Başbakan BDP’li vekillerin haysiyetine dil uzatıyor. Bu haysiyet yoksunu adam BDP’li vekillere içindeki ‘y’ harfine iki kere basarak „haysiyyetsiz“ dediğinde tüylerimiz diken diken oldu elbet. İçimizden, dışımızdan ettiğimiz hiçbir söz içimizi soğutmaya yetmedi üstelik.
Ya PKK’li gerillalarla BDP’li vekillerin karşılaşmaları sırasında yaşanan kucaklaşmalara Bugün gazetesi yazarı Toktamış Ateş’in ahlaksız yorumu karşısında daha mı az tahrik olduk?
Onlarca böyle örnek sayabiliriz elbet, ama bu örnekleri ne amaçla sayacağımızı daha çok önemsiyorum. Kızgınlığımızı büyütmek için mi, bu tahriklerin ne amaçla yapıldıklarına akılla anlam bulup boşa çıkarmak için yol yöntem geliştirmek için mi?..
Bir ehemmiyeti var mı derseniz, haysiyet yoksunu birilerinin sarf ettiği bu sözlerin tahrik dışında bir anlamı olmadığını kendileri dahil herkes biliyor. Amaç açık, BDP’lilere demokratik siyasetin önünü tamamen kapamış olmaları yetmeyince, rencide edici sözler sarf ederek Kürtleri barış amacından vazgeçirmeye çalıştıklarını, kendileri gibi savaş naraları haykırsınlar istediklerini anlamak için çok düşünmeye gerek yok. Sadece başbakanın son sözlerini hatırlamak yeter bunun için „…meclise değil Kandil’e giderler…“
AKP, kararlı olduğu savaşa en büyük engeli Kürtler olarak görüyor. Bu yüzden Kürtlere yapmadığı eziyet kalmadı. Öldürdü, cezaevlerine tıktı, işkence etti ama Kürtleri ne kimlik talebinden, ne özgürlük talebinden ne de barış talebinden vazgeçiremedi. Şimdi başka bir yol deniyor, tahrik ederek akılları devre dışına çıkarmak istiyor. İstiyor ki Kürtler de ilkel bir şiddet dürtüsü ile hareket etsinler. Gözlerini, yüreklerini kan bürüsün, akılları kör olsun.
Devletin, AKP’nin, savaş isteğinde ne kadar kararlı olduğunu bildiğimiz gibi, tahrik oyunu ile Kürtleri bu zemine çekmeye çalıştığını da biliyoruz.
Bu durumda yapılacak olan şey elbette aklı kaybetmemek olmalı. Ve elbet bu akıl barışa daha çok sarılan bir akıl olmalı,  tahriklere karşı barış kalkanı oluşturulabilmeli. Çünkü; değişik çevrelerde söz barış isteyenlerin sorunu yeterince önemsemediğine getirilmekte ise de, en temel insan haklarını topyekûn ortadan kaldıran savaş bir çözüm yöntemi olarak asla kabul edilemeyeceğinden… Bu nedenle, var olan Kürt sorunu da olsa, özerklik, federasyon ya da bağımsızlık da tartışılsa savaşa karşı barış diyebilmek, direnme hakkını aşan şiddete geçit vermemek ve geleceği kan gölünde arama yanlışına düşmemek gerektiğinden...
Çünkü devletin insanlık dışı amaçlarını gizleme gayretine girdiği „demokratikleşme“, „açılım“, „çözüm“ dönemlerinde ağzından dökülen sahte barış sözcüklerinin dahi olmadığı bu gün barışa sarılmak, sadece barış iyi bir şey olduğundan değil, böylesi zamanlarda sadece barış istemek bile devletin açıkça karşısında olmak anlamına geldiğinden, daha fazla cesaret daha fazla kararlılık da gerektirdiğinden… İnsan hakları savunuculuğunun dahi kelle koltukta yapıldığı bu coğrafyada, barış savunuculuğu da kelle koltukta yapılabileceğinden…
Ve her şeyden önemlisi, kelle koltukta da olsa barış savunuculuğu yapabilmek, yaşam için mücadele etmenin, insan olmanın en açık göstergesi olarak insanlık tarihindeki yerini hiçbir zaman kaybetmeyeceğinden...