Düşlerimi böldüler önce, on yıllardır geceyarıları hep suratımın orta yerinde bir tokat sızısıyla uyanmaktayım. İlk çocukluk çağımın tüm oyunları Kürtçeydi oysa. Şakalaşmalarım, yere düştüğümde kanayan dizimin ağrısıyla ağlayışım, beş taş oynarkenki sevincim, komşumuzun elma ağaçlarına tırmanırkenki çocuksu heyecanım, hepsi...
Oynarken acıktığımda eve gelip annemden ekmek salça isteyişim, söylediğim türküler, hepsi ama hepsi Kürtçeydi. Sonra okula başladım tüm yaşıtlarımla birlikte. Sınıftaki ilk yabancı, bir subay eşi olan öğretmenimdi. Hiç anneme benzemiyordu. Başka bir dilden konuşuyordu; o güne kadar hiç duymadığım bir dille. Tek tek bizi ayağa kaldırıp birşeyler sormaya başladı; hiç birimiz anlamadığımız için donakalmıştık. Başka bir dünyadan gelmişiz gibi tiksinerek bize bakmaya, bağırıp çağırmaya başladı.
Günler günleri kovaladı. Onun bize dikte etmeye çalıştığı başka bir dil olduğunu; bunun da Türkçe olduğunu anladık. Her sabah bağırta bağırta ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım’ ile başlayan ve "Ne Mutlu Türküm Diyene!" cümlesiyle biten "Andımız"ı okuturdu bize. Hiç anlamadım neden günümüzün ilk cümlesine hepimiz Kürt olduğumuz halde "Türk" olduğumuz yalanını söyleyerek başlıyorduk… Beceremezsek, yanlış söylersek sonumuz belliydi. Ebeveynlerimizden yemediğimiz dayağı hep ondan yedik. Ya Türkçeyi geç öğrendiğimiz için ya da sınıfta O yokken kimin kendi arasında Kürtçe konuştuğunu gambazlamadığımız için... Bazen de sınıfımızın ajanı olmayı reddettiğimiz için kardeşin kardeşe tokat atmasını zorlardı… İşte halen geceyarısı uykularımı bölen bir öyküdür bu...
Bir gün içimizden biri, O sınıfta yokken, kendi aramızda Kürtçe konuştuğumuzu "ihbar etmiş". Sınıfa girdikten sonra direkt gözlerini dikti yüzüme ve dedi ki "ben size kaç defa söyleyeceğim unutun şu saçma dili diye! Bir de utanmadan hala konuşuyorsunuz! Şimdi ceza olarak ayağa kalk ve abine tokat at!" Sustum, dondum. O zaman 7 yaşındaydım ve o ana kadar sadece oyun kavgaları ettiğim abime ancak ben istediğim zaman tekme tokat girişmiştim. Kabul etmeyince bu defa tüm sınıfın bana tükürmesini istedi ve ardından da sayısını hatırlamadığım defa rastgele bana vurmaya başladı.
Sonra Türkçeli günler başladı. Sanki Kürtçe oynadığım oyunlardan aldığım hazzı almamaya başlamıştım ama yapacak başka birşeyimiz de yoktu. Ardından bir sabah radyolar "Ordunun yönetime el koyduğunu" haber verdi ve bir anda kendimi cezaevi kapısında annemle buluverdim. Ailenin birkaçını alıp götürmüşlerdi ve kendilerinden aylarca haber alamadık, Amed Zindanı, benim sevgili ana dilimin de işkence gördüğü bir zindandi. Sevdiklerimizin sadece bedenleri değil dilleri de işkence altındaydı. çocukken okulda bize ezberlettikleri marşların yüzlercesini şimdi de büyüklerimize işkence altında söyletmeye çalışıyorlardı. Sonra analar... Evlatları daha fazla işkence görür korkusuyla, hiç bilmedikleri bir dilde onlara merhaba diyorlardı. Zaten topu topu bir iki dakika olan goörüş süresince hiç durmadan sadece "Kamber Ateş nasılsın" diye evladının gözlerinin içine özlemle bakan O anneyi işte ben gördüm… Sadece onu değil yüzlercesini gördüm.
İşte bu yüzden, Avustralyalı yerli bir gencin dile getirdiği duyguları ben de yaşamaktayım. Ben de kendimi başkasının ana sütüyle beslenerek büyümüş gibi hissediyorum.
Evet, bir dilin ölümü bir halkın ölümüdür!
Halkım ölmesin diye, ekmek gibi su gibi ihtiyacını duyduğumuz şeyin ana dilimiz olduğunu asla umutmadan, asimilasyonla başa çıkmak kadar oto asimilasyonla da mücadele edelim....
***
(Bu yazıyı 21 Şubat Dünya Anadil Günü vesilesiyle, birçok Kürt çocuğunun öyküsünü harmanlayarak yazmıştım ancak gündem yoğunluğundan bu haftaya denk geldi. Dünyadaki tüm anadillerin yaşadığı, yaşatıldığı bir yaşam umuduyla....)