Türkiye üzerine yazı yazmanın hem kolay hem de zor olduğu bir ülkedir. Yıllarca aynı konuları yazmak insana bıkkınlık veriyor. Kolay tarafı ise yıllar yılı değişmeyen ve değişime direnen yanı nedeniyle yaz yaz bitmez.
Çocukluğumuzdan 2000’li yıllara kadar ömrümüz Demirel, Ecevit, Türkeş, Erbakan ve Denktaş’ı dinlemekle geçti. Bunları tamamlayan 12 Eylül darbesi, Kenan Evren’in ölümlü, işkenceli yıllar. Ardından Özal’lı, Çiller’li faili meçhulü bol yıllar. Yakılmış binlerce köy, sokaklara atılmış ve toplumsallıkları ve kültürleri hedeflenmiş milyonlarca insan. Ardımızda elli bini aşkın insanın yaşamına mal olmuş kuralsız ve kirli bir savaş. Üstelik hala bunun bir savaş olduğunu kabul etmeyen bir zihniyet.
Savaş, onbinlerce askerin yanında savaş uçakları ve helikopterleri, tanklar ve toplarla sınır ötesi askeri saldırılar dahil yıllardır devam ediyor. Yüzbinlerce asker, polis, korucu bu ise tahsis edilmiş. Tüm devlet birimleri yurtiçinde ve dışında bu savaşı sürdürmek için seferber edilmiş halde. Daha bir ay önce Roboskî’de F16’ların bombardımanı ile 34 masum köylü katledildi. Bütün bu olup bitenler hala bir savaş olarak kabul edilmiyor.
Türkiye’yi yönetenler Ağrı’da, Dersim’de, Şeyh Said isyanlarında onbinlerce insan katlettiler. Uçaklar, toplar ve ordunun en etkili güçleri kullanıldı. Ordunun bu bastırma ve katliamları hep eşkıyaları tepeleme, terbiye edip ezme olarak sunuldu.
Kürtler, Türk yönetimlerinin hep serbestçe avlayabildikleri, öldürüp sürdükleri bir halk oldu. Bir halk olarak isimlerine bile layık görülmediler. Bırakalım herhangi bir hak ve hukuka tabi olmalarını, isimleri coğrafyalarından ve kitaplardan silindi.
Bu durum tanrının kendilerine bahsettiği bir hakmış gibi doğal görüldü. Bu uygulama ve politikalar hiç sorgulanmadı. Kürtlerin mutlaka Türk olmaları gerekiyordu. Bu tanrısal bir olguydu. Sorgulanmamalı ve karşı çıkılmamalıydı.
Çıkılınca ne mı oluyordu? İşte en yakın tarih, Maraş katliamından başlayıp 12 Eylül, Diyarbakır zindanları ve onbinlerce ölü. Hala çözemediğimiz ve egemenlerin çözmeye yanaşmadığı kanayan bir ülke.
AKP 2000’in başlarında bu ülkenin yönetimini devraldı. Üç defa üst üste seçimleri kazandı ve hükümet oldu. Türkiye büyük bir değişim sürecine gelmişti. Kürt sorunu zor ve kanlı bir süreçten sonra da olsa artık Türkiye’nin gündemine taşırılmıştı. Fiili olarak inkar kırılmıştı. Kürtler PKK öncülüğünde inanılmaz bir direniş ve dirayet sergilemişti. Devletin içte ve dışta tüm kuşatmalarına ve hiç bir hukuka uymamasına rağmen bu direniş bastırılamadı. İşte AKP böyle olgunlaşmış bir değişim ortamında iktidar oldu.
AKP bu olanağı ve fırsatı Türkiye’nin köklü dönüşümü ve Kürt sorununun çözümü için kullanacağına devleti ele geçirmeye kendini adadı. Bu gün o çok arzuladığı hedefine ulaşmış bulunmakta, devleti ele geçirmiş durumda.
AKP, devlete hakim olduktan sonra sorununun çözümü daha kolaylaşmıştı. Ama tersi oldu. Özellikle Haziran seçimlerinden bu yana hükümet yetkililerinin açıkça itiraf ettiği gibi PKK’yi ezmek, Kürtlerin bütün kazanımlarını tasfiye etmek için entegre bir plan çerçevesinde çalışılmaktadır.
Bu planın yalan ve demagoji, psikolojik savaş olmadan yürütülemeyeceği açık. Nitekim Türk basını, özellikle yandaş ve Fethullahçı basın devletin bütün baskı ve zulmünü olağanlaştırmaya ve sorumluluğunu yine Kürtlere yıkmaya çalışıyor.
İki üç gün önce başbakanın başdanışmanı da olan Yalçın Akdoğan bir tv kanalında soruları cevaplıyordu. Bu şahıs normal bir sistemde ancak ortalama bir bürokrat veya tacir olabilecek biri. Ama sırtını devlete, yani güce dayadığı için gayet yüksekten konuşuyordu. Geliştirdikleri psikolojik savaş ve Kürtleri tasfiye eylem planlarıyla gayet memnun ve mutlu görünüyordu. İnsanda bıraktığı ilk izlenim soğukkanlı bir katliam savunucusu. Hitler’in propaganda sorumlularından Göbbels’i dinlemek bundan farklı olmasa gerek. Kendileri için hak gördükleri BDP veya örgütlü Kürtler için, bir ihsan oluyordu. Kürtler bu tanrısal güçlerin uygun gördüklerine nasıl itiraz edebiliyorlardı? Ediyorlarsa ölecekler, hapislere girecekler. Kimse Kürt sorunu için neden AKP’liler, CHP’liler vb hapise girmiyor da sadece Kürtlerin hakları için mücadele edenler giriyor diye sormuyor. Bu soru bu ülkede kimsenin aklına gelmiyor. İnkar ve ırkçılık olağanlaşmış ve sindirilmiştir.
Hükümetin bu entegre planının bir parçası da anlaşıldığı kadarıyla Kemal Burkay ve onun gibileridir. Burkay kanallarda boy göstermeye devam ediyor. Tv sunucularını bile şaşırtacak kadar şaşırmış durumda. Gerçi Kürdistan’da politika yapanlar Burkay’ın kim olduğunu biliyor. Belki yeni yetişen nesil bu şahsi fazla tanımaz. Ama onlar da hızla tanımış oldular.
Burkay’a göre PKK gerçeğini halk bilmiyor. Bilse kimse Öcalan ve PKK’nin arkasından gitmez. Öcalan ve PKK düşmanlığı ruhunu karartmış. Bu halkın Öcalan’la bağı öyle sıradan değildir. 1900’larda kitleler Cizre’de, Şırnak’ta meydanlarda tarandı. Onlarca insan öldürüldü. Onbinlerce Kürt genci yaşamını feda ettti. Bu günlerde Burkay nerelerdeydi? Bir gün bir gerilla ailesinin taziyesine gitti mi?
Kürtler PKK ve Öcalan’la bu kanlı ve zorlu günlerde kaynaştı. Birbirlerini direniş ve örgütlenme içinde yarattılar. Avrupa’da oturup T.C’nin ağzına bakarak Kürtler politika yapmadı. Öcalan eğer bu devletin adamıysa neden oniki yıldır İmralı’da ağır bir izolasyon altında tutuluyor da sen kanal kanal gezip ona iftira ve hakaretlerde bulunabiliyorsun? Bu toplum aptal mı? Kim kimi kullanıyor? Burkay bir durumuna baksın. Öcalan ağır bir izolasyon altında ama o Ankara’da serbest geziyor!
Kürt hareketini tasfiye amaçlı bu entegre projelerine Burkay’ları dahil ederek de AKP ve yandaşları sonuç alamayacaklardır. Direnen ve örgütlenen Kürt halkı özgürlüğünü direnişiyle kazanacaktır.