- Müzakere, yalnızca çatışmayı sona erdirmek için başvurulan teknik bir yöntem değildir; devletin mutlak iktidar iddiasının karşısına siyasal toplumun söz ve iradesini koyan bir dönüşüm imkânıdır.
ERCAN JAN AKTAŞ
Zor ve şiddet tekelinin yasal temsilcisi devlettir. Devletler hukuku, çeşitli sözleşmeler ve yasalar aracılığıyla bu tekelin meşruiyetini ve sınırlarını güvence altına alır. Bu nedenle devletin kendiliğinden demokrasi, özgürlük ve barış ürettiğini düşünmek yanıltıcıdır.
Devletin temelini, sınırlarını ve otoritesini sürdüren asıl unsur, her zaman korkudur. Bu korku, çoğunlukla iki temel tehdit üzerinden inşa edilir:
* Dışarıdan geldiği varsayılan “dış tehdit”;
* İçeride düzeni, güvenliği ve devletin bütünlüğünü tehdit ettiği ileri sürülen “iç tehdit” (1).
Böylece devlet, sahip olduğu şiddet tekelini, yalnızca yasalar aracılığıyla değil, toplumun güvenlik kaygıları ve korkuları üzerinden de meşrulaştırır. Şiddetin kaynağı olan devlet, aynı zamanda kendisini bu şiddetin karşısında toplumu koruyacak zorunlu ve vazgeçilmez güç olarak sunar. Tehdit büyüdükçe devletin güvenlik adına kullandığı zorun ve şiddetin de meşruiyeti genişler. Şiddet tekeli, yalnızca yukarıdan dayatılan bir iktidar biçimi olmaktan çıkar; toplumun önemli bir kesiminin rızası ve onayı üzerinden yeniden üretilen bir yönetme mekanizmasına dönüşür.
Barışın önündeki sorun
Devletin kurumları, yasaları, sınırları ve güvenlik politikaları da büyük ölçüde bu meşruiyet zemini üzerine inşa edilir. Sonuçta korku, devleti koruyan bir duygu olmaktan öte, devletin kendisini yeniden üretmesinin temel araçlarından birine dönüşür. Barışın önündeki en büyük sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkar: Güvenliği sağlama iddiasıyla örgütlenen devlet, güvenliği tehdit eden koşulların ortadan kaldırılmasından çok, kendi varlığını ve şiddet tekelini sürdürecek tehditlerin sürekli yeniden üretilmesine ihtiyaç duyar (2).
Militarizm, bütün bu politikaların merkezinde yer alır, “çünkü militarizm yalnızca ordunun varlığına ya da savaş hazırlığına indirgenebilecek bir politika değildir. Toplumu güvenlik, tehdit, düşman ve itaat kavramları etrafında yeniden örgütleyen bir siyasal ve toplumsal zihniyettir.“ (3)
Devletin dışarıdaki “düşmana” karşı sınırlarını koruma, içerideki “tehdide” karşı düzeni sağlama iddiası, militarizmin gündelik yaşamın içine kadar nüfuz etmesini mümkün kılar.
Militarizmle mücadele
Devlet, böylece savaşı, yalnızca cephede yaşanan bir durum olmaktan çıkararak yaşamın bütün alanına yayar. Eğitimden siyasete, medyadan ekonomiye, hukuktan gündelik dile kadar toplumun bütün alanlarını biçimlendiren bir yönetme biçimine dönüşür. Militarizm, korkuyu sürekli canlı tutarak olağanüstü olanı olağanlaştırır; silahlanmayı, güvenlik politikalarını ve şiddeti “zorunluluk” olarak sunar. Bu nedenle militarizmle mücadele yalnızca ordunun küçültülmesi ya da silahların azaltılması meselesi değildir. Asıl mesele, toplumu düşmanlık ve korku üzerinden kuran bu siyasal aklın sorgulanması ve onun yerine birlikte yaşamayı, çoğulculuğu, özgürlüğü ve toplumsal barışı esas alan bir yaşam anlayışının inşa edilmesidir.
Göreceli bir demokrasi ve özgürlük alanından söz edebiliyorsak devletin bir lütfu olarak değil, geniş halk yığınlarının yüzyıllara yayılan mücadeleleriyle kazanılmış hakların sonucu olarak görmek gerekir. Bu anlamıyla özgürlük, iktidarın verdiği bir armağan değil, iktidarın sınırlarını zorlayan toplumsal mücadelelerin kazanımıdır. Demokrasi de devletin kendiliğinden taşıdığı bir öz değil, toplumun onu sürekli yeniden kurmak, genişletmek ve iktidarın sınırlarını aşındırmak için verdiği mücadelenin ürünüdür.
Müzakere ve çözüm
Tam da bu nedenle barış meselesine, yalnızca devletlerin güvenlik politikaları ve çatışmaların sona erdirilmesi üzerinden bakmak yeterli olmayacaktır. Barış, devletin şiddet tekelinin sona ermesiyle bir anda ortaya çıkacak bir durum da değildir. Asıl mesele, şiddeti üreten ve meşrulaştıran siyasal aklın siyasetin, medyanın, akademinin, çalışma ve güncelik hayatın içinde aşılmasıdır. Düşmanlık üzerinden kurulan ilişkinin yerine muhataplığı, müzakereyi ve birlikte yaşam iradesini koyabilmektir. Bunun için de çatışmanın taraflarını yalnızca “güvenlik sorunu” ya da “tehdit” olarak görmekten vazgeçmek gerekir. Bir tarafı yalnızca tasfiye edilmesi gereken bir tehdit olarak tanımladığınızda, müzakerenin ve siyasal çözümün kapısını da baştan kapatmış olursunuz.
Uzun süreli çatışmaların sona erdirilmesi, çoğu zaman silahların susmasından önce siyasal dilin değişmesini gerektirir. “Düşman” olarak tanımlananın, “muhatap” olarak kabul edilmesi, şiddetin yerine sözün geçirilmesi ve tarafların birbirlerinin varlığını inkâr etmek yerine, siyasal bir gerçeklik olarak kabul etmeleri, barışın kurulabilmesi açısından temel eşiklerdir. Bu açıdan müzakere, yalnızca çatışmayı sona erdirmek için başvurulan teknik bir yöntem değildir; devletin mutlak iktidar iddiasının karşısına siyasal toplumun söz ve iradesini koyan bir dönüşüm imkânıdır.
(1) Weber, Max. Economy and Society: An Outline of Interpretive Sociology. Berkeley: University of California Press, 1978.
(2) Tilly, Charles. Coercion, Capital, and European States, AD 990–1992. Oxford: Blackwell, 1992.
(3) Enloe, Cynthia. Maneuvers: The International Politics of Militarizing Women's Lives. Berkeley: University of California Press, 2000.