12 Eylül’ün 35. yıldönümünde 12 Eylül rejiminin temel unsurlarının sürdüğünü söylemek ne kadar acı verici. 12 Eylülcüler de bundan başkasını istemiyorlardı zahir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de devrimci, demokrat ve sözümona liberal kesimler ne denli başarısızsa, 12 Eylül planlayıcılarının o denli başarılı olduğunu kabul etmek durumundayız.

12 Eylül darbesi, başlı başına bir “toplum mühendisliği” olayı. Özgürlük ruhunun bir süreç olarak egemen olduğu bir toplum modeli yerine, aksine kayıtsız şartsız bir itaat toplumunun bir süreç olarak kurulması olayı. Demokratikleşme mecrasının adeta kurutulduğu, devletçi/baskıcı esaslar üzerinden toplumun yeniden kalıba dökülmesi olayı. Bu süreçte sadece toplum değil, her kurum, hatta her kişi yeniden biçimlendirilmeye çalışıldı.

12 Eylül biçim olarak “totaliterizme karşı” çıkıp, ona karşı darbe yaptığını ilan ederken, denilebilir ki dünyanın en kalıcı totaliter sistemlerinden birini inşa etti. Kurulan sistem kendi içinde o kadar tutarlı ve özgürlük düşüncesinin herhangi bir sızıntına karşı o kadar iyi düşünülmüş setler oluşturdu ki, reforme edilme olanağını tümden ortadan kaldırdı, muhaliflerine 12 Eylül rejimini ya kabul etme, ya tümden çöpe atmaktan başka bir çare bırakmadı.


Toplumsal çürüme

12 Eylül darbesi ya da anti toplum operasyonu, tüm toplumu bir düşman arka sahası olarak gören yaklaşımların deney alanı oldu. Yüz binlerce siyasi tutuklu da bu deneyin kobayları olarak görüldü. Darbecilere göre, kendi halkını seven, onlar için daha insani ve eşitlikçi bir ev inşa etmeye çalışan gençler, sendikacılar, partililer, dernek mensupları, birer kanser hücresiydi. Neşterle acımasızca temizlenmeliydi. Etnik temizlik gibi, toplumsal temizlik de yapılabilirdi. Bu “temizliğin” asıl hedefi, toplumu öncülerinden ve aydınlarından yoksun bırakarak sürüleştirmek ve ona istediği “köle kişiliğini” vermekti.

12 Eylül aynı zamanda ekonomik ve kültürel bir projeydi. Hayatın her alanını sarıp sarmalamayı hedefleyen bütünlüklü bir karşı devrimci projeydi. Eşitlikçi, insani, kardeşliğe dayalı değerlerin yerini, paraya, ekonomik çıkarlara dayalı bir değerler silsilesi aldı.

“Para”nın tek ölçü olması, Türkiye’nin kara para cennetine dönüşmesini, klasik kapitalizmin üretime yönelik yapılanmasının gözden düşmesini getirdi. Para ile para kazanmak varken üretim gibi zor ve sorunlu işlerle uğraşmaya gerek kalmıyordu. 12 Eylül böylece üretken toplum anlayışı yerine tüketim toplumu anlayışını yerleştirmeyi başardı. Ne pahasına olursa olsun tüketim, sadece toplumun varlıklı kesimlerini değil, yoksul kesimlerini de etkisi altına aldı. 12 Eylül sonrası gençlik, böylesi değerlerin kuşatması altında gelişti.

12 Eylül aynı zamanda, sözde ekonomik gelişmeye katkı olarak sunulan dış kaynaklardan sağlanan yüksek faizli kredileri hortumlamayı, denetimsiz devlet erki aracılığıyla pastadan pay kapmayı bir kural haline getirdi. Siyaset yapma ile çıkar sarmalları arasında çürüme iç içe geçti. “Sosyal demokratlar” da dahil hiçbir siyasi parti buna direnemedi. Direnmek de istemedi.

Bu, siyasetin çürümesini ve siyasi partilerin 12 Eylül’ün otoriter, denetim dışı yapılanmasına daha fazla sarılmasını geliştirdi, güçlendirdi. Çürüme en sonunda tüm kurumları sarmalı içine aldı. Yozlaşmada sınır tanımayan böylesi bir kültürel atmosferde soluklanan toplumun bazı kesimlerinin muhalif görüntüsü veren dinci görüşlere sarılmasına şaşırmamalı. Solun bastırılmış olması, bu yönlü gelişmeyi kolaylaştırdı.

12 Eylül rejimi, ekonomik alanda ise emekçi kesimleri örgütsüzleştirdi. Emekçilerin kazanımları ellerinden alınırken, onlar uluslararası yeni iş bölümünün köle ücretlerine razı olma durumuna getirildi. Bu bakımdan 12 Eylül, siyasal açıdan topluma bir “deli gömleği” giydirme operasyonuysa, ekonomik açıdan yeni sağın 80’li yıllarda yükselen neo liberal ekonomik modelinin zorla dayatılmasıydı.


Fırat’ın batısının tavrı

1983 yılında yapılan sözde bağımsız ve serbest seçimlerden sonra oluşan sözde sivil hükümetler, milli güvenlik rejimi çerçevesinde iktidarı militarizm ile bölüşmeye razı oldular. Bu model de bize özgü değildi aslında. Bizden önce sözde demokratik rejime geçen Latin Amerikalı cunta rejimleri, siyaset bilimi kuramcıları açısından ilginç “geçiş“ modelleri sundular. Bu rejimlere kibarca “kontrol altında demokrasiler” deniyordu. Yani halen kendini üreterek süren ordunun vesayeti altında bulunan, gerektiğinde onun daha “kibar” müdahalelerine açık olan bir model.

Devletin istisnasız toplumsal muhalif ya da “farklı” her kesime karşı uyguladığı ölçüsüz şiddetin yanıtı, 1984’ten sonra patlak veren “Kürt savaşı” oldu. Kimilerine göre bu savaşın ana kaynağı, 1980 sonrasında inanılmaz vahşetin yaşandığı Diyarbakır Cezaevi’ydi. Mamak, Metris ve Türkiye’nin her yanına yayılan sayısız sivil ve askeri cezaevlerinde inanılmaz bir şiddet uygulandı. Bunlar kayda geçmedi. Hatırlanmıyor bile. Toplumun her kesiminin payını aldığı bu resmi şiddet dalgası, buna karşı -Fırat’ın ötesini tenzih ederek- toplumsal muhalefetin kendi arasında asgari birlik sağlayarak bir direniş ve dayanışma hattı oluşturamama zafiyeti, sonunda sahneye itaatkar, sessiz, her şeyi kabule hazır bir toplum modeli çıkardı. Bu tablo, sözde sivil yönetime geçildikten sonra da kırılamadı.

80’ler sonrasında dünya solunun girdiği kriz de, mutlaklaştırılmak istenen militarist 12 Eylül rejiminin imdadına yetişti. Ulusal ve uluslararası düzeyde solun içine girdiği kriz, Türkiye’de muhalif eğilimlerin “ters” kanallara akmasına neden oldu. Sözde 12 Eylül rejimine karşı çıkan kapatılmış partilerin mirasçıları 1991 yılında, Kürt muhalefetinin de desteği ile hükümet oldu.

“Demokratikleşme” programı ile iktidar olmalarına ve Kürtlerin de bunu desteklemesine karşın halkın oyları ile desteklediği demokratikleşme programını askıya alarak 12 Eylül rejiminin kalıcılaşmasına en büyük katkıyı sundular. Güvenlik Kurulu’nu onlar, bir çeşit hükümet ortağı konumuna soktular.

Bu klasik partilerin demokrasiye ihaneti ise, seçmenlerin siyasal İslam’a destek vermesine yol açtı. Öte yandan “ılımlılık” görüntüsü ardında siyasal İslam’ın önü zaten 80’li yılların başında bizzat ABD tarafından açılmıştı. 12 Eylül cuntası da, bütün “Atatürkçülük” söylemlerine karşın, gerçekte ABD’nin “Yeşil Kuşak” politikalarından da etkilenerek, İslam/Türk sentezi yaklaşımına öncelik verdi. Zaman zaman solla ittifak kuran Kemalist odaklar da cezalandırıldı, etkisiz kılındı. Solu özellikle ezen militarizm, Silivri’de ayağı yere değince, çok şikayetçi olduğu siyasal İslam ağırlıklı siyaset arenasının bizzat hazırlayıcısı oldu.


Yargılanmayan darbe tekerrür eder

12 Eylül’ün faturası çok ağır: Milyonla gözaltı, 50 idam, sayısız işkence ve kayıp dosyası, temerküz kampına kapatılan siyasal parti, dernek ve sendikalar, yasaklanan ve yakılan milyonlarca kitap ve dergi, işinden, okulundan atılan sayısız öğrenci, öğretim üyesi, memur ve işçi. Bir tarafta yurttaşlara ve insanlığa karşı işlenmiş sayısız suç; öteki tarafta ilelebet “cezasızlık” durumu. Cuntacılara karşı dava açmak isteyen bir savcı, İspanya, Şili, İtalya ve Arjantin’de olduğu alkışlanacağı yerde, Türkiye’de cezalandırıldı.

Burası Türkiye Cumhuriyeti deyip geçmemek gerekiyor. 12 Eylül’ün yargılanmayışı, yüzyıl başından beri bu coğrafyada zaman zaman insanlığa karşı işlenmiş suçların yargılanmayışının ürünüdür. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni bir darbe olmayışının tek garantisi, Yunanistan örneğinde olduğu gibi, cunta sorumlularının ve işkencecilerin yargılanması. Müeyyidesi olmayan her suç, her zaman yeniden işlenmeye açıktır çünkü.

12 Eylülcülerin çizdiği tablodan kimse memnun değil, olmadı ama kimse de değiştirmedi. Ergenekon operasyonları en hararetli anlarında bile 12 Eylül’e uzanan bir yol haritasından çok uzaktı. En önemlisi bu tabloyu değiştirebilecek devrimci, sol, demokratik halk güçleri siyaseten “hadım” edilince, 12 Eylül sorununa karşı Türkiye cenahından yükselen en etkili duruş, doğuda yükselen devrimci mücadeleye organik/etkileşim içinde ve bilindik kapsamda “faşizme karşı demokrasi mücadelesi” olmadı. Ya ne oldu? Darbeden 20 yıl sonra 70’li yılların devrimci kuşağının zayıf düşmüş omuzları ve 78’liler kavramı üzerinden başlatılan darbeye karşı “yüzleşme” ve “onarıcı” adalet, hukuk ve vicdan yürüyüşü oldu.


12 Eylül rejimi sürüyor

Başa saralım... 12 Eylül’ün 35. yıldönümünde 12 Eylül rejiminin temel unsurlarının sürdüğünü söylemek ne kadar acı verici...

12 Eylül darbesinin Milli Güvenlik Konseyi’nin sonuncu üyeleri de öldü; Kenan Evren öldü, Tahsin Şahinkaya öldü. Darbeden 20 yıl sonra başlattığımız kampanya, şeklî de olsa son iki darbe şefinin yargılanmasını getirdi, ancak kurdukları rejimin çöktüğünü görmediler. Görmemelerinin nedeni bunca yıldan ve yaşanandan sonra artık ayıplanası güçsüzlüğümüz...

Sonuç: Darbe şefleri öldü ama 12 Eylül rejimi sürüyor. Nasıl? Somutlayalım:

* 12 Eylül rejimi darbe anayasasıyla sürüyor.

* 12 Eylül darbe anayasasının “değiştirilemez maddeler” üst başlığı altında tek ideoloji, tek vatandaşlık, tek dil ve tekçi dar/ üniter devlet tanımıyla sürüyor.

*  Toplumsal/siyasi/hukuksal/kültürel yaşamı kontrol etme yasallığıyla donatılmış Milli Güvenlik Kurulu ile sürüyor.

* İcraatlarından dolayı sorumsuz ve yargıya hesap vermeme durumunda olan Cumhurbaşkanı’na tanınan “aşırı“ yetkilerle sürüyor.

* Yasama ve yargı organlarına karşı güçlendirilmiş yürütme organıyla sürüyor.

* Siyasi partiler kanunu ve yüzde 10 seçim barajı sistemiyle sürüyor.

* Güce, özel olarak devlet gücüne atfettiği merkezi değerler sistemiyle sürüyor.

* Toplumda içselleşmiş bir kimlik olarak sürüyor.


Eylülist politikacıların amentüsü

1987 ile 2004 yılları arasında, AB sürecinin etkisiyle kimi anayasal değişiklikler oldu. Hatta 2009, 2010 yıllarına kadar kimi değişimler devam etti.

Ancak bunlar kozmetik değişimler olarak kaldı.

Şimdiki zamanlarda süren 12 Eylül rejimi çok daha geri noktalara savruluyor. Rejim otoriterleşmeden totaliterleşmeye doğru bir savrulma sürecinden geçiyor.

12 Eylül rejiminin cumhurbaşkanlığına tanıdığı aşırı yetkiler aşınmış durumda: Fiilen başkanlık sistemi uygulanıyor. Üstelik herhangi bir “fren-denge” mekanizmasından uzak, keyfiyet ürünü bir anlayışla uygulanan bir başkanlık rejimiyle karşı karşıyayız.


Erdoğan’ın dayanağı da 12 Eylül

Bay başkan (!), “Rejim fiilen değişti, anayasayı buna uygun değiştirin” diyor. 7 Haziran Genel Seçimleri sonuçları, 12 Eylül ürünü klasik cumhurbaşkanlığı yönünde halk iradesi ortaya çıkardığı halde böyle diyor. 12 Eylül anayasası, yasaları ve zihniyet dünyası öylesine baskıcı, antidemokratik bir zemin yarattı ki, sonuçları sahibini aştı. “Boynuz kulağı aştı.” 12 Eylül çocuğu siyasetçiler, 12 Eylül’ü aştı. Evren’in çocukları, babalarının tanımakta zorluk çekeceği şekilde gemiyi azıya aldılar.

“Asker engel” dediler, ancak darbe yapmayı tasarladıklarını iddia ettikleri “Ergenekoncu” askerler yargılandığı halde, yargılama sonuçları demokratikleşme getirmedi.

12 Eylül darbesinin iki şefinin yargılanması, demokratikleşme getirmedi.

“Cemaat engel” dediler, Cemaat’in devreden çıkarılması da demokratikleşme getirmedi.

Aksine bütün bunlar olurken 12 Eylül rejimi, yargılamalar ve tasfiyeler eşliğinde temel kurumlarıyla el değiştirirken, 12 Eylül’ün temeldeki tekçi/faşizan zihniyeti bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Bununla birlikte, yargı, YÖK, RTÜK, polis, MİT, kimi özel kuvvetler, hükümetten öte, hatta hükümet de dahil 12 Eylül’ün güçlendirdiği veya 12 Eylül ürünü temel kurumlar yasal ya da fiilen, fiili bay başkan’a bağlandı.

Sonuç olarak, 1983 yılında yapılan Anayasa oylaması ve genel seçimlerle birlikte, iddia edildiği gibi Türkiye darbeden demokrasiye geçmedi. Anayasası, kanunları, kararnameleri, yönetmelikleri, ideolojisi ve felsefesiyle sivil bir görüntü altında gizlenen 12 Eylül rejimi, AKP döneminde de temel kurumlarıyla sürdü.

Özal’dan sonuncusu Erdoğan’a kadar bütün politikacılar ve politik partileri, “eylülist” politikaların parçası oldu. Hiçbiri burjuva manada dahi demokrat, sosyal demokrat, liberal ya da muhafazakar değildi. Bu kavramlar öncelikle “sivil” olmayı gerektirir. Onların zihniyet kalıpları sivil değildi, hepsi “ılımlı“ veya “sert” devletçi/milliyetçiydi. 12 Eylül darbe anayasasının özü olan “değiştirilemez” maddeler, onların siyaset amentüsüydü. Görünümde herkesin 12 Eylül anayasasına karşı olması, meselenin esasıyla değil, şurasıyla burasıyla ilgiliydi. Bir yanıyla bu nedenle 12 Eylül rejimi ve anayasası kalıcı oldu ve halen sürüyor zaten.

Bu bağlamda askeri vesayetin AKP üzerindeki kontrolünün kalkması, toplum ve halk üzerindeki kontrolünün kalkması anlamına gelmedi; sivil siyasetin de vesayeti ardında 12 Eylül rejiminin AKP ve bay başkan’ın şahsında daha bir tekçileşerek sürdürülmesi, kullanılması anlamına geldi. Bunun sonuçlarının ne olduğunu şimdilerde Suruç’ta, Cizre’de, Silvan’da, Silopi’de, Lice’de, Kocaköy’de, Hani’de, Varto’da, Şemdinli’de, Yüksekova’da, Dersim’de, katliam girişimlerinde ve de HDP binalarına ve eski düzenin “amiral gemisi” Hürriyet’e bile yapılan saldırılarda yaşıyor, görüyoruz.


Tarihi bir dönemle hesaplaşma

12 Eylül darbecilerinin ve 12 Eylül rejiminin yargılanması çerçevesinde, tarihi bir dönemle hesaplaşma sürecini tamamlamak gerekiyor.

Kanlı geçmişimize sünger çekerek, hak ihlallerini ve kıyıcılıkları yok sayarak sağlıklı bir gelecek kuramayacağımızı bilmeliyiz.

Geçmişle hesaplaşarak, geçmişin yaralarını sağaltarak, aydınlık bir geleceğin önünü açabiliriz.

Asker/sivil bürokrasiyle, destekçisi büyük sermayeyle ve emperyalist güç odaklarıyla hesaplaşıyoruz!

12 Eylül rejimiyle hesaplaşıyoruz! Bu aynı zamanda toplumun demokratikleşmesi sonucunu yaratıyor.

Kürt meselesi, Alevi meselesi, demokrasi meselesinin çözülmesi ve halkların özgürlüğünün, kardeşliğinin inşası için 12 Eylül darbe anayasasının ve yasalarının kaldırılması, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı bir anayasa yapma mücadelemizin sağlıklı temellerde gelişmesi, bunu zorunlu kılıyor. Kürt ve Türk halklarının, bu memleketin halklarının, emekçilerinin, her eğilimden inanç sahiplerinin eşitlik ve özgürlük taleplerinin sağlıklı temellerde gelişmesi bunu zorunlu kılıyor.

***

1970’li yıllardan hatırımızda ne kaldı: Siyasal ataklık ve siyasal cesaret. Kendi geleceğini kurmaya teşebbüs iradesi kaldı; “gökyüzünü fethe çıkma” iradesi... O güzel insanlar beyaz atlarına binip giderken bu değerleri de beraberlerinde götürmediklerini hatırlatan bir noktadan peşlerini bırakmamak düşüyor bize... Barış, demokrasi ve özgürlük için...



CELALETTİN CAN 

celalettincan@gmail.com