Türkiye tarihinin en kara günlerinden biri 10 Ekim. Aynı zamanda Türkiye tarihinin en kanlı günlerinden biri. Eylemin yapılış biçimi, tarzı ve hedeflediği kitleye bakılınca kimler tarafından yapıldığı gerçeği apaçık ortada iken, hem hükümetin bakanları hem de yandaş ve havuz medyası ve kalemşörleri bir anda ortalığı toz dumana katacak haber ve yorumlarıyla olayı çarpıtmaya başladılar. Olay o kadar açık ve net iken, üstünü örtmeye çalıştılar. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın açıklamalarında açık açık bu işi IŞİD yaptı demekten imtina eder gibi, 23 Temmuz’dan bu yana tekrarladıkları örgütlere IŞİD’i de ekleyerek açıklamalarda bulundular. Olayın olduğu andan itibaren aklı selim herkes bu olayın kim tarafından yapıldığını biliyordu. Nedenleri ve nasıl yapıldığı çok önemli değil. Katliamın arkasında kim var, kimler organize etti, Ankara’ya bunlar nasıl geldi? Bu soruların yanıtlarını da çok fazla merak etmeye gerek yok. Bunun için Diyarbakır ve Suruç katliamlarına ve sonrasındaki gelişmelere bakmak yeterlidir.

Bu olayın ardından hükümet tarafından el konulup havuza alınan medya ile havuz medyasının bu olayın IŞİD’in yapmadığına dair yorum ve analizleri işin bir başka boyutuydu. Yıllardır Demirel’den Özal’a, Çiller’den Mesut Yılmaz’a, bugün de AKP’ye yaranmak için her devrin kalemşörlüğünü yapanlar yeniden işbaşındaydı. Bu olayı karartmak, suçu başkalarına yıkmak için her yolu denediler. Akla hayale gelmeyecek senaryolar ortalığa saçıldı.

İktidarın nimetlerinden yararlanılarak oluşturulan medyanın, televizyonlarda ahlak abidesi kesilen patronların, kumar borçlarından dolayı kurşunlanması bile gazete manşetlerinde Milli Duruş başlığıyla verildiği bir ülkedeyiz. Kurşunlanma olayı açığa çıkarılmasına rağmen kamuoyundan bugüne kadar gizlendiği de açığa çıktı.

Medyanın 1 Kasım’da AKP’nin tek başına iktidar olması için, “Her yol mübahtır” anlayışına sığındığı bir ülkede yaşıyoruz. Bunun içindir ki, 7 Haziran’dan bu yana sadece HDP ve Demirtaş değil, tüm Kürtler potansiyel suçlu olarak ilan ediliyor. “Kardeşiz” diye yapılan açıklamaya, atılan gazete manşetlerine bakmayın. Kardeşlik manşetleri adı altında, Kürtlere karşı kusulan öfke ve kini açıkça görebilirsiniz.

Ortadoğu’da uygulanmak istenen stratejik derinlik politikasının çökmesi sonucunda Türkiye’nin Irak, Suriye ile gerilen ilişkileri, ABD ve Rusya ile de gerilmeye devam ediyor. Rusya’nın Esad’a destek çıkması, ABD’nin PYD’nin içinde bulunduğu Arap koalisyonuna silah yardımı yapması AKP hükümetini uluslararası politikada gittikçe köşeye sıkıştırdı. Bu gelişmelerin hükümetin Suriye politikasındaki tutumunu değiştirmeye değil, aksine sıcak savaşa girmeye doğru yönelttiğini de yapılan açıklamalarda görmek mümkün. Bugünlerde Cerablus bölgesine girilmesi konusunun yeniden tartışılmaya başlandığını, hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamaların satır arasında görmek mümkün. Türkiye’nin bunun için de PYD ve Arap güçlerinin Cerablus’u kuşatması ya da Cerablus’a girmesini beklediği artık köşe yazarları tarafından da dillendirilmeye başlandı. Türkiye, PYD’nin Cerablus hamlesini bekliyor. Askerin Suriye’ye olası bir müdahalesi ise 1 Kasım seçimlerinin ertelenmesini de beraberinde getireceği biliniyor. Ve bu tartışmalar artık sır olmaktan çıktı, medya ve televizyonlarda açık açık tartışılmaya başlandı. Tüm bunlar da artık iç politikanın bir aracı haline geldi. Gelişmelerin nasıl seyredeceğini hep birlikte göreceğiz.

Türkiye halkları savaşı değil, barışı istiyor. 10 Ekim Ankara mitingi de barış umutlarını büyütmek için organize edilmişti. Ama savaştan çıkarı olanlar barış umudunu kırmak için bu katliamı planladılar. Ankara mitinginde yaşamlarını yitirenlerin ailelerine başsağlığı diliyor, yaralıların bir ön önce iyileşmesini temenni ediyorum. Bu topraklarda bu acıların bir daha yaşanmaması, barışa olan inancımızı ve umudumuzu büyütmekten geçiyor.