“Çözüm” ile “Barış”ı birbirinden ayırmak, bugünü daha iyi değerlendirmek bakımından gerekli.

“Barış“, her zaman “çözüm” içermeyebilir. Öyle durumlar olabilir ki, taraflar, sorunu bütünüyle çözemeseler de, silahlı çatışmaya son verebilir, mücadelelerini başka araçlarla sürdürmeyi yeğleyebilirler.
Böyle durumlarda, mücadele ve çözüm arayışları bitmez; sadece araçlar, yöntemler değişir.
“Çözüm” içermeyen ama savaşla da sürdürülmeyen mücadele evrelerine, “negatif” barış dönemleri diyebiliriz.
Barış, şiddetin olmadığı ortamdır; doğru ama muğlak bir tanım. Şiddet, sadece, görünür, fiziki bir olgu değildir. Vurmak, kırmak gibi biçimlerinin yanında şiddetin bir de görünmeyen, yapısal türleri vardır; tahakküm, adaletsizlik, sömürü gibi. Bireyin ya da toplumun potansiyelini kullanmasına/geliştirmesine imkan tanımayan, haklarını gaspeden her türlü uygulama da özünde şiddet tanımına girer. Dolayısıyla, fizik şiddetin olmadığı bir ortam “yetersiz” barışı anlatır. Şiddetin bütün türlerinin, fiziki, açıkça görünür olmayan biçimlerinin de yaşamdan silinmesini gerektirir gerçek barış.
Açıktır ki, Kürtleri “Türklük” içinde ele alan ve dolayısıyla da kaçınılmaz olarak eritmeye yönelik hegemonik zihniyet-yapı değişmediği sürece, “pozitif” barıştan da, “çözüm”den de söz etmek mümkün değil.
Kürt Sorunu’nda “Çözüm”, zihniyetle ilgilidir öncelikle. Savaş ya da Barış ise, güçle, güç ilişkileriyle.
Türk tarafındaki “Zihniyet” değişmediği ve aradaki uyumsuzluk-çatışma sürdüğü sürece, “çözüm”e ulaşılamamış demektir. Buna karşılık, güç ilişki ve dengeleri, tarafları, savaşı sonlandırmaya itebilir. Bu manada, çözüm olmadan (olumsuz) “barış” gerçekleştirilebilir. “Soğuk Barış” da diyebiliriz bu duruma.
“Soğuk Savaş”, yani silahsız, sosyal-politik-ideolojik türden farklı yöntemlerle sürdürülen (topyekün) mücadele de devam eder... Elbette içinde “sıcak savaş” olasılığını da barındırarak.  
Bugünkü durumda, iki tarafın da avantajları ve dezavantajları var.
Kürt tarafı, direngen varlığıyla ayaktadır, yüzyıllık mücadelelerinin birikim ve deneyimine sahiptir. Savaş döneminde büyük özverilerle gerçekleşen aydınlanmanın oluşturduğu milli bilinç sıçraması da kalıcı bir kazanıma dönüşmüştür. Bugün, belki de ilk kez, Kürt mücadelesi kendi hinterlandına da sahiptir; Güney ve Batı’daki “Kürt Oluşumları” yeni stratejik imkanlar yaratmaktadır. Var olan yığınsal demokratik hareketliliğin üzerinde inşa edilecek bir haklar ve özgürlükler mücadelesinin dayanakları sağlamdır. Yeni demokratik meşruiyet ile tarihsel-moral haklılık zemini, silahlı direnişin bıraktığı politik-stratejik derinlikle birleştiğinde, kitlesel dalgayı daha da yükseltecektir. Binbir zorukla inşa edilmiş örgütsel-ideolojik altyapılar, ayrıca güçlendirici payandalardır.
Bütün sıkışmışlığına rağmen, karşı tarafta ise, herşeyden önce, devlete, zor aygıtlarına sahip olmanın avantajı sözkonusudur. Emperyalist destekten denetim altındaki kamuoyuna; iktisadi olanaklardan propaganda imkanlarının genişliğine; ideolojik manipülasyon araçlarından tarihsel deneyime ve örselenmiş, hatta yer yer kırılmış olsa da, sosyo-kültürel ve politik-stratejik hakimiyete uzanan başka avantajları da mevcuttur.
Anlaşılan o ki, Kürtler büyük yığınsal-demokratik dalga üzerinden bir halk mücadelesi yaparken, TC direnecek, propagandaya, manipülasyona, kısmi reformlara ve zor aygıtlarına dayalı bir mücadele yöntemi geliştirecek…
Yeni mücadele evresinde, “kalemler, fikirler, halkların iradesi mi, yoksa kılıçlar, zalimler ve yalanlar, kısacası, zorbalık ve şiddet mi daha güçlüdür” sorusunun yanıtı bir kez daha aranacaktır.   
Hayat böyle getirdi.
Yapılacak şey, yeni koşulların gereğini yerine getirmektir...
TC hazırdır kuşkunuz olmasın...
Kürtlere çok iş düşüyor...