Verimli buldukları bir coğrafyaya kalpazanlar çeteleri gibi yayılıp, her türlü değeri, en başta dini ve „barış„ kavramını da kirlettiler.
Dini değerleri kirletmeye, mahallelerde başladılar. Kur’an yeri, cevazı olmayan, peygamberin asla izin vermediği, tersine yasakladığı bir yolla cami önlerinde mendil açıp, sadaka toplayarak işe başladılar. Örgütlenmenin adı, Allah rızası için „camiyi güzelleştirme derneği“ idi. Avın gümrah, kazancın büyük olduğunu görünce işe „cami inşa derneği“ kılıfını çektiler. Mendil büyüdü, çarşaf oldu.
Dönem, siyasetçilerin radyo konuşmaları ve meydan nutuklarında kaç kere „Allah“ dediğinin çetelesi tutulup, ona göre oy verildiği günlerdi. Dini söylemin çekiciliğini gören Demirel, Erbakan yarışına, Türkeş de Türklerin eski dini diye sarıldığı Şamanizmi bırakıp, „Hira Dağı kadar Müslüman Tanrı dağı kadar Türk“ narasıyla katıldı.
Erbakan’ın „Akıncılar“ teşkilatının genç liderlerinden Recep Erdoğan o sırada kitlesini „tek yol İslam“ diye bağırtıyor, Demirel meydanlarda törensellikle Kuran öpüyor, Türkeş hacı bile oluyordu.
Siyasetçilerin malı götürdüğünü gören devletin imam-vaiz memuru, Türkeş saflarında Komünizimle mücadele militanı Fethullah Gülen de „onlar malı götürürken, benim neyim eksik“ dercesine alana dolu dizgin giriyor, camiye postu seriyordu. Dini menkibeler, efsaneler ezberleyip, ağlama numaraları eşliğinde anlatıyor, 1970’lerde adını duyuruyor, bu arada, „din için sadaka“ toplamaya başlıyordu.
Geldiğimiz günde, Recep Erdoğan „cami, kubbe, minare“ sözüyle hapse düşen mağdur olarak dorukları tutuyor, Fethullah Gülen de, daha sonra örgütlediği adamlarının tehditleriyle haraç almaya dönüşen sadaka sayesinde, Dolar milyarderi olan ilk dünyalı oluyordu. Adamları hala Avrupa’da kapıları dolaşarak „yoksul efendiye sadaka“ toplamakta.
Bu arada, Avrupa’daki köle işçilerin dini yoldan soygunu ile hedeflenen kazançlar büyüdü. Faiz yerine kar payı, yatırımdan kazanç ve Müslümanlara yardım kampanyaları başladı. Milyarlarca Euro toplandı. O parayla kimileri gemi aldı. Televizyon kanalları açtı. Kimileri yüzme havuzlu villalalar kondurdu. Bir zamanlar mal gibi ihraç edilmiş emekli işçiler dolandırıldıklarıyla kaldılar.
Dolandırıcılığın Kombasan, Jet Fadıl, Deniz Feneri, Bosna’ya yardım fasılları düzenin mahkemelerine bile düştü. Abdullah Gül, Bosna’ya yardım paralarının cebe atılması davasında Erbakan’la birlikte sanıkken Cumhurbaşkanı oldu.
Kimin kimi soyduğu bizi ilgilendirmez. Ama aynı kumpanyalar, sonunda kir ve pas içinde mazlum Kürtlerin kapısında, „qeda“, bela oldular.
„Barış için diyaloga gelin“ dediler. Sonra sekizyüzbin kişilik ordu, özel savaş mangaları polis gücü ve korucu taburlarıyla Kürdistan’a yerden ve gökten ölüm saçıyorlar.
Barış, kardeşlik dediler. „Gelin siyaset yapın“ diye seslendiler. Sonra, „Kara“ kod isimli bir MİT’çi 1400 Kürt’ün tutuklanacağı haberini geçti. Ardından çetevari baskınlarla, Kürt siyasetinin öncüsü milletvekillerini, belediye başkanları, il meclisi üyeleri, parti yöneticilerini tutuklamaya başladılar.
Fakat dinci, buna rağmen kendi ölüleri için sahte gözyaşı döküp, „ciğerim yanıyor“ diyebiliyordu.
Dini kirletenler, insan evladının en kutsal dileklerinden barışı da kirletmişlerdi.