Neler oluyor?

Türk tarafında yaşanan akıl almaz “manevi vahşet” düzeyindeki tartışmalar oluyor. Kılıçdaroğlu Erdoğan’a “terörist başı” diyor; Erdoğan Kılıçdaroğlu’nu “Esad casusluğu” ile suçluyor. Bahçeli’ye gelince, belli ki bazı bilgilere sahip, o nedenle, Başbakan’ın “kafası kıyak nesil” sözlerine, “bu konuda tecrübeni kendine sakla” diyerek, Başbakan’ın da vaktiyle “ayyaş” olduğunu “hissettiriyor”.

Daha ne olsun?
Buna karşılık, Türk-Kürt ilişkilerinde tarihin kaydetmediği bir “sükunet”, “sağduyu”, karşılıklı “saygı” havası esiyor. Başbakan Başdanışmanı’nın son yazıları, öyle ki, benim bile “üslubumu” yumuşatmama neden oluyor.
Bu iyi bir şey. Türkiye’nin siyasi havasını, Kürt faktörü, adım adım olgunlaştırıyor. Uygarlaştırıyor.
Barış sürecinin en önemli adımı, gerillanın Kandil’e doğru yürüyüşü. Okuyoruz: Bu da sorunsuz devam ediyor.  Barış sürecinin “sokakta örülmesi” amacıyla Konferanslar da kendi rayında başarıyla sürdürülüyor.
Şimdi ilk soru: Bütün bu süreçlere, izleyici olarak değil, fiili olarak kimler katılıyor?
“Siyasi üslup” sorunu, belli ki, AKP ve BDP yöneticileriyle, az sayıdaki bizim gibi medya çalışanlarına ilişkin bir sorun. Deyin ki, elli, haydi bilemediniz yüz kişinin sorunu. Bu yüz kişi üslubunu düzeltmek için “canla başla” çalışıyor. Çok da iyi ediyor. Ama unutmayın sayı maksimum yüz, bir de siz ekleyin bin deyin. O kadar.
Gerillaya gelelim. Çekilme halindeki gerilla, bildiğiniz gibi maksimum 2 bin kişi. Onların çekilmesini izleyen, her hangi bir provokasyona karşı müdahale için “teyakkuz” halindeki Kürt inisiyatiflerine katılanlarla ve gerillayı Kandil eteklerinde karşılayanlarla birlikte, bu eyleme toplam katılım, diyelim ki on bin kişi; biraz abartalım, yüz bin kişi…
Konferanslarda durum ne? Konferansların hazırlık çalışmalarını yürüten ve Konferansa katılan insanlar, diyelim ki beş yüz insan. Belki bin. Belki de on bin… Bu konferansı izleyenleri de hesaba katarsanız, diyelim yüz bin…
Buraya kadar bu “sürece” katılan insan sayılarını biryana bırakalım. Geriye milyonlar kalıyor.
Savaş koşullarında bu milyonlar, kitlesel gösterilere, çadır direnişlerine, serhildanlara, neredeyse “her gün” katılıyordu. Kürdistan direnişinin “toplumsallaşmış” hali buydu.
Şimdi ise “barışın toplumsallaşmasından” söz ediyoruz. Nasıl olacak bu iş? Sokaklarda her gün “barış“ diye mi yürüyeceğiz…
Yoksa, “bakir Kürt pazarına hücum” emrini bekleyen Türk sermayesinin karşısında, düne kadar “silahlı mücadelenin” toplumsal tabanı olan milyonlarca işsizler ordusunu, “komünalist ahlak temelinde” “emek ordusu”na mı dönüştüreceğiz?
Şöyle hayal edin: Ortak yaşayan, ortak çalışan milyonlarca Kürt genci, düne kadar omuzlarında taşıdıkları “keleşlerin” yerine, şimdi kazma kürekleri taşıyacak; dün “doçka”nın önünde oturmaya aday genç, şimdi Belediyelerin, Kooperatiflerin ve sivil toplum örgütlerinin örgütlediği “işliklerde”, “torna-tesviye” tezgahlarının önünde oturacak; diyelim ki, dün “gerilla üniforması” dikerken, şimdi “tek bir komünal tekstil kombinasında”, yüz binlerce Kürt insanı, Kürdistan için, tıpkı gerilla günlerinde olduğu gibi, “bir hırka, bir lokma” ahlakıyla, dünya pazarlarında rakipsiz bir güç yaratacak…
Dün “canını feda eden” Kürt gençliği, bugün Kürdistan’da “demokratik modernite” için “emeğini feda” edecek…
Bugünün milyonlarca işsizi, muazzam bir örgütlülüğe ve bilince sahip. Yarın “Kürdistan pazarına” hücum edecek olan kapitalist modernitenin “devlerini”, işte bu milyonluk emek gücü kuşatacak; Kürdistan’ın “yararına” işlerde “makul ücret”, “kapitalist kar” amaçlı işlerde ise “yüksek ücret” talep ederek sermayeyi “halk çıkarına” yönlendirecek… “Bürokratik olmayan planlama” yani…   
Bunu sağlamak için milyonlarca işsiz, onları “mesleki eğitimden geçirecek” ve “emek arzını ve ücretleri” belirleyecek olan, emeğin kontrol ettiği tek bir “iş bulma, işe yerleştirme” kurumunda örgütlenebilir mi? Kapitalist tekellere karşı, “emeğin demokratik tekeli”, yani “sınıf birliği” mümkün mü? Mümkün… Çünkü Kürt emeğinin saflarında “bölünme” ve “rekabet” yok, savaş koşullarında oluşmuş, muazzam bir “dayanışma” var…  Bir de, “vicdani retçi” yüz binlerin, askerlik yerine, iki yıl için, “kendi kışlalarında”, “depreme, sele, orman yangınlarına” karşı örgütlendiğini, “talimler” yaptığını… Bunların ev yapanın, ürün kaldıranın, yol yapanın yardımına “bedava” koştuğunu…düşünün.
Sanırım bu gibi konularda düşünmenin zamanı geldi…