Ancak kabul etmemiz gerekiyor ki, Başbakan Erdoğan’ın on yıllık iktidarı boyunca tercih ettiği yönetim şekli, kurduğu ilişkiler kendisi merkezlidir. Bu denli belirleyici olmanın kaçınılmaz olduğunu, iktidarının engellenmemesi için bu tarzın zorunlu olduğunu düşünebilirsiniz. Muhtemelen kendisi de öyle düşündüğü için en küçük ayrıntının bile kendi kontrolünde olmasını sağlayacak bir iktidar etme tarzı geliştirdi. Bu tercihin doğal sonucu, başarının kendi hanesine yazılması yanında, her krizi çözme yükünün de kendi omuzlarında birikmesidir.
Bu tarz yönetimin ortaya çıkarttığı gücün zaafları da kendine özgüdür. Çatışmacı siyasetin handikapları yanında, bu tarzla ele geçirilmiş pozisyonun ortaya çıkarttığı durumda yeniden ele alınmalıdır. İç siyasi dengelerin büyük oranda lehinize değiştiği bir siyaset arenasında eski tarzda ısrar ettiğinizde, kavgacı davranmanın kazandırdıklarını, bir bir kaybetmeye başlarsınız.
Bu nedenle Erdoğan’ın en büyük rakibi kendisidir. Kendi tercihleri ile ya da mecburen kurduğu ilişki tarzını değiştirmeyi başaramazsa yeni dönemin beklentisine cevap veremez hale gelecektir. Kendisinin de kurulmasında büyük payı olan yeni dönemin gerçeklerini uzun analize girmeden, birkaç noktaya dikkat çekmek isterim.
Kürt sorununda çatışmalı ortamdan çıkılması devletin ezber ve alışkanlıklarını zorlamaktadır. Baskıya dayalı kontrol ve iç güvenlik uygulamaları, toplumsal muhalefetin buluşması ve korku duvarını aşmasını kolaylaştırmıştır. Suriye politikasında ana karar vericilerin tercihleri, Türkiye dış politikasını boşa düşürmüştür. Batı ile ilişkilerde sergilenen performans, endişeleri derinleştirmekte, hayal kırıklıklarını beslemektedir. Bu siyasal gerilimlerin kendi parti tabanında nasıl hissedileceği ve nereye kadar katlanılabilir görüleceği konusunda ana belirleyen ekonomik göstergelerdir. Faiz-döviz tahterevallisinde yapılacak her tercihin riskleri var. Krizi zamana yayarak büyük patlamaların oluşmasını önlemek artık daha zor.
Bu tablo karşısında Başbakan Erdoğan’ın sergileyebileceği iki tutumu birlikte ele almalıyız. Bunlardan birincisi iktidarı kaybetmemek için ne gerekiyorsa yapmayı göze almak. Kendini karşılarında zayıf hissettikleri ile uzlaşmak, ezebileceğine inandığı unsurları sahneden silmek için gereğini yapmak. İkincisi yine bu duygularla tereyağından kıl çeker gibi sistem dışına çıkarılmasına neden olabilecek gelişmelere karşı direnmek ve tarihte birçok örneğini bildiğimiz, kontrolünde tutmaya güç yetiremediği ülkeyi gerekirse yakarak başkasına yar etmeyen hükümdar tavrı sergilemek.
Yıllar önce Özal için yazılan, ‘Turgut nereye koşuyor?’ kitabındaki tabloya benzer bir vaziyetle karşı karşıyayız.
Rakiplerinin zayıflığına bakarak iki partili siyasal duruma geçmeyi gözüne kestirenlerin, önce kendi mahallesini tahkim etmesi ve içerde meydana gelebilecek kırılmaları önleyici hamleler yapması gerekiyor. Partili cumhurbaşkanlığı planını hayata geçirme ihtimalinden umudu kestiğinde, seçim sisteminin avantajlarını kullanarak MHP oylarına göz dikmek en kestirme yol olarak gözükmektedir. Bu, bir biçimde ana muhalefeti dizayn işlevi de görecektir. Muhalefet, yetmişli yılların sağ-sol konseptine sığınan bir iktidarın oyununu bozacak siyaset dilini geliştirebilecek mi, hep birlikte göreceğiz.
Başbakan nereye koşuyor?
Bir ülkenin geleceğini, kişilere endeksleyerek tartışmak, o kişi Başbakan Erdoğan olsa bile yanıltıcı olur. Bölgesel gelişmeler karşısında Türkiye’den beklentiler, iç ve dış sermaye gruplarının planları, güvenlik bürokrasisinin refleksleri ve nihayet toplumsal psikoloji, Türkiye siyaseti açısından ilk etapta sayabileceğimiz ve belirleyici gücü olan dinamiklerdir.