Barbarların hücumunda insan kırımıyla yıkım ve sürgün bir arada yürütülüyordu çünkü. Ermenileri, Rumları, Süryani ve Keldanileri böyle ağlatarak tüketmiş; malları, mülklerine konmuş, sıra Kürtlere gelmişti.
Kürt soykırımında insanlığa karşı işlenen suçlar, bunların övünmesiydi.
Örnek mi? Alın size 1930 yılı gazetelerinden birinin manşeti:
“Temizlik başladı/ Zeylan Deresindekiler tamemen yok edildi/ Bunlardan tek bir kişi kurtulamamıştır.”
“Kurtulamayan tek kişi” doğmamış bebekti. Henüz konuşamayan, yürüyemeyen bebek, kelebek kovalayarak doğayı tanımaya çalışan çocuk, sevdalı genç kız, delikanlı, torunlarını da büyütmüş porsipî nine, rîsipîlerdi.
Barbarların hücumuna uğramış mazlum ve masumların binlercesi bir arada, yerde kanıyor, yaralıları kendi kanları içinde inleyerek can çekişiyordu.
İnsanlığın katli, katillerin şenliğiydi bu.
Görüldüğü üzere, Türk basınında kimilerinin onurlanması, gururlanması, öbür yüzüyle Türk ordusuna övgüydü.
Sonra öldürmekle bitiremediklerini, kendilerine benzetmek için sürgüne gönderdiler. Kimi yaya, kimi atlı yola çıkardılar. Kimilerini, kendilerine yaraşan insanlığın dehşetiyle penceresi, ışığı olmayan vagonlara kapatarak, günlerce süren yolculuklarla kendi “medeniyetlerinin diyarına” taşıdılar.
Ah ben senin medeniyetini, onun dindarlığını, ecdadının vicdanını seveyim e mi?
Ama barbarlığın açtığı yara kapanmıyor, onların öldürmek istedikleri insanlık unutulmuyordu. Kürdistan’ın çocukları yıllar sonra yeniden ayaklandılar. Onlar da, bir kere daha (1990’lar) haydutlaşarak, karşı koyacak gücü olmayan sivilleri hedef aldılar.
Yatağından kaldırılarak götürülen Vedat Aydın’ın hikayesini geçen hafta bir kere daha gazetelerde okudunuz, televizyonda seyrettiniz. O ilk ve son değildi. Katillerin cinayet zincirinde ilk halkalardandı. Sonra onbinlercesi eklendi. Katillerinden biri (Albay Kırca) AKP iktidarı tarafından övünç madalyasıyla ödüllendirildi.
(AKP iktidarının yalan, dolan çemberinde, çocuk katilleri (Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz olayı) mahkemece aklandı. Roboskî’de 20 tanesi çocuk, 34 kişinin katli, askeri görev ilan edildi. Daha geçenlerde Lice’de, kale inşaatı için mülklerinin gaspına karşı çıkan köylülerin arkadan taranması, Medeni Yıldırım’ın katli, Başbakanın dindarlıktan helak ağzında kenevir meselesi oldu.)
Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin öncülerinden Cemil Bayık, geçen hafta Azadiya Welat gazetesinde yayımlanan yazısında şöyle diyordu:
“1990’lı yıllarda devlet zoruyla, köylerin yakılıp yıkılmasıyla 5-6 milyon Kürt ülkesinden kopartılmıştır. (...) Birçok halkın, nüfus olarak bu rakamdan az olduğu biliniyor. Kürtlerin üçte biri, hatta daha fazlası ülkelerinden kopartılmıştır. Bu, bilinçli bir soykırım değil de nedir?”
Birleşmiş Milletlerin tanımında insanların yurtlarından sürülmesi, yerleşim alanlarının tahribi de soykırım, yani insanlık suçudur. TC, bu suçu işledi.
Yerinden yurdundan edilen Kürtleri, asimile edip kendine benzetmek için kendi yurdunda ve dünyada göçmen yaptı. Ekmeğe, barınağa muhtaç, itilip kakılan göçmen…
Bizlere dindarlık satarak yükselen AKP, köylerinden sürülenlerin geri dönüşünü özendirerek, soykırım yarasını saracağına dair söz vermişti. Ama o söz de ötekiler gibi yere düşen tükrüktü. Güneş vurunca buharlaştı.
Başkaldıranların ilklerinden ve en saygın isimlerinden biri olan Cemil Bayık, sürgün kurbanı halkına sesleniyor, “onların medeniyetleri diyarında, aşağılanmaya katlanarak, karın tokluğuna çalışacağınıza yurdunuza dönün ve kendi imkanlarınızla köylerinizi yeni başta kurarak, şeni edin” çağrısı yapıyordu.
Ve ben, Kürdistan belediyelere düşeni de hatırlayarak, bir başka gün konuya devam etmek üzere, “hadi teslim olmayan onurlu halk, muhannete inat, köye dönüş ve zenginlikleriyle dünyanızı yeniden kurma zamanıdır!” diyorum.
Bayık’ın köye dönüş çağrısı
Kürdistan tarihinin öbür yüzü, barbarlığa dirençle hayatta kalanların geriye dönüp ülkeyi yeni baştan inşa “şeni” etmesidir.