocuk. Nöbetteyim. Biliyorum ki o ölürse bütün insanlık bir kez daha ölecektir.
***
Kifayetsiz muhteris Türkiye devleti, Davutoğlu patentli Yeni-Osmanlı politikasıyla bölge üzerinde güçlü bir hegemonya oluşturmayı hedefleyerek Büyük Ortadoğu Politikası’nın inşası için yola çıkarken, yaşamın üniversite kürsülerindeki yorumlar kadar sorunsuz olmadığını anlamamakta direnmişti. Ne bölgeyi doğru okuyabilmiş, ne de anlamaya çalışmıştı. Ve şimdi sömürgeci bir ihtirasla Dimyat’a pirince gitmeye kalkan kifayetsiz muhteris evdeki bulgurdan da olmaya başladı.
Türkiye, bu siyasal yapıların yönetiminde içinden çıkılamaz bir politik ve sosyal kriz ile karşı karşıya. Klasik bir söylemle “Türkiye: Kaynayan Kazan” başlığı bile artık Türkiye’yi yeterince tanımlayamaz durumda. Türkiye, alarm sistemi çalışmayan kaynayan bir düdüksüz tenceredir artık. Çünkü barış için sağduyunun biricik temsilcisi olan sayın Öcalan ve PKK ile görüşme kanalları kapatıldı. Barışın ve özgürlüğün partisi BDP ile ilişkiler kesildi. KCK gibi Kürt halkının yüzlerce asırlık öfkesini akıl süzgecinden geçirerek barış eylemi üretmeye çalışan yapılanmalar sömürgeci toplama kamplarının kapkaranlık zindanlarına tıkıldı. HDK gibi Türk halkının vicdanını insanileştirmek, adalet duygusunu diriltmek, yani “bende olan haklar aynen komşumda da olmalıdır” diyerek halklara barışın yolunu göstermeye çalışan bir avuç özgürlük ve demokrasi misyoneri vatan haini ilan edildi. Güneşin özgürleştiği topraklar “kapkaranlık alanlar” olarak topun tankın namlusuna yerleştirilirken, Türk Devleti, Apaydın alanlarda komşu devletlerde savaşması için Hizbullahçı, El-Kaideci terörist eğitimlerini başlattı.
Sorun sadece AKP Devletinin ne adalet ne de hukuk tanımayan yönetme modeliyle sınırlı değil elbette. MHP ve CHP gibi AKP’nin anadan öz babadan çoğul sömürgeci kardeşleri de Anayasa tartışmalarına paralel olarak danha çok birbirine benzemeye başladılar. Pastadan pay kavgasında didişme sürse de ulusçu-ulusalcı, sömürgeci, militer, uniter, emekçi sınıflara düşmanı, erkek ideolojide bütünleşme tam bir birlik görüntüsü almaya başladı.
***
Belenoluk Karakolu’ndaki askerler tarafından açılan ateş sonucu yaralan Ferhat Çağla’nın, yaşamıyla ilgili risk sürüyor. 10 yaşında bir çocuk. Nöbetteyim. Biliyorum ki, o ölürse bütün insanlık bir kez daha ölecektir.
***
Tehlikeyi anlatabilecek söz bulmakta güçlük çekiyorum artık. “Salla gitsin” diyeceğim, “su testisi su yolunda kırılır, sömürgeciler sürüne sürüne gebersin” diyeceğim, vicdanım bırakmıyor, dilim varmıyor. Çünkü ortada bir savaş var, yani yoksul gençler ölüyor, yaşlılar, çocuklar ölüyor, ormanlar, böcekler ölüyor, tümüyle gelecek ölüyor. Sömürgeci egemenlerin çocukları yer almıyor bu savaşta. Yoksul halklar, ezilen sınıflar ölüyor. Susmak, cinayete ortak olmak demektir.
“Anlat o zaman” diyorum, anlatamıyorum… Türkiye halkına bir şeyler anlatılabileceğine ilişkin inançlarımı giderek daha fazla kaybediyorum. Milliyetçilik günlük tayın olarak sunulmuş Türk halkına. Sanki o ülkede yaşamıyorlar, o bölgede değiller, o savaştan haberleri yok.
Örneğin Antep’te ne oldu? PKK’yi tanıyan herkes biliyor: PKK sivil ve savunmasız halka karşı örgütlü eylem yapmaz, yapmamıştır. İstihbaratçı ya da stratejist (yani devletin savaş uzmanı) ısrarla devam ediyor: “Ama Mavi Çarşı …” Hepimiz biliyoruz: PKK kendi saflarında merkezi olmayan kararlarla gerçekleştirilen eylemler konusunda hep “eylemin sömürgeciliğe yönelik yüzünü anlayarak ve bunu selamlayarak” ama “eylemin sivillere yönelik yüzünü ve özgürlük mücadelesinin doğasına uyum sağlamayan yöntemlerin eleştirerek ve reddederek” değerlendirmiştir. Otuz yılın genel pratiğine ön yargılardan, milliyetçilik gibi ötekine düşmanlıkla beslenen yaklaşımlardan uzak bakabildiğimizde, bu açıklama ve değerlendirmelerinin hepsinde samimi olduğunu ve uygulamasında titiz davrandığını görürüz.
Bu ne kadar kesin bir gerçekse, Türk devletinin Kürt çocuklarına yönelik özel bir katliamı sürdürdüğü gerçeği de o kadar kesindir. Kürdün çocuğu ölürken ağlamayan gözlerin, sıra kendi çocuğuna geldiğinde ağlamaya kalkmasının, sorunun temelden çözümüne ilişkin hiçbir anlamı olamaz.
***
Ferhat Çağla’nın, yaşamıyla ilgili risk sürüyor. O bir çocuk. Ve o ölürse bütün insanlık bir kez daha ölecektir.
***
Bugün, yani 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde sokağa çıkıp “barış” diye haykırmayacaksak eğer;
bugün Belenoluk Karakollarının çocuklara yönelmiş silahlarını taşlamayacaksak eğer;
bugün “toplumsal mutabakat” arayan AKP’li Çiçek’in elini tutmayı düşünmek yerine, sayın Öcalan’la bağlanmış “Protokolleri” tartışmayı ya da yol haritalarını toplumun önüne koymayı düşünemiyorsak eğer;
bugün Apaydın kamplarını basıp, terör odaklarını kurutamıyorsak eğer…
Bugün 10 yaşındaki Ferhat Çağla’nın başucunda nöbette değilsek eğer…
Yani bugün 1 Eylül’de Roboskîlilere destekte, Belenoluk’da taşlamada, Ferhat'ın başında nöbette, Şemzînan özgürlüğünde mutlulukta ezilen halklar olarak Kürt halkıyla birlikte değilsek eğer…
Hayır yine de tarihi ezilmişler olarak yeniden yazabiliriz: Türkiye’de 1 Eylül’de Halkların Demokratik Kongresi ve Avrupa’da (Mannheim) 8 Eylül’de YEK-KOM, sadece Kürt halkı için değil, dünya halklarının ve ezilenlerin özgürlüğü için nöbete çağırıyor bütün insanlığı bir kez daha.
Çünkü bu öykü hepimizin öyküsüdür.
Barış'da Roboskî'den Mannheim'a Ferhat'la