Yunan şehirleri sömürgeci toplumlardır; başka bir kenti işgale gitmeden önce yaşadıkları kentin tapınağına gidip ateşini alırlarmış. Bir yandan yoksul insanlardan oluşan orduyu ganimet savaşına sürerken, diğer taraftan tapınağın ateşini başka ülkelere götürüyoruz diye toplumdan işgale onay almaya çalışırlarmış. 

Sözünü ettiğimiz sürecin aşağı yukarı yaklaşık 2000 yıl önce yaşandığını düşünürsek; aslında önümüzde katetmemiz gereken hayli uzun bir yol olduğunu da anlarız. Bana kalırsa, ülkesi işgal edilmiş insanların verdiği “anavatan savunmasından” ve içerde zalimlerin baskı ve zulmüne karşı gösterilen mukavemetten gayri kutsal savaş yoktur. 

Nasıl gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin anavatan savunması dışında, neredeyse her savaşta yoksul halk çocukları başkalarının ekonomik çıkarlarının veya iktidar hesaplarının basit birer kurşun askerine dönüştürülürler.

Onlar kendilerini ülkeleri için, dinleri için savaşa gidiyor diye düşünürken, aslında farkında olmadan; ya bazı saray soytarılarının ihtiraslarının, ya da kimilerinin ekonomik çıkarlarının kurbanı haline getirilirler.

Bir dönem önce iç pazarda nispi olarak palazlanan, dönemin siyasal ve ekonomik konjonktüründen de cesaret alan AKP sermayesi daha olaylar başlar başlamaz bir yıkım gücü olarak Suriye’de inisiyatif almaya çalıştı. Özal bir koyup üç almak istiyordu; bunlar Özal’dan da açgözlü çıktı, “Yeni Osmanlıcılık” adına hepsini almak istediler. 

Ancak evdeki hesap çarşıya uymamıştı; Türkiye’nin sosyo-ekonomik ve askeri kapasitesini doğru okuyamayan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi hem kendilerini hem de bütün bir coğrafyayı yangın yerine çevirdiler.

Sonuç; tam bir fiyasko! Önceleri nispi refah konjonktüründe palazlanan İslami sermayeye pazar bulmak ve Ortadoğu’nun enerji denkleminde söz sahibi olmak için Suriye, Irak ve Kürdistan’da savaşa dahil olmak istiyordu. Şimdilerde ise; Suriye, Irak ve Kürdistan’da kafa üstü çakılan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi sadece iktidarlarını koruyabilmek adına bütün bir coğrafyayı kan gölüne çevirmek istiyorlar. 

Bunu öyle pervasızca yapmaya çalışıyorlar ki; öne sürdükleri gerekçelere kendi yandaşları dahil hiç kimse inanmıyor. Modern zamanların “Neronları” haline gelen bu ikili tıpkı Neron’un Roma’yı yakmasına benzer bir şekilde bütün bir coğrafyayı yakıp “Aksaray’dan” izlemek istiyorlar.

Özellikle üçüncü döneminde muazzam bir kibre kapılan; Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hala kendini cumhurbaşkanının danışmanı gibi gören Davutoğlu Türkiye’yi; içeride ve dışarda oldukça zor bir duruma düşürdüler. Durum sadece dış politikada kötü gitmiyor, ekonomi de berbat bir durumda, Türkiye ekonomisi kendisini en küçük bir terslikte yeniden 2002’li yılların kriz ortamında bulabilir. 

Potansiyel krizin kendileri için yaratacağı yıkımdan korkan Erdoğan/Davutoğlu ikilisi iktidarlarını sürdürebilmek için; bütün başarısızlıklarının, çapsızlıklarının üstünü örtecek bir savaşa gereksinim duyuyorlar. 

Şu anda Türkiye tam bir yönetilememe krizi yaşıyor, bütün sorunlar öylesine iç içe geçti ki; hiçbiri diğerinden ayrı konuşulamıyor. Belki hiçbir zaman ekonomik meseleleri dış politikadan, dış politikayı demokratikleşmeden, demokratikleşmeyi ekonomik sorunlardan bağımsız konuşmamak gerekiyordu. Ancak hiçbir zaman sorunlar bu kadar iç içe geçmemişti; her bir alanın kendi içinde bir otonomisi vardı. Şimdi bu otonom alanların tümü aynı çerçevede.

Dünyayı ve kendisini yanlış okuyan, Türkiye’nin sosyo-ekonomik kapasitesini abartan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi kocaman Sünni/Müslüman dünyanın liderliğine soyunurken, kendilerini bir anda; dışarda yalnızlaşmış, içerde iktidarını kaybetmek üzere buldular. Her türlü komploya rağmen kırılamayan Kürtlerin özgürlük iradesi ise bu ikiliyi çileden çıkartıyor. Kürtlerin özgürlük iradesi onların hem içerde hem dışarda kurmaya çalıştıkları kirli oyunları boşa çıkartıyor. HDP’nin seçim başarısı, Erdoğan-Davutoğlu ikilisini içerde durdururken; YPG’nin Til Abyad (Girê Sipî) başarısı AKP’yi Ortadoğu’da boşa çıkarmıştır. 

Yangından mal kaçırırcasına ısrarla Rojava’ya askeri müdahale isteği işte bu hazımsızlıktan kaynaklanmaktadır. İktidarı tehlikeye düşen “havuz medyası ve yazarları” kudurmuşçasına ayrım yapmadan Kürt düşmanlığı yapıyorlar. Demokrasiyi halkın dini duygularını suistimal ederek iktidar üretme oyunu olarak gören bu çevrelerin demokrasinin içeriğiyle zerre kadar alakaları yok. Tüm kirli oyunlarınıza rağmen kaybecek, başaramayacaksınız.