Türk hükümeti savaşı tırmandırma ve derinleştirme kararlılığında görünüyor. Yaptığı açıklamalar ve saldırılar bunu gösteriyor. KCK bir çözüm deklarasyonu yayınladı. Aynı gün Antep’te kitle katliamı yapıldı. Sonra askeri güçlerini Suriye’ye sürdüler. Çözüme karşı daha kapsamlı ve geniş alanlara yayılmış bir savaşla karşılık vereceklerini açıklamış oldular.
Diyarbakır’da 31 Ağustos’ta Başkan Apo’yla görüşme yapılması, sağlığı ve varlığı konusunda haber alınması için eylemler Avrupa dahil birçok alanda başladı ve giderek yayılma eğilim gösterdi. Eylemlerin önünü kesmek ve baskıları aşağı çekmek için AKP, İmralı’ya Mehmet Öcalan’ın gitmesine izin verdi. Demek ki, İmralı’ya gidilmesi önünde hükümetin keyfi ve savaş tutumu alma dışında bir engel yokmuş. Ortada yasa tanımazlık, hak, hukuk bilmezlik varmış.
AKP, İmralı’ya ziyarete izin verdiği gün ise Kürdistan’daki 24 belediyeye kayyum atayarak açık bir işgal ve gasp saldırısı başlattı. Başkan Apo verdiği mesajda “bu savaşı durdurabiliriz, altı ayda bu ağır sorunu çözebiliriz. Çözüm projelerimiz hazır. Devlet iki adamını göndersin, bu kazananı olmayan bir savaştır vb” dedi. Barış ve demokrasi yönünde bundan daha açık ve özlü söylenecek başka bir şey olmazdı.
Erdoğan ve hükümet yetkilileri bu barış çağrılarına nasıl bir cevap verdi? Erdoğan “belediyelere bal gibi el konur” diyerek “rahat durmuyorlar. Daha fazlasını yapacağız” dedi. İçişleri bakanı ise “daha acımasız olacağız” diye ekleme yaptı. Başkan Apo’nun savaşı sonlandırma ve çözüm için uzattığı ele verdikleri karşılık daha acımasız bir savaş oldu!
Erdoğan belediyelere el koyma konusunda geç kalındığını söylüyor. Binlerce öğretmen açığa alınmış. Devleti tepeden tırnağa faşistleştirme, Kürtleri atarak aynı zamanda bir etnik temizlik de yapıyorlar. Bunu cumhuriyetin ilk yıllarında yapmış, Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlıklara mensup tüm memurlar işten atılmıştı. Şimdi aynısını Kürtlere karşı da yürürlüğe koydular.
Yapılanlar sadece bunlarla sınırlı değildir. Dağlar, kırsal alanlar, Güney Kürdistan sürekli uçaklarla, tank ve toplarla bombalanıyor. Sürekli evler basılarak demokratik muhalefet kategorisinde olan kim varsa, özellikle Kürtler tutuklanıyorlar. Devletin tüm diplomasisi Kürtlere yönelik ittifak ve yalnızlaştırma üzerinedir. Başbakanları “dostlarımızı çoğaltıp düşmanlarımızı azaltacağız” demişti. Düşmanları kim? Kürtler! Türk devletinin bugün Kürtler dışında kimseyle savaştığı yok.
Bölgede yalnızlaştıklarını gördüler. Kürtler ise giderek dünyada meşru bir konuma gelmeye ve bölgede güç olmaya başladılar. Mevcut politikaların tıkandığını görünce paniğe kapıldılar. İsrail, Rusya, Esad dahil herkesle ilişki kurup, taviz vermekte büyük bir cömertlik gösterdiler. Başbakan “ya istiklal ya ölüm” diye Kürtlere karşı savaşı ne kadar büyük bir tutkuyla yürüteceklerini ve hiç bir kural tanımayacaklarını ilan etmiş oluyordu.
El koyulan belediyelerin bir kısmı 1999 seçimlerinden beri HDP gibi partilerin elinde. Seçimlerle, baskı ve şantajlarla, seçim hileleriyle bu belediyeleri bir türlü Kürtlerin elinden alamadılar. Üstelik her yeni seçimde Kürtlerin kazandığı belediye sayısı sürekli arttı. Şimdi AKP, Kürtlerden umudunu yitirmiş durumda. Bu halkı baskıyla, vaatlerle kazanma şansının olmadığını gördü. Göstermelik de olsa yasalara uyma ihtiyacını artık duymuyor. Topyekün bir savaş ilan etmişler ve Kürtlere ait olan tüm kazanımları ve örgütlenmeleri ortadan kaldırmak istiyorlar.
Bu belediyeler sürekli bir baskı altında, bürokratik bir kıskaca alınmışlar. Müfettişler sürekli işlemlerini didik didik ediyorlar. Savcılar ve mahkemeler avını bekleyen kurtlar gibi pusudalar. Ancak onları yargılayacak, suçlayacak bir şey bulamadılar. Öyle olunca bu defa İçişleri Bakanlığı devreye sokuldu. Belediye başkanlarının bir kısmı görevden alındı, bir kısmı tutuklandı.
Devletin tüm bürokrasisi ellerinde. Kürdistan’a atanan personel de çoğunlukla özel savaş elemanları. Buna rağmen belediyeler aleyhinde somut suçlar bulamadılar. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) gibi olağanüstü durumlara, yetkilere sığınarak halkın bin bir zorluk ve yokluk koşullarında kazandığı belediyeleri dünyanın gözü önünde el koyarak gasp ettiler. Bu Kürt halkını aynı zamanda aşağılama, bunu sana layık görmüyorum, demektir. Sen kendini yönetemezsin. Senin için demokrasi, yasa vb yok. Teslim olmadın, politikalarıma boyun eğmedin, öyleyse ben de senden zorla alırım, dendi.
Türk devleti Kürdistan’da açık bir işgalci ve sömürgeci güç olarak duruyor. Hiç bir meşrutiyeti kalmamış. Asker ve polis gücü, bir avuç işbirlikçi Kürt dışında toplumsal herhangi bir dayanağı kalmamıştır. Kürt halkının büyük fedakarlıklar ve kahramanlıklar pahasına yürüttüğü mücadele Türk ırkçılığının ve işgalciliğinin maskesini düşürmüştür. Artık hiç bir demagoji ve kara propaganda bu gerçeklerin üstünü örtemez.
Erdoğan ve devlet tümüyle savaşa kilitlenmişlerdir. Şiddetin ve saldırıların kapsamı ve alanı genişleyecektir. Şimdiye kadar sürdürdükleri şiddet ve savaş Kürtleri geriletmeye yetmedi. Güya kamu güvenliği ve istikrar sağlayacaklardı. Seçimleri bu eksene oturttular. Şimdi Türk halkına da bu savaşın ne kadar süreceğini söyleyecek durumda değiller. Muhalif olan tüm sesleri bastırarak tartışmaları engellemeye çalışıyorlar. Halkı da savaştan başka seçenek yokmuş gibi ırkçı propagandalarla suçlarına ortak etmeye devam ediyorlar.
Türklerin, Kürtlerle ölüm kalım savaşları ve davaları yoktur. Kürtler mevcut sınırlar içinde Türkler ve Türkiye’de yaşayan herkesle ortak yaşamaya hazırlar. Politika ve stratejilerini ortak yaşam üzerine kurmuşlar. Ama tekçi ve inkarcı sistemi artık tanımayacaklar. Halkların katilleri olmaktan hiç çekinmeyen bu ırkçı ve faşist güruhlara da boyun eğmeyeceklerdir. Türkiye’nin geleceğini barışta ve birlikte yaşamakta arayanlar faşizme karşı omuz omuza vermek zorundadırlar. Kaybedecek zaman kalmamıştır. Ortalık bu savaş çığırtkanlarına bırakılamaz. Her gün bu ülkenin gençleri ölüyor.