
İdris Baluken, denetlenmeyen ve özellikle askeri harcamaların gizlendiği bir bütçenin gayrimeşru olduğunu belirtti. Aslında gayrimeşrulukla ilgili en önemli noktanın, Parlamento’nun mevcut durumu olduğunu vurgulayan Baluken, 9 tutuklu milletvekilinin, yasama sürecinin en esaslı döneminde cezaevlerinde bulunduğunu hatırlattı.
Kürt sorunu ve demokratikleşme
30 yıllık savaş sürecinde; onbinlerce insanın yaşamını yitirdiğini, binlerce köyün insansızlaştırıldığını, binlerce faili meçhule yol açıldığını, çevre ve doğa tahribatı ile tam bir ekolojik yıkıma neden olunduğunu, milyonlarca kişinin yerinden yurdundan edilip onarılmaz yaraların toplumsal hafızaya kazındığını hatırlatan Baluken, bu kanın bir gün bile akmasına artık halkın tahammülünün kalmadığını söyledi.
Kürt sorununa ilişkin gerçekleri ortaya koymak için Kürt sorununun kaynağına inilmesini gerektiğini kaydeden Baluken, tarihten örnek sundu:
l Erzurum Kongresi’nin sonuç bildirgesinin 1’inci maddesinde Türklerin ve Kürtlerin saadette ve felakette ortak oldukları tespit edildikten sonra ‘’Gelecek hakkındaki hedefleri aynıdır.” ilkesi benimsendi. 6’ncı maddesinde, özellikle Kürtlerin yoğun olduğu bölgede oturanların hakkından söz edildi, maddede Kürtlerin tarihi, dini, ırki haklarına saygı gösterilmesinin gereği vurgulandı.
Aynı amaç ve beklentiler Sivas Kongresi’nde de tekrarlandı. Sivas Kongresi’nin sonuç bildirisinin 1’inci maddesinde Kürtler için ‘’Sosyal ve siyasal farkları ile bölgesel kurallarına saygılı, öz kardeştirler” denildi.
Yine imzalanan Amasya Protokolleri 21 Anayasası’nın özüne damgasını vuracak şekilde cumhuriyetin ilk sosyal ve siyasal belgesi niteliğindeydi. Bunlardan 20-22 Ekim 1919 tarihli Protokol’de, vatan, Türk ve Kürtlerin oturdukları topraklar şeklinde ortak vatan olarak açıklanmıştır. Ayrıca devamla, Kürtlerin etnik ve sosyal haklar bakımından da destekleneceği özellikle vurgulanmıştır. 22 Ekim 1919 tarihli 2’nci Protokol’ün 1’inci maddesinde Osmanlı Devleti’nin -ki, bu 21 Anayasası’yla Türkiye Devleti olacaktı- düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi içine aldığı ve Kürtlerin, Osmanlı toplumunun ayrılmasının imkansızlığı detaylı bir şekilde izah edilmişti. Sonra da Kürtlerin serbest, özgürce gelişmelerini sağlayacak şekilde sosyal ve geleneksel haklar yönünden imtiyazlara nail olmaları desteklenecekleri güçlü bir şekilde vurgulanmıştı.
23 Nisan 1920’de toplanan 1’inci Meclis’te, Mustafa Kemal Misakımilli sınırları için ‘’Kardeş milletlerin milli sınırları. Bu sınır içinde Türk olduğu kadar Kürt de vardır. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıdır” ifadelerini kullanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası sayılabilecek 21 Anayasası’nda da aynı ruhu taşıyacağı, 1 Mart 1921 Teşkilatı Esasiye görüşmeleri sırasında Mustafa Kemal’in Meclis’te yaptığı konuşmada ‘’Türkiye halkı” kavramına açıklık getirmiştir.
Türkiye’nin bugün 21 Anayasası’nın ruhuna ihtiyacı vardır. Çünkü, 21 Anayasası’nda Parlamento’da yer alan her vekil, kendi kimliğiyle; Kürdistan, Lazistan vekili olarak kabul edilmekteydi. 21 Anayasası 24 maddeden oluşurken bu maddelerin 14’ü öz yönetim ve kimliklerin tanınmasını içermekteydi.
21 Anayasası’ndan günümüze nakledilmesi gereken en önemli siyasi bilinç ise, Kürt milletvekillerinin hem Türkiye halkı içerisinde hem de Kürt coğrafyası içerisinde değerlendirilmesidir.
Bütün bunlar İttihat ve Terakki zihniyetinin yansıtıldığı 24 Anayasası’nda tekçi, Türkçü yaklaşımların hakim olmasıyla beraber, günümüze kadar süren demokrasi ve Kürt sorununun da kaynağını teşkil etmiştir.
Kürtler 20-21 sürecini her yönüyle yaşamış bir halk olarak, aradan bir yıl gibi kısa bir süre geçmesine rağmen, cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından yok sayılmak ve köleleştirilmek istenmiştir. Mahmut Esat Bozkurt ve İsmet İnönü’nün cümleleri bile Kürt sorununun nereden başladığını ortaya koymaktadır.
l Şark Islahat Planı’nın 14’üncü maddesi bile bugünkü taleplerin kökenlerinin tarihte aranması gerektiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Şark Islahat Planı 14’üncü maddesinde, çarşı, pazar, umuma açık yer ve kamu kurumlarında Kürtçe konuşmak yasaklanmış, Kürtler ise Kürtlüğe yenilmek üzere Türkler olarak tanımlanmıştır. Kürtçe dillendirilecek her kelimeye 5 kuruş para cezası öngörülmüştür.
Yine, aynı dönemde Şeyh Said direnişinde binlerce insan katledilmiştir, 15 bin kişi yerinden, yurdundan edilmiştir. Ağrı direnişinde yüzlerce insan vahşi yöntemlerle katledilmiştir. Dersim direnişinde de aynı şekilde bu gelenek devam ettirilmiştir.
Kürt liderleri, din alimleri, şeyhler, seyitler, bugün herkesin bir mahkeme olarak kabul etmediği istiklal mahkemelerinde idam edilmişlerdir. Şeyh Said’i idam eden mahkeme başkanı, Şeyh Said ve arkadaşlarının din adı altında Kürtlük davasıyla isyan ettiklerini, bunun karşılığında da idam cezası verdiklerini belirterek Kürtlerin hak taleplerinin cezasının tarihi kökenini ortaya koymuştur.
Hepsinden ayrı olarak bir jenosid olarak kabul edilen Dersim katliamına değinmeden cumhuriyetin Kürt politikasını anlamak mümkün değildir. Seyid Rıza’nın yaşı küçültülerek, oğlunun ise yaşı büyültülerek idam edilirken Hitler’in Yahudi katliamındaki hukuk cambazlığını aratmayacak bir tarihi utanca imza atılmıştır.
Daha fazla mermi harcamamak için süngülerle yapılan katliam, katliamcıların gözüyle ‘’Mağaralarda fareler gibi zehirledik” tanımlamaları, zorla ailelerinden alınan Dersim’in kızları ve katilinin bile uzun bir zaman sonra anı kitabına yazamayacağı katliam manzaraları Kürt sorunun kaynağına ilişkin en acı gerçekliği ortaya koymaktadır. Bu konuda en büyük özeleştiri kurumu olması gereken ve tarihiyle yüzleşmesi gereken CHP’nin durumuna da bir iki cümleyle değinmek istiyorum.
CHP’li bir milletvekilinin iadeiitibar istemesi bir vahamet, CHP’nin katliamdan sorumlu parti olarak iadeiitibarı kabul etmemesi de ayrı bir vahamet olarak ortada durmaktadır. Açıkça ifade etmek gerekiyor, Dersim halkının, Seyid Rıza’nın ve torunlarının bir iadeiitibara ihtiyaçları yoktur çünkü onlar o gün olduğu gibi bugün de zulme karşı direniyorlar. İtibara ihtiyacı olan CHP ve teklifi reddeden tarihten ve toplumsal gerçeklikten yoksun olan Parlamento grubudur.
l 1980’lerde Diyarbakır 5 No’lu cezaevinde yaşananlara insani bir pencereden bakmaya hepinizi davet ediyorum.
90’lı yıllardan bu yana ise 20 bine yakın faili meçhul; boşaltılan, yakılan binlerce köy; yerinden, yurdundan edilen 4 milyon insan, toprağa verdiğimiz 50 bin genç yaşanan travmaları daha fazla artırmıştır.
Bugünkü Türk Hükümeti tarafından hazırlanan entegre projeler kapsamında hala süren siyasi soykırım operasyonları kapsamında 10 bin BDP’li siyasetçi cezaevinde rehine olarak tutulmakta, Kürt meselesine ilişkin konuşan herkese hukuki takibatlar yapılmaktadır.
Sorun devam ediyor
Özetlemeye çalıştığı bu tabloda sorunun, iktidar hırsı için kardeş katlini bile reva gören bir zihniyetin bugün geçerli olması, bugün de kardeş hukukunu tanımamasından kaynaklandığını vurgulayan Baluken, yüz yıl önce Kürtlerin inkarıyla başlayan Kürt sorunu hala devam ettiğini söyledi. Değişen iktidarların sorunun çözümünde Türkçülüklerinin ötesine geçemediğini belirten Baluken, Kürtlerin AKP’ye neden umut beslediklerin ve bunun nasıl boşa çıktığını anlattı.
- AKP’nin İslam kimliğini Türklükten önce tutarak bu sorunu çözeceğine inanıldı.
- Erdoğan’ın 1991 yılında Refah Partisi döneminde yazdığı Kürt Sorunu Raporu gözetildi.
- Erdoğan ve Bülent Arınç’ın çeşitli nutukları.
Türkçülüğü tercih ettiler
Ancak, inanç temelinde yapılan vicdan, cesaret terazisinin Kürt sorununun çözümünde AKP tarafından işletilmediğine işaret eden Baluken, ‘’AKP ve Başbakan, vicdan ve cesaret terazisinde sınıfta kaldılar. Hak, adalet, eşitlik yerine Türkçülüğü tercih ettiler’’ dedi.
‘’Kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yapın” diyerek vicdanını kaybeden Başbakan’ın Habur’da ise cesaretine yenik düşerek ‘’Kürt sorunu yoktur” noktasına geldiğini ifade eden İdris Baluken, ‘’Bugün Kürt sorunu vardır ve Kürtler, doğal haklarını istemektedir’’ dedi.
İşini ekonomik boyutuna değinen Baluken, son katliam Roboskî’de bir yıllık süreci de özetledi.
‘’Kürt sorununda çözümsüzlüğün, Roboskî ve diğer katliamların örtbas edilmeye çalışılması ve tüm bu baskıcı uygulamaların diğer yüzü ise demokratikleşmenin yetersiz olması ile birebir ilişki içindedir’’ diyen Baluken, konuşmasını şöyle tamamladı: ‘’Güvenlik politikaları ile sadece bu sorunun çözümsüzlüğü derinleşir, Kürt sorununu güvenlik eksenli politikalara hapsetme, ölümleri artırarak demokratik siyasetin, iktidarların ve ordunun tahakkümü altına girmesine neden olur. Yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti bu noktada yeterince tecrübeyi kendinde barındırmaktadır.
Açlık grevi eylemi sürecinde de görülmüştür ki müzakere ve diyalog süreci yıllardır kanayan bu yaranın tek çözüm yöntemidir.
Pervin Buldan:
Günahkar ve zalimsiniz
BDP Grubu adına ikinci sözü alan Iğdır Milletvekili Pervin Buldan, temsil konusunda yaşanan adaletsizlikler, şeffaflığa düşürülen gölge ve antidemokratik işleyiş ile meşruluğu tartışma konusu olan bu Parlamento’nun çoğunluga dayalı onaylayacağı bütçenin de meşru olamayacağını söyledi. Denetimin aleni bir şekilde tamamen engellendiğini, çünkü bu bütçenin karakterinin militarist ve demokratik referanslardan tamamen bağımsız olduğunu vurgulayan Buldan, savaşta kararlı olan AKP Hükümeti’nin peşinde olduğu kirli hesapları saklı tutma gereği duyduğunu kaydetti.
Diğer taraftan bütçe planlamasının adaletsiz, eşitsiz ve daha da önemlisi vicdansız bir şekilde yapıldığını belirten Pervin buldan, ‘’Askeri önlemlere ayrılan devasa kaynak ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na bakanlıklara dahi tanınmayan düzeyde kaynak artışının yapılması, menzilin demokratik hedeflerden tamamen saptırıldığının göstergesidir. ‘Silahla, zorbalıkla teslim alamadığımı din aracılığı ile teslim alırım’ hesabı yapılmaktadır’’ dedi.
Türk Hükümeti’nin günahkar ve zalim olduğunu, meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini ifade eden Buldan, bölgesel düzeyde bir savaşın hazırlığının yapıldığını dile getirdi.
Suriye pratiğini detaylandıran Buldan, Marx’ın şu sözünü hatırlattı: ‘’Zamanımızın iki yüzlü politikasının hiçbir dogması, barış istersen savaşa hazır ol dogması kadar büyük zararlara yol açmamıştır. Büyük bir yalanı içeren bu büyük gerçek bütün Avrupa’yı silahlanmaya çağıran bir savaş ilanıdır.”
Buldan, büyük harp hazırlıkları içerisinde yerini alan Başbakan Erdoğan’ın ‘’Harp olmadan sulh olmaz” diyerek aynı şiarla zamanın Avrupa’sına götürülen felaketi Orta Doğu’ya yaşatmak gayesinde olduğunu belirtti.
Arınç’a sözlerini hatırlattı
Geçen yıl bütçe görüşmelerinde dile getirdikleri haksızlıklar, hukuksuzluklar ve olması gerekenlere karşın söz alan Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ın kürsüden bazı taahhütlerde bulunduğunu anımsatan Pervin Buldan, şöyle devam etti: ‘’Sayın Arınç, Kürtlerin haklarının verileceğini, faili meçhullerden siyasi cinayetleri kadar hepsinin aydınlatılacağını bu kürsüden ilan etmişti. Aradan tam bir yıl geçti Sayın Arınç, bir yıl içerisinde bu taahhütlerinizden hiç olmazsa birini gerçekleştirmek adına ne yaptınız? Lakin Kürtlerin payına düşen yine katliam, yine kan, yine baskı ve zorbalık oldu. Bu açıklamaları yapalı, haftasına varmadan Roboskî Katliamı yapıldı. Binlerce Kürt’ü neden bulsun bulmasın tutukladı. Yüzlerce genç daha çatışmalarda can verdi, 19 kişi faili meçhullerde, 35 kişi yargısız infazlarda ve onlarca kadın her yerde katledildiler.’’
2012 yılının da otuz yıldır olduğu gibi her zamankinden daha fazla kan ve gözyaşı ile dolu geçtiğini kaydeden Buldan, ‘’30 yıldır bu devlet ezberini bozmadı da o yüzden. Silahlardan başka çözüm arayıp inkarcı politikalarına son vermedi de o yüzden. Zorbalık faaliyetlerine, hukuksuz uygulamalarına son vermedi de o yüzden. Barış için, demokrasi için bir tek adım dahi atmayıp her sözü her adımı ile barış umudunu bir kez daha tüketti de o yüzden. Her şeyi kutsal saydı da, bu ülkede insan canını, yaşam hakkını kutsal saymadı da o yüzden’’ diye konuştu.
Utanmaz bir devlet
Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakınca ‘’Bu devlet aklı, nasıl olur da bir defa olsun utanmasını bilmedi? Ermenilere, Süryanilere, Kürtlere, Rumlara, Alevilere, muhaliflere, gerçek aydınlarına; özcesi halkına karşı işlediği insanlık suçlarından bir kez olsun nasıl utanmadı?’’ diye düşündüğünü dile getiren Iğdır Milletvekili Buldan, şunları söyledi: ‘’90 yıldır utanmasını hiç bilmemiş adamlar, utanılacak trajediler yaşattılar. Utanmasını bilmeli insan. Neden olduğu ölümlerden, eziyetlerden, haksızlıklardan utanmalı insan. Hiçbir şey yapmadığınız için her gün solup giden hayatları seyretmekten utanmalı insan. Sorgusuz, sualsiz katledilmiş 34 gencin orta yerde bırakılmış hesabından utanmalı. Kayıp yakınlarının önüne hiçbir seçenek sunmayan devletin temsilcisi olmaktan utanmalı. Toplu mezar sahibi bir ülkeyi bunlardan habersizmiş gibi yöneten bir hükümetin üyesi olmaktan utanmalı. Katledilen binlerce kadının yurtsuzluğundan, devletsizliğinden utanmalı. Hem de öyle bir utanmalı ki bu utancın altında ezilip kalmalı insan.’’
Türk Başbakan bu tabloya rağmen ‘’insan hakları tablosundan gurur duyuyorum’’ dediğine işaret Buldan, ‘’Keşke Başbakan da kendisine bu sözü söyleten o müthiş siyasi zekasına ve insan hakkını bilen o muazzam akıl ve vicdana değil de bir nebze olsun utanma duygusuna sahip olabilseydi, utanmasını bilerek konuşmasını becerebilseydi. Bu ülkenin başına felaketler saran insanlık vicdanını yitirmiş ve zulüm etmekten hiç utanmayan zalimlerin, basiretsizlerin yolunu kendisine yol bilmeseydi’’ diye konuştu.
Böyle demokrasi mi var?
Bir polis devletinde hukuk, demokrasi ve insan haklarının olamayacağını; polisi, askeri, yargısının gücüyle kendisini padişah sanan bir başbakanın, toplum mühendisliği yaptığı bir ülkede insanların hakları ile onurlu bir yaşam sürmesinin imkansız hale getirildiğini vurgulayan Buldan, polisiye önlemlerin hiçbir diktatörlüğe pabuç bırakmayacak türden olduğunu belirtti. Buldan, şu soruları sordu:
- Her cenaze töreninde, her defin işleminde mezarlıkların neredeyse bir ordu asker ya da polis tarafından kuşatıldığı kaç sömürgeci ülke, kaç diktatörlük rejimi tanımaktasınız?
- Kürtlerin Diyarbakır’da, bir defin işlemi için devletin polisiyle üç gün boyunca çatışma yaşamak zorunda kalması hangi hukuka, hangi dine, hangi insan hakları metnine sığar?
- Anadilini kullanma hakkını elde etmek için kaç demokratik ülkede insanlar bedenlerini ölüme yatırmak zorunda kalmaktadır?
- Anadilde eğitimin ilelebet yasak buyrulduğu demokratik bir sistemi kim tarif edebilir bizlere?
- Devlet partisinden olmadığı için onlarca belediye başkanının ve 10 binin üzerinde siyasetçinin tutuklandığı başka bir polis devleti daha var mı bu dünyada?
- Tutuklu gazeteci sayısında dünyada 1’inci durumda olan demokrasi neresidir?
Hitler şapka çıkartırdı
Hukuk ve yargının araçsallaştırıldığı adalet sisteminin tamamen çöktüğünü örneklerle veren Pervin Buldan, ‘’Doğrusu, Adolf Hitler bugün yaşıyor olsaydı Sayın Başbakan’ın önünde şapka çıkarmak zorunda kalırdı’’ dedi.
‘’İçine girdiğiniz siyasi çıkmazları Kürtlere daha çok saldırarak aşabileceğinizi hangi tarihsel deneyimden esinlenerek ya da hangi diktatörden feyzalarak düşünmektesiniz? Hakkımızda verilen yüzlerce fezlekeyi söyleyecekseniz size şunu deriz: Biz o fezlekelerin hesabını veririz, ya siz? Siz bu hesabı verebilecek misiniz?’’ diye soran Buldan, konuşmasını şöyle tamamladı: ‘’Yurtseverlerin ‘terörist’, özgürlük ve hak arayışçılarının ‘bölücü’, demokratik örgütlenme mücadelesi yürütenlerin ‘illegal örgüt üyesi’ ilan edildiği bir rejimde bu suçlamalar ile yargılanmak bize ancak gurur verir. Ne ahlaki ne de vicdani olarak en ufak bir rahatsızlığımız olmadığı gibi halkımızın önünde boynumuzu önümüze bükecek bir suçun sanığı durumunda olmamak haklı davamız yolunda bizleri dimdik ayakta tutmaktadır. Sizin yaşattığınız vahşet yanında cezaevi bir tehdit olma özelliğini Kürtler için çok yıllar önce kaybetmiştir. Çalmadık, çırpmadık, kimsenin hakkına, vebaline girmedik. Bu dünyada da öteki dünyada da verilmeyecek hesabımız yoktur. Dokunulmazlıklarımızı buyurun kaldırın. Sadece siz ve 3 bakanınız Veysel Eroğlu, İdris Naim Şahin ve Ömer Dinçer hakkındaki fezlekelere bir bakın deriz: Nitelikli zimmet, sahte belge düzenlemek, kara paranın aklanması, ihaleye fesat karıştırma, kalpazanlık, görevi kötüye kullanmak ve daha bir sürü yüz kızartıcı suç. Önden buyurun Sayın Başbakan!
Unutursak kalbimiz kurusun!
90 yıllık palavraları telkin ederek, bu halka, bu ülkeye daha fazla zaman kaybettirmeyin. Karanlık cinayetlerde ihmali olanlara tahsis ettiğiniz makam, katliam sorumlularına taktığınız madalya, Hükümetin çözüm gücü beklentisini tüketmiştir. Devam eden silahlı ve siyasi operasyonlar, ölüme varan zorbalıklar kardeşlik olgusunu sorgulanır düzeye taşımış, barış ümidini dinamitlemiştir. Açlık grevlerine karşın taahhüt ettikleriniz konusunda hala adım atmış değilsiniz. Kültürel ve siyasi hiçbir talebimiz Hükümet kanadından karşılık bulmamıştır. Kendi anadilimizi dalga geçer gibi seçmeli olarak önümüze koyduğunuz için, sokaklarda ensemize silah dayayıp bizleri kurşunlamadığınız için, eskisi kadar çok Kürt’ü kayıplarda yok etmediğiniz için size minnettar olmamızı beklemeyin lütfen. Roboskî, Kürt tarihindeki hiçbir katliamdan daha masum, daha hafif, daha acımasız değildir. ‘Biz faili meçhul cinayet işlemedik’ diyen Hükümetin faili meçhule göndermek istediği toplu bir katliamdır Roboskî.
Her zaman söylediğimiz gibi, biz 90 yıllık katilimizi tanıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti binlerce Kürt’ü kendi elleriyle kaçırdı, kaybetti, katletti. Tanığıyız, şahidiyiz, mağduruyuz. Başka bir ülkeyi yönetiyormuş gibi davranmak, bu suçları örtbas etmekten başka hiçbir anlam taşımamaktadır.
Buyurun, anlatın; nasıl bombaladınız, nasıl kaçırdınız, nasıl katlettiniz, nereye sakladınız? Failimiz devlettir, dolayısıyla cevabımız da devlettedir. Bir hafta sonra Roboskî Katliamı’nın yıldönümü. Milyonlarca Kürt’ün söylediğini tekrarlamak istiyorum: Unutursak kalbimiz kurusun.
CHP’den Tunceli’ye selam!
BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken’in, Dersim Katliamı ve CHP’nin sorumluluğu ile halen içinde bulunduğu vahim tabloyla ilgili iki cümlesi, CHP’nin Dersim karşısında değişmeyen tutumu ile Tunceli’den duyduğu gururu, bir kez daha gözler önüne serdi.
Baluken konuşmasının hemen ardından CHP Grup Başkanvekili Mehmet Akif Hamzaçebi, Meclis Başkan’ından ‘’Cumhuriyet Halk Partisinin ve grubunun itibara ihtiyacı vardır” cümlesine karşı söz istedi. Gecikmeli söz verilen Hamzaçebi, Seyid Rıza’yı kastederek şunları söyledi: ‘’Cumhuriyetin kurucu iradesiyle, cumhuriyetle problemi olanların başkaları nezdinde itibarı olabilir ama CHP nezdinde bunların itibarı yoktur, olmayan itibarın iadesi diye de bir konu CHP’nin gündeminde bulunmamaktadır.’’
Bu sözleri CHP Grubu’ndan büyük alkış alan Hamzaçebi, BDP Grubu’na dönerek, ‘’Barışın ve demokrasinin partisi olduğunu iddia edenler terörle arasına mesafe koyarlar, terörden beslenmezler. Teröristlerle kucaklaşmazlar. Terörle arasına mesafe koyamayanlar ‘barış’ ve ‘demokrasi’ kelimelerini ağzına alamayacak olanlardır. Amacı teröre itibar kazandırmak olanların demokrasi ve barış gibi bir amacı olamaz’’ dedi ve yine CHP Grubu’nun yoğun alkışlarıyla karşılandı.
Baluken yanıt verdi
CHP Grup Başkanvekili’nin saldırısı karşısından yeniden söz isteyen BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, uzun tartışmaların ardından kürsüye çıktı. Baluken, ‘’Öncelikle ben şunu belirtmeliyim ki kendi parti tarihiyle yüzleşme cesaretini göstermeyenlerin partimize saldırmak suretiyle kendilerini tarihle yüzleşme sorunundan kurtarmaya çalışanları muhatap almıyorum’’ dedi.
Dersim halkının dikkatine
Ancak, Dersim halkına burada bir açıklama yapma ihtiyacı duyduğunu belirten Baluken, Hamzaçebi’nin sözlerini hatırlatarak, ‘’Seyid Rıza ve arkadaşlarını asanların, Dersim’deki kayıp kızların, insanlık suçu işleyenlerin, süngüyle çocukları parçalayanların belirttiği bir zihniyeti burada yansıtmıştır. Onlar da aynı savunmayla o katliamları yapmışlardı. Cumhuriyetin kurucu iradesine karşı başkaldırı olarak bunu ifade etmişlerdi. Dersim Katliamı asırlara dayanan, sistemli bir soykırım operasyonudur’’ dedi.
Bunu da Türk Genelkurmay Başkanlığı’nın ve mülkiye müfettişlerinin 26 raporları’na dayanarak ifade edeceğini belirten Baluken, Genelkurmay raporundan ilgili bölümü aktardı: ‘’Dersim’e asırlarca egemen olunmamış, hükümete sorunlar çıkarmış, devamlı şakilik yapan, saldırgan ve soyguncuları barındıran bir bölgedir.”
‘26 yılında yine mülkiye müfettişi ‘’Dersim, hükümet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yapmak, acı sonuç ihtimalini önlemek gerekir” diyor.
Yine 26 yılında Koçuşağı hareketiyle Dersim’in her tarafı askeri karakollar ve demir yollarıyla döşeniyor. Sistemli olarak bir katliamın hazırlığı yapılıyor. 35’te Tunceli Kanunu’yla Dersim’e gidecek, devletin tunç eli gösteriliyor ve ondan sonra da sistemli bir soykırım yapılıyor. Bunun hiçbir savunması yoktur.
Buraya gelip, BDP’ye saldırı üzerinden kendinizi aklayacağınıza kendi tarihinizle yüzleşmeye çağırıyorum.’’
ANKARA