• Demokratik modernite, ne Batı'nın kapitalist modernitesini mutlak doğru kabul eder ne de geçmişi romantize eder.  Mesele, halkların tarihsel bilgisini özgürleştirmek ve uygarlığı  toplum merkezli okumaktır.
  • Kadim coğrafyaların yeniden ayağa kalkabilmesi; kendi kültürel hafızasını koruyarak bilimi, özgür düşünceyi, kadın özgürlüğünü, ekolojik yaşamı ve demokratik toplumu birlikte geliştirmesine bağlıdır.

Seher YILDIRIM

İnsanlık tarihi, doğrusal bir ilerleme hikâyesi değildir. Her uygarlık, kendisinden önce gelen uygarlıkların bilgi, deneyim ve kültürel birikimi üzerinde yükseldi. Bugün "Batı medeniyeti" olarak tanımlanan yapı da kendi başına ortaya çıkmış bağımsız bir uygarlık değildir. Mezopotamya, Anadolu, Ege, Mısır, İran, Hint ve İslam uygarlıklarının binlerce yıllık bilgi mirasının yeniden örgütlenmesiyle oluştu.

Ne var ki kapitalist modernite, bu tarihsel sürekliliği görünmez kılarak uygarlığın tek kurucu öznesi olarak kendisini sundu. Böylece Doğu'nun tarihsel katkıları sistematik biçimde geri plana itilip bilgi üretiminin merkezi yalnızca Batı olarak gösterildi.

İnsanlığın ilk şehirleri Mezopotamya'da kuruldu. Yazı burada doğdu; hukuk burada kurumsallaştı; tarım, sulama ve kent yaşamı burada gelişti. Anadolu, Mısır ve İran bilimsel, felsefi ve kültürel üretimin en önemli merkezleri hâline geldi. İslam uygarlığı döneminde matematik, cebir, astronomi, tıp, optik ve felsefe alanlarında gerçekleştirilen çalışmalar, yalnızca Doğu toplumlarını değil, Avrupa'yı da derinden etkiledi. Endülüs, Sicilya ve çeviri okulları aracılığıyla bu bilgi Avrupa'ya taşındı. Avrupa Rönesansı'nın ortaya çıkışında bu aktarımın önemli bir payı bulunuyor. Dolayısıyla Batı'nın yükselişi, yalnızca kendi iç dinamikleriyle açıklanamaz. Tarih, karşılıklı etkileşimlerin ve bilgi dolaşımının ürünüdür.

Kapitalist modernite, yalnızca ekonomik bir sistem değildir; aynı zamanda bilgi üretimini, tarihi ve toplumsal hafızayı yeniden şekillendiren ideolojik bir düzendir. Avrupa merkezli tarih anlatısı, uygarlığın başlangıcını Antik Yunan ile sınırlandırırken Mezopotamya, Mısır ve Doğu'nun diğer kadim merkezlerini çoğu zaman ikincil konuma indirger. Böylece tarihsel süreklilik parçalanır ve Batı'nın üstünlüğü doğal bir gelişme gibi sunulur. Oysa uygarlık, tüm halkların ortak emeğinin ürünüdür.

Batı düşüncesi, büyük ölçüde egemenlik, kontrol ve doğaya hükmetme anlayışı üzerine kuruldu. Bilim ve teknoloji, çoğu zaman doğayı dönüştürmenin ve denetlemenin araçları olarak geliştirildi.  Doğu'nun kadim düşüncesinde ise insan doğanın sahibi değil, onun bir parçasıdır. Yaşam, karşılıklı bağımlılık, denge ve toplumsal dayanışma üzerinden anlam kazanır. Bu yaklaşım, yalnızca mistik değil, aynı zamanda etik ve toplumsal bir yaşam anlayışını da ifade eder.

Kapitalist modernite, bireyi merkeze alırken, kadim Doğu geleneği toplumu ve ortak yaşamı merkeze koyar.

Kapitalist modernite, bireye sürekli başarı vaat eder, ancak krizler karşısında bu vaat çöktüğünde birey yalnızlaşır, yabancılaşır ve öğrenilmiş çaresizlik geliştirir. Modern depresyon, tüketim bağımlılığı ve anlam krizi, bu yabancılaşmanın sonuçları arasında değerlendirilebilir. Doğu toplumlarında ise uzun tarihsel baskılar, sömürgecilik, savaşlar ve merkezi iktidarlar zamanla farklı bir psikolojik durum oluşturdu. Kadercilik ve kabulleniş, bireylere direnme gücü kazandırırken; kimi zaman toplumsal dönüşüm iradesini de zayıflatabilir. Her iki durum da özgür yaşamın önünde farklı engeller oluşturur.

Bugün sömürgecilik yalnızca askeri işgallerle yürümüyor. Bilgi, veri, yapay zekâ, dijital platformlar, medya ve kültür endüstrisi, yeni sömürgeleştirme araçları hâline geldi. Doğu'nun binlerce yıllık felsefi mirası; yoga, meditasyon, mindfulness ve benzeri uygulamalar üzerinden tarihsel bağlamından koparılarak küresel tüketim nesnesine dönüştürülüyor. Bilgi, ait olduğu toplumsal hafızadan ayrıştırılarak piyasanın hizmetine sunuluyor.

Demokratik modernite, ne Batı'nın kapitalist modernitesini mutlak doğru kabul eder ne de geçmişi romantize eder. Esas mesele; toplumun hafızasını yeniden görünür kılmak, halkların tarihsel bilgisini özgürleştirmek ve uygarlığı devlet merkezli değil, toplum merkezli okumaktır. Kadim coğrafyaların yeniden ayağa kalkabilmesi; kendi kültürel hafızasını koruyarak bilimi, özgür düşünceyi, kadın özgürlüğünü, ekolojik yaşamı ve demokratik toplumu birlikte geliştirmesine bağlıdır. Gerçek özgürlük, ne geçmişe kapanmakta ne de kapitalist modernitenin tekçi uygarlık anlayışına teslim olmaktadır. Özgürlük; halkların ortak hafızasını yeniden kuran demokratik uygarlığın inşasında yaşam bulacaktır.

Sonuç olarak Batı medeniyeti, insanlığın ortak bilgi mirasından önemli ölçüde beslendi, ancak kapitalist modernite bu ortak mirası kendi uygarlık anlatısının içinde görünmez hâle getirdi. Günümüzde yapılması gereken, Batı'yı tümüyle reddetmek ya da Doğu'yu romantikleştirmek değildir. Asıl ihtiyaç; kadim toplumların bilgi ve etik mirasını yeniden görünür kılmak, bunu özgürlükçü, demokratik ve ekolojik bir yaşam anlayışıyla geleceğe taşımaktır.

Uygarlık, hiçbir zaman tek bir halkın, tek bir devletin ya da tek bir medeniyetin eseri olmadı. Uygarlık, insanlığın ortak hafızasıdır; bu hafızayı yeniden toplumsallaştırmak ise demokratik modernitenin en temel görevlerinden biridir. Daha açıklayıcı düzeyde Sayın Abdullah Öcalan'ın Demokratik Uygarlık Manifestosu ve Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa eserleriyle ilişkilendirilen kuramsal çerçevesini artıracaktır.