”Zamanın ruhunu okuyamayanlar tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler.”
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan
(21 Mart 2013, Amed Newroz mesajı)
Kürt siyasi hareketinin HEP’ten bugüne yürüttüğü mücadele ve karşılaştığı engeller, Kürt sorununun günümüze kadar gelinirken neler yaşandığının da siyasi izdüşümüdür aslında. Kürt halkının varlığının inkarı, imhası ve asimilasyon politikalarıyla yok edilmesine karşılık verilen mücadele büyük bedellerin ödendiği bir tarihi anlatır. Bu tarihin tanıklıkları, yaşananlar, sembole dönüşen isimler, gizli kahramanlar ve hep ama hep direnen bir halk gerçekliği. Bu siyasi gelenek halk hareketi olmanın avantajı ve direnen halk gerçekliğinin ödediği bedellerle bugün de var olmaya devam ediyor. HDP’nin kitleselleştikçe maruz kaldığı baskının yükselmesi, 10 binden fazla üyesinin, çalışanının, il-ilçe eşbaşkanının, milletvekillerinin ve eşbaşkanlarının tutuklu olmasına rağmen ayakta kalmasının tek nedeni dinamik ve direngen bir halk gerçekliğine dayanmasıdır.
2012’de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik uygulanan tecride karşı başlayan ve 67 gün süren açlık grevi, tecridi kırmış ve yeni bir süreci de kendisiyle başlatmıştır.
Başlayan bu yeni süreçte ilk olarak 3 Ocak 2013’te Ahmet Türk ve Ayla Akat, İmralı’ya giderek Sayın Öcalan’la görüştüler. ”Çözüm Süreci” olarak adlandırılan 2012-2015 yıllarını kapsayan bu süreçte HDP projesi ete kemiğe büründü. Öcalan’ın bütün detaylarına kadar hazırladığı HDK-HDP projesi; toplumun tabandan örgütlenmesini esas alıyordu ve klasik parti tarzı örgütlenmeyi değil halkın kongre çatısı altında meclislerle örgütlenmesini esas alıyordu. Ve bu proje Kürt Özgürlük Mücadelesi ile Türkiye sol, sosyalist, devrimci mücadelesini, emek mücadelesini birleştiren yeni bir mücadele hattını esas alıyordu. Öcalan’ın bu önerisi bütün yapılara sunuldu ve Demokratik Cumhuriyet-Ortak Vatan mottosunda bir çatı halinde hareket edebiliriz diyen geniş bir yelpaze ile HDK’nin kuruluşu gerçekleşti. HDK’den sonra sıra bu kongrenin partisinin kurulmasına geldi. Kongrenin bütün bileşenleri partileşme konusunda kararlaşmaya dahil olmasalar da bu kararı alan yapılara ”yol verildi” ve 15 Ekim 2012’de HDP’nin kuruluşu gerçekleşti. Kurucu Eşbaşkanlığını Yavuz Önen ve Fatma Gök’ün yaptığı HDP’nin kuruluşunda BDP, EMEP, ESP, SODAP, SYKP, SDP, Yeşil ve Sol Parti ve Türkiye Gerçeği yer aldı. SDP ve Türkiye Gerçeği daha sonra birleşerek ”Devrimci Parti” oldu ve HDP bileşeni olarak kalmaya devam etti.
HDP’nin kuruluşundan bir süre sonra ‘Çözüm Süreci’nin toplumdaki milliyetçi örtüyü kaldırmasının zemininde Gezi İsyanı başladı. HDK-HDP’nin Gezi sürecinde geciktiği ve sonradan isyana dahil olduğu eleştirileri yapılsa da, HDP aslında Gezi ruhunun projesiydi. O gün anlaşılmayan bu nokta, bugün HDP’nin Gezileşmesiyle daha da net görülmektedir.
BDP ve HDP Mart 2014’te gerçekleşen yerel seçimlere ayrı iki parti olarak girdi. BDP, Kürdistan’da 102 belediye alarak mevcut belediye sayısını arttırdı. 2014 yerel seçimleri sonrasında Öcalan’ın önerisi BDP’nin isim ve logo değiştirerek toplumsal inşa hedefli bir kadro partisine dönüşmesi ve yerel siyaseti üstlenmesi; HDP’nin de Türkiye geneline hitap edecek bir söylemle parlamento grubuyla merkez siyaseti yürütmesiydi. HDP’nin HDK’ye dayanarak siyaset üretmesi, HDK’nin de kitle örgütlenmesini sağlayarak meclisler tarzında örgütlenmesini ve siyasetin tabana dayanarak belirlenmesi gerektiğine dikkat çekti.
‘Kürdistan’a sıkışmışlığı’ aşma
BDP’den HDP’ye geçiş gerekliliğini ve yerel seçimlerden sonra ortaya çıkan tabloyu ve HDP’nin neden olmazsa olmazlığını artık herkes anlamaya başlıyordu. Kürt Siyasi Hareketi olarak bütün gücümüzle yüklendiğimiz Kürdistan’dan 102 belediye çıkarmamıza rağmen AKP ile Kürdistan’daki oylarımız giderek eşitlenmekteydi. Kürdistan’da bize oy vermeyen kitlelerin birincil öncelikleri, merkezi siyasetten etkilenme düzeyleri farklıydı. Onların da oyunu alabilmemiz için merkezi siyasette etkili olmak dışında başka bir seçenek yoktu. Doğrusu o dönem BDP cephesinde HDP’ye geçme konusunda çekinceler vardı. Bu HDK-HDP projesinin tam anlaşılmamasından kaynaklanıyordu. Öcalan BDP kadrolarına gönderdiği mektupta, devletin yıllardır Kürt Siyasi Hareketini bölgeye sıkıştırdığını, bunun bir tuzak olduğunu, şimdi buradan çıkmanın zamanının geldiğini belirtti. Bu anlamda HDP ”Kürdistan’a Sıkışmışlığa” bir karşı çıkış olarak da örgütlendi.
Eşbaşkanlıklarını Ertuğrul Kürkçü ve Sebahat Tuncel’in yaptığı HDP Meclis grubu Nisan 2014’te kuruldu ve BDP’nin meclis grubu HDP olarak yoluna devam etti. BDP de 11 Temmuz 2014’te gerçekleştirdiği kongresinde adını ve logosunu değiştirerek, Demokratik Bölgeler Partisi’ne (DBP) dönüştü.
Haziran 2014’e kadar HDP Eşbaşkanlığını yürüten Ertuğrul Kürkçü ve Sebahat Tuncel, bu bayrağı Haziran 2014’te Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ‘a devretti. Kongre öncesinde EMEP, HDP’nin bir kitle partisi olarak ve bir ideolojik yaklaşımla kendisini örgütlediği, bunun kuruluş ilkeleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle HDP bileşenliğinden ayrılıp, HDK içinde kalma kararı aldı.
2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP’nin adayı olarak Eşbaşkanı Demirtaş belirlendi ve kampanya bir bütün olarak HDP’nin geniş kitlelere tanıtılması olarak kurgulandı. Girdiği bu ikinci seçimde yüzde 9,76 oy aldı. Bu aynı zamanda HDP projesine toplumun verdiği onaydı. HDP’nin genel seçimlere parti olarak girebilmesi önündeki tüm engelleri kaldırmak için bir örgütlenme seferberliği ilan edildi.
BDP’nin Türkiye sahasındaki örgütlenmesinden çekilmesi, bu alanı HDK’ye bırakması, HDK’nin kitle örgütlenmesini sağlamaması, bu alandaki var olan örgütlülüğün de dağılmasına neden oldu. Toplumun kongre tarzı örgütlenmeye yatkın olmadığı, parti tarzı örgütlenmeye alışkın olduğu önerisiyle HDP’nin kitle örgütlenmesini yapması önerileri yapılsa da, HDK’nin örgütlenme yapmasında ısrar edildi. Kongre tarzı örgütlenme cazip hale getirilemediği için de kitle örgütlenmesi o günlerde muallak ve belirsiz bırakıldı. 16 Nisan 2017’de gerçekleşen referandumda görüldü ki, HDK gerçek anlamda örgütlendirilseydi HAYIR cephesinin sözcülüğünü de üstlenebilirdi.
HDP’nin kitleselleştikçe maruz kaldığı baskının yükselmesi, 10 binden fazla üyesinin, çalışanının, il-ilçe yöneticisinin, milletvekillerinin ve eşbaşkanlarının tutuklu olmasına rağmen ayakta kalmasının tek nedeni dinamik ve direngen bir halk gerçekliğine dayanmasıdır.
‘İyi çalışırsanız yüzde 15’i aşarsınız’
7 Haziran seçim sürecine gidilirken HDP’nin parti olarak mı yoksa yine bağımsız adaylarla mı seçime gireceği konusu gündeme geldi. AKP ve devlet, seçimlere bağımsız adaylarla girilmesi yönünde yandaş medyadan kamuoyu oluşturmaya çalışıyordu. Sayın Öcalan’ın ‘iyi çalışırsanız yüzde 15’i aşarsınız’ öngörüsüyle seçimlere parti olarak girme kararı alındı. 7 Haziran seçim çalışması HDP ve bütün bileşenleri için çok boyutlu hazırlık gerektiren önemli bir sınavdı. Bütün bileşenlerin dahiliyeti ile Merkezi Seçim Komisyonu ve geniş bir örgütlenme komisyonu oluşturularak sahaya inildi. Miting programlarından seçim stratejisine, aday belirlemeden reklam kampanyasına, basılacak bayrakların tasarımından kullanılacak renklere kadar çok titiz ve kollektif bir çalışma yürütüldü.
Selahattin Demirtaş’ın HDP haftalık meclis konuşmasında söylediği ”Seni Başkan Yaptırmayacağız” çıkışı, seçimin sloganı olan ”Bizler Meclise”yi de geride bıraktı. AKP’nin tek başına iktidarı kaybettiği anlaşılınca seçimi iptal etmek istediler. 5 Haziran 2015’te HDP’nin Amed Mitinginde bomba patlatılmasının esas amacı seçimi iptal ettirmekti. Ancak meydandaki kalabalığın sağduyusu ile büyük izdihamlar önlendi. Bir sonraki gün Amed Bağlar’da bir kahvehane tarandı. Ancak Amed halkı tüm provokasyonları boşa çıkardı. Toplumun bütün kesimlerinin HDP’ye teveccüh göstermesiyle HDP barajı aşarak yüzde 13.1 oy ve 80 milletvekiliyle meclise girdi. HDP’nin bu başarısındaki esas kurgu tabanı bütün süreçlere dahil etmesidir. HDK daha örgütlü olabilseydi belki yüzde 20’lere dayanılabilirdi.
7 Haziran’daki başarıdan sonra AKP tek başına iktidarını kaybetti. Erdoğan’ın 2 gün odasından çıkamadığı kulislerde konuşuldu. Ancak bu 2 günde Erdoğan’ın ne yapacağını planladığı Baykal ile görüşmesinden anlaşıldı. Erdoğan bu görüşmede erken seçim kararını Baykal’a iletmiş ve tek başına iktidar olabilmek için Ergenekon’a ittifak teklif ettiği anlaşılıyordu. 1 Kasım seçim kararı alındığında çokça dile getirilen ”Devletin Bekası Tehlikede” mottosu AKP ve Ergenekonun uzlaşma zeminiydi. 7 Haziran sadece AKP’yi değil devletteki statükoculuğu da derinden sarsmıştı. 90 yıldır düşmanlıkla ve vekalet savaşıyla örgütledikleri ulus-devlet, demokratik ulus-ortak vatan anlayışıyla derinden sarsılmıştı. Davutoğlu’nun ‘günah bizden çıksın’ düşüncesiyle yaptığı koalisyon görüşmeleri sonrasında 1 Kasım Erken Seçim kararı alındı ve geçiş dönemi (seçim) hükümeti kuruldu.
Topyekün saldırı başlatıldı
1 Kasım seçimlerine gidilirken AKP ”Topyekün saldırı” konseptine geri döndü ve Ergenekon’un güvenlik politikası tuzağına tek başına iktidar olmak için gönüllü olarak düştü. Suruç’ta Kobanê’ye yardım götürmek için bir araya gelen 33 sosyalist devrimci canlı bomba saldırısıyla katledildi. Hemen arkasından Ceylanpınar’da iki polisin şaibeli bir şekilde öldürülmesi ile devreye konulan savaş konsepti hatlarını göstermeye başladı. HDP’nin seçime girmesinin engellenmesi için linç organize edilerek onlarca il, ilçe örgütüne saldırılar gerçekleştirildi, HDP Genel Merkezi yakıldı. Linç dalgası o kadar yükseltildi ki, halka yönelik saldırılar, Kürt işyerlerinin yakılması, evlerin yakılması, zorla göç ettirmeler bir anda devreye konuldu. 2014 MGK’sında hazırlanan ”Çöktürme Planı”nın devrede olduğu anlaşılıyordu. Tüm bu yaşananlar içinde Kürt kentlerinde hükümeti zorlamak ve Çözüm Masasını tekrardan kurmak için siyasi bir talep olan “özyönetim” istekleri basın açıklamalarıyla dile getirildi. Ancak bu açıklamalara AKP’nin ve devletin yönelimi oldukça sert oldu. Yüzlerce kişi tutuklandı, yüzlerce ev basıldı ve halka karşı silah kullanılmaya başlandı. Bu noktadan sonra da gençliğin bu saldırılara karşılık vermesiyle de şehirlerde çatışmalar başladı.
Tüm bu yaşananlara rağmen barış talebini yükseltmek ve yeni bir çözüm zemini yaratmak adına TTB-TMMOB-KESK-DİSK öncülüğünde 10 Ekim 2015’te organize edilen Emek, Barış ve Demokrasi Mitingine yönelik gerçekleştirilen canlı bomba saldırılarıyla 103 barış gönüllüsü yaşamını yitirdi. Barış umutlarının gittikçe azaldığı bir süreç yaşandı. Bu yaşanan katliamlardan sonra halkın güvenliği düşünülerek mitinglerin iptal edilmesi kararı çok geçmeden halk tarafından yanlış bir karar olarak mahkum edildi. O dönem HDP özyönetim sürecinde doğru politikayı izlemediğine yönelik eleştirilere bugün özeleştiri veriliyor. İçine düşülen rehavet sürecin anlaşılmasını engelliyordu.
1 Kasım seçimlerinde HDP yüzde 10.7 oy alarak barajı geçmeyi başarsa da, 21 milletvekili kaybederek 59 milletvekili ile meclise girdi. Ancak demokratik siyaset savaşı durduracak bir alan yaratmadı. Bodrumlarda yaşanan katliamlar, şehirlerin yakılıp yıkılmasının önüne geçilemedi. Yüzbinlerce insanımız Şırnak’tan, Cizre’den, Nusaybin’den, Sur’dan, Gever’den göç etmek durumunda kaldı.
Eşbaşkanlara kayyum ve tutuklama
Bu süreç sonrasında HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmalarına giden süreç de başlatıldı. AKP-MHP ve CHP’nin işbirliği ile Mayıs 2016’da dokunulmazlıklar hukuksuz bir düzenlemeyle kaldırıldı. Kürdistan’da şehirlerin yakılıp, yıkılması ile aktif hale gelen askerler, 15 Temmuz 2016’da darbe girişimde bulundular. Ancak ne ilginçtir ki; darbeden bir gün önce 14 Temmuz 2016’da Erdoğan askerlere Kürdistan’da işledikleri suçlardan dolayı muaf sayıldıkları kanunu onayladı. Bu darbe girişimi Erdoğan için ”Allah’ın lütfu” olarak nitelendirildi ve 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL ile KHK rejimine geçildi. Yüzbinlerce insan kamudan ihraç edildi, yüzlerce dernek, kurum, tv, gazete ve yayın kapatıldı, onlarcasına kayyum atandı. DBP’nin 94 belediyesine kayyum atandı ve onlarca belediye eşbaşkanı tutuklandı. Tarih 4 Kasım 2016’ya geldiğinde ise HDP Eşbaşkanları ve 11 HDP milletvekili gece yarısı operasyonuyla gözaltına alındı. Eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’la birlikte 11 milletvekili alelacele tutuklandı. Her gün artan sayıda gözaltı ve tutuklama, zorla getirme kararlarıyla HDP milletvekilleri çalışamaz hale getirildi. Şimdiye kadar 11 HDP milletvekilinin vekilliği düşürüldü. Eşbaşkanlar ile birlikte 9 milletvekili Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Selma Irmak, Gülser Yıldırım, Burcu Çelik, Ferhat Encü, Abdullah Zeydan, Çağlar Demirel ve İdris Baluken halen rehine durumundadır.
16 Nisan 2017’deki referanduma da böylesi bir atmosferde gidildi. Erdoğan kendisi için en tehlikeli gördüğü rakibi Selahattin Demirtaş’ı tutuklamış, siyasi olarak rehin almıştı. HAYIR cephesi örgütlenmeye başlayınca siyasi partilerden ziyade taban örgütlenmesine ihtiyaç olması nedeniyle birçok birlik kuruldu. Ama HDK’nin bugünler öngörülerek örgütlenmemesi bir kez daha nasıl hayati bir fırsatın kaçırıldığının en önemli göstergesi oldu. 16 Nisan referandumu bilinen, bilinmeyen bütün yönleriyle şaibeli bir referandumdur. Sadece AKP’nin değil AKP-Ergenekon işbirliği ile devletin derinlerinde sonuçlandırılan bir referandum oldu. 16 Nisan referandumu AKP’yi de aşan bir yönetme ve rejim sorunu ortaya çıkardığı için 24 Haziran 2018’de erken seçim kararı alındı ve bugün o süreci yaşıyoruz.
Geldiğimiz aşamada HDP tüm tutuklama ve operasyonlara karşı halka dayanıyor olmanın avantajıyla direnmeye devam ediyor. Tüm operasyonlar ve komplolara rağmen Yüksekdağ ve Demirtaş ve tutuklu milletvekilleri direnmeye devam ediyor. Bugünkü siyasi atmosferde HDP bir demokrasi cephesine dönüşmüş durumda. Bir seçim partisi olarak kurgulanan HDP, kitleselleşerek büyüyor.
24 Haziran bir son olmayacak
Kürdistan Özgürlük Mücadelesi ile Türkiye Devrim ve Sosyalizm mücadelesi, Emek Mücadelesi, Ekoloji Mücadelesi, Kadın Özgürlük Mücadelesi, Özgür Gençlik Direnişi HDP şahsında bir araya gelerek tüm baskılara direnerek kitleselleştiler. Tüm karalama, yok sayma, baskı ve zulüm politikalarına rağmen Türkiye’deki bütün halklar ve inançların eşit temsili HDP’de vücut buldu. Bu Türkiye’ye yeni bir siyasi anlayış ve yeni bir siyasi form kazandırdı. Ve Ulus-Devlet anlayışıyla yüzyıldır çözümsüz bırakılan tüm sorunlara Demokratik Cumhuriyet -Ortak Vatan anlayışıyla çözüm bulunabileceğinin de gösteren HDP oldu.
Erdoğan ‘Çözüm Süreci’ni bitirerek kendi siyasi sonunu da adım adım hazırlayan biri olarak tarihe geçecek.
Son bir anektodla yazıyı sonlandırmam gerek belki. 1 Kasım seçimlerinden sonra AKP tek başına iktidar olunca Erdoğan’ın yakın çevresinden arkadaşları Erdoğan’ı ziyarete gitmişler ve tek başına iktidar olmasını kutlayarak çözüm sürecine dönmesini rica etmişler. Rivayet odur ki, Erdoğan da elini masaya vurup ayağa kalkmış; ”Siz bana Öcalan’ın önünde diz mi çöktürteceksiniz” demiş. Bugün Erdoğan o elini vurduğu masanın yavaş yavaş altından çekildiğini görünce sarf ettiği sözlerini hatırlayacak mıdır bilinmez ama Öcalan’ın ona yaptığı uyarıları unut(a)mayacağı kesin.
Yanlış hatırlamıyorsam 1993 yılında Can Dündar’ın Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’la yaptığı röportajda, Dündar Öcalan’a ”Bir gün kendinizi yasal bir partinin lideri olarak Türkiye’ye dönmüş olarak düşünüyor musunuz” diye soruyor. Öcalan da ”Mesele Türkiye’ye dönmekten çok Türkiye’yi dönüştürmek meselesi” diyor. Geçen 25 yılda bugün Türkiye HDP ile ya demokratikleşecek ya da mutlak faşizme teslim olacak. Mesele baraj meselesi değil. Ancak ne olursa olsun örülen bu mücadele hattı kazanmaya devam edecek. Öcalan’ın 1993’ten bugüne söylediği gibi demokratikleşerek dönüşüyor. Bugün yaşanan yönetme ve rejim sorunu da bu dönüşüme direnenlerin yarattığı kriz nedeniyledir. 24 Haziran 2018’de bir son olmayacak. Türkiye halkları, inançları, mücadele gelenekleri uzun yıllar sürecek bir karanlığa izin vermeyecektir.
Yazıyı bitirirken herkesin 2013’te Sn. Öcalan’ın Amed Newrozunda okunan mektubunu bugünkü gelişmelerle bir daha okuması ricasında bulunayım. Fark edilmeyen çok şeyi göreceğinize eminim. Bugün hangi çizginin kazandığını da...