Savaşın bugün gelmiş olduğu aşama şudur: Hükümet "Apocu programı" uygulanamaz hale getirmek için akıl almaz bir yolda yürüyor.
Bu programın üst başlığı "Ortak Vatan ve Demokratik Uluslaşma"dır.
İnsanlık tarihinde, "ulusal hakları" elinden alınmış hiçbir halkın lideri, silahlı mücadelenin göbeğinde böyle bir program ortaya koymamıştır.
Hem "Ortak Vatan’da birlikte yaşayacağız" ve "Demokratik Ulus içinde Türklerle ve öteki etnisitelerle, din ve mezheplerle, cins ve kültürlerle kaynaşağız" diyeceksin, hem de iktidarların orduları tarafından amansızca saldırıya uğrayacaksın, onbinler halinde toprağa düşeceksin, sonra yeniden ayağa kalkıp "Ortak Vatan ve Demokratik Ulus" diyeceksin.
Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin tüm tarihi işte böyle bir Sisyphos efsanesidir.
Gerçek ise şu: "Ortak Vatan" yerine, "sömürgeyi yeniden sömürgeleştirmek", "demokratik ulus" yerine, "asimilasyonu soykırımla gerçekleştirmek" hedefleri uygulamaya geçirilmiştir. Barışçıl, parlamenter yolun önü kesilmiştir.
Kimi yazarlar, "kamuoyu yoklamalarında" HDP’nin "baraj altında" seyrettiğini yazıyorlar. Durumun yukarıda söylenen hale geldiği koşullarda, bu "baraj altında ya da üstünde" olmanın, emin olun ki, hiçbir önemi yoktur, kalmamıştır. Siz Sarıyıldız ve Encü’nün bu kanlı savaşa karşı mücadeleyi "Meclis kürsüsünde" verdiğini mi sanıyorsunuz? Kurşun yağmuru altında kalan, evinin kapısı kırılıp üzerine silahlar doğrultulan bu iki HDP’li vekilin, Kürdistan’da yürüttüğü mücadelede "barajın altında kalmak ya da üstüne çıkmak" ne anlam ifade ediyor? Sarıyıldız ve Encü’nün "aldıkları maaşların", "kuşandıkları dokunulmazlıkların", "elde ettikleri şan ve şöhretin" kışın amansız soğuğunda ve tankların top atışları altında beş paralık bir değeri yoktur.
Durum Kürdistan’daki savaş açısından ne kadar böyleyse, Türkiye’de genel demokrasi mücadelesi açısından da o kadar öyledir.
AKP hükümeti "Apocu programı" kana boyayarak okunmaz hale getirdiği gibi, "yargı, yürütme ve yasama"yı tek bir kişinin eline vererek, bilinçli bir şekilde "parlamenter rejimi" çürütüyor, medyanın büyük bölümünü doğrudan eline geçirerek ve eline geçirmediklerini, örneğin Sözcü ve Halk TV gibi yayın organlarını da kendi kanlı savaş politikasının peşine takarak, TBMM’deki muhalefeti "sesini duyuramayan" bir süs eşyasına dönüştürüyor.
Savaş ve faşizme gidiş nasıl durdurulacak?
Başkanlık rejimine karşı parlamenter rejimi savunmak başka şey, "parlamentarizm" başka şeydir. Şu anda muhalefet saflarında, AKP hükümetini "Anayasa komisyonlarında" tartışarak, onunla "münazaracılık" yaparak, "soru önergesi" vererek, "sıra kapaklarını vurarak" durdurabileceğini düşünen tek bir parlamenter var mı? Zorbalığın, savaşın kol gezdiği şu ortamda yapılacak bir "üçüncü seçimden" "zaferle" çıkacağını düşünen tek bir muhalif parti kaldı mı?
AKP "Ortak vatan ve demokratik ulus" yolunda yürümek için Kürdistan özgürlük hareketine "hendeklerde, barikatlarda" direnmekten başka çıkış yolu bırakmadı. Türkiyeli demokrasi güçlerine de, savaşı ve faşizmi önlemek için parlamenter mücadele ve seçim yolunu şimdiden kurduğu "dikta" rejimi ile tıkadı.
Ne olacak?
Eller kollar bağlı, gelecek dört yıl sonraki "seçim" mi beklenecek?
Yoksa, "sine-i millete dönme" de içinde, sivil, demokratik, kitlesel direniş yolları mı denenecek?
HDP artık parlamentoda "oyalanmıyor", fiilen "sine-i millete" dönmüş durumda, HDP'li vekiller Meclis komisyonlarında değil, savaşın göbeğinde eşsiz bir "sivil direniş" veriyor.
CHP ne yapıyor?
Ben onlara "savaşın göbeğinde HDP'lilerle aynı safa girin" demiyorum. Bu kadarı onlar için fazla.
Ama bir şeyler yapmazsanız, dört yıl sonra hiçbir şey yapamayacaksınız diyorum.
Cuntasız kalan CHP’linin hüznünü anlıyorum. Yine de yapılacak işler var: CHP "sine-i millete" dönmeyi artık bir "alternatif" olarak düşünmeli.
Tıpkı Menderes’in İnönü’ye karşı 1946 seçimlerinde dile getirdiği gibi bu "sivil ültimatom" bugünün Türkiyesi için CHP’ye yol gösterebilir.