IŞİD (DAİŞ), hayat tarzıyla kendisine benzemeyen insan ve topluluklarına değil, tarihine de düşman. İnsanın belleğini silmek için, onun için, girdiği yerlerde öcelik olarak yıkıma girişiyor. Türk-İslam Faşizmi, IŞİD’in “İhvan" kolu. Kürdistan, o nedenle kanıyor. Yıkımlar, IŞİD’le bütünleşme…

Selahaddine Eyyub’un da ana yurdu olan Hasankeyf, taş devrine uzanan bir tarih mabedi. Yıkımla baş edemeyince, baraj sularına gömmeyi seçtiler. Amed surlarının içi, 5 bin yıllık bir tarih anıtı. Ayakta kalmış iki mahallesinin tozunu da savurmak için, yıkım makinalarıyla dayandılar.

Kürt farkında mısın sen, Türk Faşizmi köklerinin ruhuna, binlerce yıllık damarlarına saldırıyor. Elinde balyoz, orununa vur ha vur ediyor. Kanına susmaktan olan aklını da kaybet çete başı, yer yüzünden varlığını silmek için, bölge kandırılacak cinayet ortağı arıyor.

Ve sen, o, bu, yani sizler oğullarınızı askere yolluyorsunuz. Kürdistan sınırlarına yığılan, içerilere yayılan askerler arasında senin oğlunda da var. Oğlun gırtlağına hançer sokmak, ruhunu almak için, asker kılıklı. Ama oğlun evini yıkmaya, seni gırtlaklamaya geldiğinde yakınıyorsun…

Oysa buna hakkın yok. Gerçek suçlu sensin. Haberiniz var mı, tarih, katilden önce onu yetiştireni yargılıyor, mezar taşına tükürme cezasına çarpıyor…

Ya, kendini dağları, düzlükleri, taşı, toprağı, insanı, meşe ormanlarıyla Kürdistan’ın bir parçasının mutlak maliki olarak gören Barzani ailesine ne demeli?

Onun “özel mülkü" gibi kontrol altında tuttuğu topraklarda, 18 ayrı tepe yükseliyor. Gölgeleri uzayarak birbirine karışan bu tepeler, uzaktan birer eski çağ kalesini andırmaktadır. Bu kaleler, gözetleme kuleleri, dinleme aygıtlarıyla donanımlı, füze, tank ve toplarla korunaklı birer Türk askeri üssüdür.

Yerdeki karınca, havada uçan sineğin hareketlerini takiple görevlidir, bu üsler. Barzani gillerin yerken çıkardıkları ağız şapırtılarından, Yekmal, Mergasor düzlükleriyle, Revanduz tepelerinin kayalıklarında sürünen yılanın hışırtıyı da dinliyor, rapor ediyorlar.

Kale üsler, asker dolu. Ülkede, toplam kaç bin yabancı asker var, kimse bilmiyor. Ajan ağlarının boyutlarını da…

Ama, üslere yaklaşmak, hatta yakınlarından da geçmek ölümcül yasak. Yaklaşan olursa uzaktan uyarılıyor:

“Dur, yoksa ateş ederim!.."

Kürtlerin, uğrunda kanlarını akıtıp can verdikleri, Amerika’nın yardımıyla Araplardan kurtardıkları toprakları, bir süre sonra gümüş tepsi içinde Türklere sunuldu. Kendi ülkeleri, tam 18 ayrı tepede, onlara yasak topraklar oldu.

Kürtler, postal altından kuruluşun sevincini yaşayamadan, ülkelerinin başka türlü yabancısı oldular. Davetle gelen efendilerin nefesi enselerinde. Yabancı göz ve kulaklar yatak odalarında. Nefes sesleri karışır, telefon konuşmalarına. Kurtulduğunu sanan Kürt, gözetim altında.

Bu bir işgal. Ama zora dayalı değil. Türkler tankları, topları, havada gezinen savaş araçlarıyla kapıya dayanmadılar. Önce domates, hıyar yemek için davet ettiler, Türkleri. Sonra, köşkler ve Saraylar inşa etmek için…

Ardından, ordularına açtılar kapıları.

Türkler artık, yeni üsler kurmak için kimseye haber vermeye de gerek duymuyorlar. Canlarının istediği su başı, havadar tepe onların. Tersine Kürtler, yollarına gitmek, arazilerine uğramak için onlardan izin alıyor.

Garip bir durum. Dünyada, bir beladan kurtulup bu şekilde, “yedi bela Recebin koynuna koşma"nın, bir başka benzeri yoktu, yoktur. Vietnamlıların tarihi, ölüm labirenttidir. Kendilerini bildi bileli düşman savaşıyorlar. Fransızlardan sonra Amerikalılar ve iç savaş…

Ama kazandıklarını kimseye sunmadılar. Bangladeş’in ekmeği de yoktu. Bağımsızlık savaşı yıkığıydı. Rusya imparatorluğundan kopanlar, Yugoslavya’nın parçalarından oluşanlar, Amerika köleleri gibi, “tepemizde efendilerimiz olmadan yaşamayı beceremeyiz" diye kimseye sığınmadı.

Oysa bunların ardında, koskocaman Amerika’nın himayesi vardı. Saddam’dan esirgeyen…

Avuç içi kadar yerde, şimdi 18 ayrı Türk üssü. Bir zamanlar Hindistan’ın efendisi olan Britanya’nın, nüfusa oranla bu kadar üssü yoktu.

Ne zaman ne yaptığı asla kestirilemeyen, hak, hukuk kavramı günün havasına göre değişen Recep Reis bir sabah uyanıp da “vaziyete el koydum, sen derdine yan kardeşim" derse (ki, 18 üs boşuna değil, diyebilir) derdini kime anlatacak, Barzanigiller!..

50 yıl vaadeli petrol anlaşmasıyla, yer altı zenginlikleri zaten Türk reiste…

Anlaşmanın ayrıntısı olan “götürme" halleri ise meçhuller bütünü. Kimse, ne olduğunu, bölüşmenin nasıl yapıldığını bilmiyor.

Öte yandan Barzanigiller, ensesine tabanca dayanmış esir alınmış gibi savaş atı rolünde. Güya “birakujî" öldürmüştü, fukaram. Bundan sonra Kürt kanına elini bulamayacaktı. Ama Türk Recep’le müttefik. İzni dahlinde Kandil dağı bombalanıyor, eteklerindeki köylüler katlediliyor, Türk-Barzanigiller ortaklığı ile Şengal, Afrin muhasara ediliyor…

En komiği, 18 üsle işgal edilmiş, petrolü ele geçirilmiş bir diyarda, bağımsızlığı davası oluyormuş gibi, ortalık yerde referandum adıyla sihirbaz numaraları çevriliyor. Sihirbazlık işte…